Kapitalizm, Emek ve Çöküş / Emre ÇALIŞIR
Ülkenin genel durumuna baktığımız da ekonomik, siyasi ve toplumsal olarak bir çöküş olduğu görülmