İktidarın Özneyi İğfal Edişi: Bilginin Kullanımı / Selma ULUSOY

 

 

 

Giriş

Bu makalede temel olarak değerler bağlamında bilgi ile iktidar arasındaki ilişki ele alınacak ve irdelenecektir. İlk önce bilgi kavramı, bilginin türleri açıklanacak daha sonra da bilginin tarihsel gelişiminden(kadim kültürlerde, modern ve postmodern dönemlerde) bahsedilecektir. İktidarın tanımı, bilgi ve iktidar arasındaki ilişki, bilginin meşruluğu zemini ve araçsallaşması üzerinde durulacaktır. İktidarın bilgisinin beden üzerindeki yansımalarından bahsedilecektir. Bu bağlamda Foucault’yu anmadan geçmek üstada saygısızlık olur. Tam anlamıyla bu makale Foucault eksenli bir makale olacaktır.

Değerler

Değer “özel eylemleri ve amaçları yargılamada temel bir standart sağlayan ve bir grubun üyelerinin güçlü duygusal bağlılıklarıyla oluşmuş soyut, genelleştirilmiş davranış prensipleridir” (Theodorson&Theodorson’dan akt. Özensel;2003:225). İnsan değer yaratan bir varlıktır. Kendini diğer canlılardan ayırdığı en önemli özellik değer üretmesidir. Değerler, toplumsal rollerde vücut bulurlar. Bir kültürün içine doğan insan değerler sistemini içselleştirerek değerlere uygun davranış kalıpları üretir. Değerler insanların şeylere atfettiği anlamlar bütünüdür. Dolayısıyla bu değerlerin ölçütü olan normlarda anlam kazanmaktadır. “Eğer bir toplumdaki bireyler güçlü inançlara ve belirlenmiş ideallere sahip olmasalardı, o takdirde hangi davranışın ölçülebileceğine dair normlar da muhtemelen olmayacaktı”(Özensel;2003:219). Fakat pozitivist anlayış uzun zaman değeri öznel olduğu gerekçesiyle dışlayıcı bir tutum izlemiştir. İnsan bir değer olarak bilgiyi üretirken hem de başka değerleri bilgiyle sorgulama ve anlamaya yönelik eylemler dizgesinde bulunmuş ve bilgi birikimli bir şekilde ilerlerken aynı zamanda bir kültür yaratmış olmaktadır. Bunun yanında modernizm eski ve kadim değerleri katlederken yerine modernizm ideolojisinin değerlerini koymuştur. Buradaki ideoloji vurgusu modern öznenin yaratılma biçimiyle yakından ilintilidir.

Bilgi Kavramı

Bilgi; “İnsanın, toplumsal emeğiyle meydana çıkardığı nesnel dünyanın yasalı ilişkilerinin, düşüncesinde yeniden üretimi”(Hançerlioğlu;1996:30) olarak tanımlanmaktadır. Ya da daha kaba bir tanımla özne ile nesne arasında kurulan bağ olarak nitelendirilebilir. Bilgi dünyayı yeniden kurmamızı sağlar. Epistemolojik tartışmalar tarih boyunca filozoflar tarafından çeşitli düzeylerde yapılmıştır. Kimi mutlak bilginin mümkün olacağını, kimi olamayacağını iddia etmiş, bilginin olanaklarını tartışmışlardır. Bu konuda çeşitli akımlar ortaya çıkmışsa da genel olarak idealizm ve empirizmi iki ana akım olarak değerlendirebiliriz. “Bilgide ana kaynak olarak akıl yürütme ve düşünce üzerinde duranlara akılcılar(rasyonalistler), duyular, gözlem veya deney üzerinde duranlara ise deneyciler(ampiristler) denir”(Arslan;2002:30). Burada bilgi iktidar bağlamında ele alınacağından ve kavramsal çerçeve gereği ayrıntıya inilmeyecektir. Bilginin çeşitli türleri vardır. Bunlar bilimsel bilgi, gündelik bilgi, teknik bilgi ve felsefi bilgi olarak sıralanabilir. Günlük yaşantımızdaki deneyimlerimiz sonucu elde edilen bilgiye gündelik bilgi adı verilir. Bilinçli ve sistemli bir biçimde elde edilmezler. Felsefi bilgi konusunda tartışmaları ve muğlâk tanımlar olduğundan filozofların tartışmaları ve yöntemleri bize felsefi bilgi hakkında temel argümanlar verir. Sistematik ve yığılan(kümülatif) bir biçimde ilerler. Teknik bilgi ise; bilimin verilerini kullanarak pratiğe dönük uygulamalar ve insanlığın işine yarayacak aletlerin yapımına dair bilgilerdir. Bilimsel bilgi sistemli, birikimli, neden sonuç ilişkisine dayalı, deney ve gözlemi kullanan bilgi türüne verilen addır. Bilişsel bir çabayı gerektirir. Fakat bilimsel bilgiye ulaşmak için izlenen yöntemler birbirinden farklıdır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

“a) Bilimsel bilginin zaman ve mekândan özerk olduğu, yani tarihi olmadığı ve dolayısıyla tarihten bağımsız okunabileceği (Pozitivizm/ Rasyonalizm);

b) Bilimsel bilginin tarihsel olarak üretildiği ancak üretildikten sonra temel olduğu (zaman ve mekândan özerkleştiği) ve temel bir okumayla (tarihsel okumadan bağımsız olarak) okunabileceği (Realizm);

c) Bilimsel bilginin temel olduğu ama ancak tarihsel olarak okunabileceği (Fenomenoloji);

d) Bilimsel bilginin tarihi olduğu ve tarihi olarak okunabileceği (Hermeneutik);

e) Bilimsel bilginin temel olduğu ama okumanın sorunlu olduğu (Kuşkuculuk);

f) Bilginin tekil, olgusuna/zamanına içkin olduğu ve sınıflanıp okunamayacağı (Nominalizm);

g) Bilginin hiçbir özsel boyutunun bulunmadığı, görece ve/ya geçici bir olgu ve/ya kurgu olduğu; dolayısıyla okunamayacağı (Sofizm/Retorik/Bilinemezcilik)”(Gümüş;2005:7).

Bilgi insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Her ne kadar ilkçağ filozofları ilgilerini bilen özneye değilde bilinen nesneye yöneltmişselerde daha sonraları insana yönelinmiştir. İlkçağ filozofları öncelikle çocuksu bir heyecanla doğanın bilgisini aramaya yönelmişlerdir. Fakat olgunlaştıkça giderek öznenin bilgisine yoğunlaşılmış ve insan kendisini tanımaya çalışmıştır. Yeniçağ’da kilise baskısından kurtulan Avrupa bilgiyi dini dogmalarla değil akılla kavramaya çalışmıştır. Modernizmle birlikte dini bilgiler göz ardı edilmiş hatta yok sayılmış insan bilgisini salt akla güvenerek aramaya başlamıştır. Fakat izafiyet teorisinin bulunması ve atom altı fiziğin gündeme gelmesiyle birlikte postmodern dönem başlamıştır. Böylece gerçeğin bilgisi parçalanmış, göreceli hale gelmiş ve akla duyulan güven sarsılmıştır. Artık akılla kavranılan bilgi tartışmaya açılmıştır. Küreselleşmeyle birlikte bilginin ulaşılabilirliği de büyük ölçüde artmıştır. Bilgi artık toplumlara yön veren bir güç kaynağıdır. Değişen dünya koşulları, uzmanlaşma, iletişim ağlarının gelişmesi, teknolojik ilerlemeler ve küreselleşme olgusu bilgiye duyulan ihtiyacı önemli ölçüde artırmıştır. “Böylece sanayi toplumundan sanayi sonrasına geçiş sürecine gelinmiştir. Burada kodlama ve simgeleştirme ileri düzeye çıkmaktadır. Hatta nesne ile simge arasındaki bağ kopmakta,  daha ötesi işaret ve kodlar ile gerçeklik kurulmaktadır. Yani imaj, işaret ve enformasyon belirleyici olmaktadır”(Yılmaz;2004:169).

İktidar Her Yerdedir ve Hiçbir Yerde Değildir

“…İktidar dendiğinde genellikle güç anlaşılmaktadır. Teorik düzeyde güç ile iktidar ayrı şeylerdir, farkların bilinmesi yerinde olacaktır. Çünkü olmaması gerekirken güç ile iktidar günümüzde iç içe geçmiştir. Güç, olgusal bir durumdur. Toplumsal bir ilişki içinde bulunan kişilerden birinin karşısında bulunan kişiye/kişilere kendi isteklerini yaptırabilmesi, kendisini diğerlerine tabi kılmasıdır. İktidar ise, normatif bir kavram olarak toplumsal ilişkide bulunan bir kişinin başkalarında buyruklarına uymalarını isteme hakkıdır. Bu hakkı yaratan şey, ilişkinin içinde gerçekleştiği topluluğun norm ve değerler sistemidir”(Seyrek;2003:51).  Aslında bu tanımın daha çok iktidarın siyasal boyutuyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Oysa Foucault’nunda yerinde tespitiyle iktidar her yerdedir ya da hiçbir yerdedir ve iktidarın alanı oldukça geniştir ki eğer iktidarı öyle yukarıya bir yere yerleştirmeden vazgeçmezsek iktidara direnç oluşturmak zorlaşacaktır. İktidarın bu denli kuşatılmışlığı, belirsizliği ve parçalanmışlığı yapısalcı bir söylem gibi gözükse de aslında direnç noktası oluşturma etkisiyle de bir o kadar bu söylemi dışlamaktadır. “…bilgi ile iktidar arasındaki tüm bağlar, ama merkezi nokta olarak iktidar mekanizmalarını alarak, dolayısıyla bunun yapısalcılıkla hiç ilişkisi yoktur, tam anlamıyla bir tarihtir bu-başardım mı, başaramadım mı, buna karar verecek olan ben değilim- iktidar mekanizmalarının tarihi ve bu mekanizmaların işleyiş tarzıdır bu”(Foucault;2003:171). Foucault tam olarak bir kopuştan ve yıkımdan bahseder. Bu anlamda post-yapısalcı olduğu söylenebilir. Belki de son yazılarında yapısalcılıktan bu ontolojik kopuş daha belirgin bir biçimde izlenebilmektedir. Foucault hiçbir zaman yapısalcı olmadıysa da onun da kafası hayli karışıktır. Tüm bu telaş ve hengâme esasında Hegel, Heidegger ve Nietzsche gibi filozoflardan ayrılma bir anlamda ergenlikten çıkıp rüştünü ispat etme çabası olarak okunabilir. Son analizde bu düşünürleri aştığı da söylenebilir. Bu nedenle ezber bozan ve hiçbir yere sığmayan oldukça girift teoriler ortaya koymuştur. Aslında o öznenin ve deneyimlerin arkeolojisini yapar. Şimdiki zamanın soy kütüğünü çıkarır. İçinde bulunulan anın izini sürer. Hakikati kurma biçimi de oldukça sıra dışıdır. “Foucault özellikle kendi hakikatini keyfi bir biçimde kuran bir bilme isteme kavramı üzerinde ısrarla durur”(Megill;1998:349). Modernizmle birlikte belki de Foucault’nun en çok eleştirdiği nokta insanı bilginin hem özne hem de nesne olarak algılamasıdır. Eşcinseller, akıl hastaları, fahişeler, suçlular ve hastalıklılar sistem ve iktidar için potansiyel bir tehdit unsuru olmuşlardır ve bu yüzden de tecrit edilmektedirler. İktidarın bu içimize sinmişliği iktidarı tanımlama olanaklarımızı zorlaştırmıştır. İktidar öylesine içimize işlemiştir ki bu alt grupları tecrit etmek fikrini sorgulamayız bile. Yalnızca öteleriz ve kendi meşruiyetimizi ispatlarız. Kapatma ve tecrit etme de ötekileştirmenin, denetlemenin ve hatta gözetlemenin somutlaşmış biçemlerinden ibarettir. “Tam da bu noktada, modern öznenin yaşamının modern bilginin hem öznesi hem de nesnesi haline gelmekte olduğu ileri sürülebilir”(Tekelioğlu;1999:17). Normaller ve anormaller iktidar tarafından belirlenmiş ve keskin bir biçimde ayrılmıştır. Çizginin iki tarafından birinde olmak zorunda kalan özne meşruiyetini aramaktadır ve tecrit edilenlerden değil tecrit edenlerden olmayı yeğler. İşte tam da bu noktada öznel deneyimler ortaya çıkmaktadır. Foucault cinselliğin ve hatta cinsiyetin sınırlarını zorlar. Normal ve anormal tanımını yapı bozuma uğratmak için bir direnç gösterir.

Bedenler üzerinde, gündelik ilişkiler üzerinde, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel düzlemlerde iktidarın etki alanı ortaya çıkmaktadır. İşte bu teori üzerinden hareketle bilginin de iktidarın etki alanına girmesi zor olmamıştır zira bilgi bu zemin için uygun bir araçtır. İktidar söylemi üreten ve bilgiye yön veren bir belirleyici konumundadır. “Bizler söylemde üretilen doğruluk değerlerinin bir ürünüyüz; iktidar, doğrunun üretildiği bir söylemsel bağlam olmadan bizi sarmalayamaz; biz de söylemin ürettiği doğruluk olmadan iktidarı uygulayamayız”(Sulhan;2006:17).

Bilginin Meşruiyet Zemini Olarak İktidar: Üniversiteler

Bu anlamda bilginin meşruiyet zemini bulması iktidarın hizmetine girmesiyle mümkün olmaktadır. Bilgi iktidarın hizmetine girdiği anda meşruiyet kazanmasının yanında araçsallaşmaktadır. Bu durumu somutlaştırmak için bir örnek vermek gerekirse üniversite buna uygun düşecektir. Tarih boyunca üniversiteler yani bilgi alanları siyasal anlamda iktidarın baskısına ve müdahalesine maruz kalmışlardır. Bu durum bilginin üretilmesinde özerklik faktörünü sekteye uğratsa da meşruluk sağladığı bir gerçektir. “Bilgi ile iktidar(ve güç) arasında uzamsal bir yakınlaşma söz konusudur. Bunun nedenleri, bilginin gücü elde etmeye ve onu sürdürmeye yardım etmesi, bilginin gücü desteklemesi, ifşa edilen bilginin gücü meşrulaştırması, siyasal iktidara dayanak sağlamasıdır. Tersinden okunduğunda güç kavramı da bilgiye ihtiyaç duyar. Güç, bilginin birikimini ve dağıtımını kontrol etmeye çalışır”(Meusburger’den akt. Seyrek; 2003:51).  Bilgi dayanağını iktidardan alırken aslında iktidarı yeniden üretmiş olmaktadır. Fakat yine de bu iktidarın kuşatılmışlığına dair karamsarlık yapısalcılığı anıştırmaktaysa da iktidara direnç noktaları oluşturmak hiç de zor değildir. Türkiye özelinde de düşündüğümüzde durum net bir biçimde karşımızda durmaktadır. Özellikle 1960’lı yıllarda darbeden sonra kurmayların üniversiteye yetkilileri ile ortak çalışması bilgi ve iktidar arasındaki statükocu ilişkiyi çarpıcı bir biçimde göstermektedir. Genel olarak dünyada resmi ideolojinin benimsetilmesinde eğitim kurumlarının büyük bir payı vardır. Bunun dışında farklı bir alana doğru kayacak olursak bilgi her zaman doğru bir biçimde kullanılmayabilir. Teknik bilgi sayesinde insanlara faydalı araçlar yapılabileceği gibi iktidarın manipüle etmesiyle savaş aleti de yapılabilir. Bu bağlamda etik sorunlar ortaya çıkmaktadır. Zira bilginin kullanım olanakları oldukça geniştir ve bilgiyi kullanma tasarrufu iktidarın eline geçtiğinde her zaman doğru sonuçlar ortaya çıkmayabilir. Değerlerden yoksun üretilen ya da kullanılan bilgi bir canavara dönüşme potansiyelini her an kendinde taşır.

İktidarın bilgisi bedenler üzerinde de pratik yapmaktadır. Beden iktidar için bir mücadele alanıdır. Bedenin kullanım tasarrufundan tutun da, giyim ve kendini ifade ediş tarzına kadar özneyi iğfal etmektedir. Mahremiyetin kamuya açılması bedenler üzerinde iktidar kurmayı kolaylaştırmıştır. Kamusal alanda özne kendini ifade etme biçimi olarak arzu edilen beden imgesini tercih etmektedir. Nitekim organsız beden metaforu toplumun özne üzerinde kurduğu sosyal bir inşa süreciyle tanımlanmaktadır. Siyasal ve dinsel iktidarın beden üzerinde belirli talepleri vardır. Yaşadığımız çağda da bu taleplerin asketik bir gerilim halinde var olabildiğini görebilmekteyiz. “Biraz bakıldığında tüm dinlere intisabın ve o dinlerde sebatın tüm koşullarının bedensel pratiklerle sağlandığı görülebilir. Sonuçta bedenin de ötesinde bir gayeye yöneltse de, dinlerin ruhanî alanla ilgili tüm ilgileri beden ve bedensel pratikler aracılığıyla kurulur. Diğer yandan hiç bir ruhanî yatırımı olmayan siyasal sistemlerinse, bedenleri kontrol altına almak, onları hizaya sokmak, disipline etmek ve satın almaktan başka bir hedefleri yoktur. Ruhu satın alan şeytanî iktidar mekanizmalarının ruha bir talepleri varsa, bu da beden üzerindeki doğrudan sultayı ele geçirmeye matuftur”(Aktay;1996).

Son Söz

Bilginin tanımını açıkladıktan sonra meşruiyet zeminini, iktidarı ve iktidarın hangi kurumlar ve özne üzerinden somutlaştığını dile getirdim. Analizlerimi genel itibariyle Foucault’ya sadık kalarak fakat yine de ülkemizdeki olay ve olgularla asla bağlantısını koparmadan yapmaya çalıştım. Bağlamından kopuk bir sosyolojinin imkânsızlığını ifade etmeye çalıştım. Sonuçta iktidarın içimize sinmişliğinden ve bizler yani özneler üzerinden somutlaştığını yani iktidarın orada öylece duran bir şey olmadığını belirttim. İktidar her yerdedir ve hiçbir yerdedir.

Kaynakça

•Aktay, Yasin (1996) “Cinselliğin Postmodernizmi”, İzlenim Dergisi.

•Arslan, Ahmet(1994) Felsefeye Giriş, Vadi Yayınları, Ankara.

•Foucault, Michel(2003) İktidarın Gözü, Çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

•Gümüş, Adnan(2005) “Toplum Bağlamında Bilim, Bilgi Sosyolojisi Bağlamında Bilim Tarihi”, Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi, cilt:5, sayı:1.

•Hançerlioğlu, Orhan(1996) Felsefe sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul.

•Megill, Allan, Aşırılığın Peygamberleri: Nietzsche, Heidegger, Foucault, Derrida, Çev: Tuncay Birkan, Bilim Sanat Yayınları, Ankara.

•Özensel, Ertan(2003) “Sosyolojik Bir Olgu Olarak Değer”,  Değerler Eğitim Dergisi, cilt:1, sayı:3.

• Seyrek, İsmail(2003) “Bilgi-İktidar-Toplum Bağlamında Akademik Özgürlük ve Üniversite Özerkliği”, Kocaeli Üniversitesi İ.İ.B.F. II. Ulusal Bilgi ve Ekonomi ve Yönetim Kongresi, Kocaeli.

•Sulhan, Ferhat(2006) Jürgen Habermas ve Michel Foucault’da Modernlik, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Afyon Kocatepe Üniversitesi.

•Tekelioğlu, Orhan(1999) Michel Foucault ve Sosyolojisi, Bağlam yayınları, İstanbul.

•Yılmaz, Aytekin(2004) İkinci Küreselleşme Dalgası: Kavram, Süreç ve Sorunlar, Vadi Yayınları, Ankara.

Selma ULUSOY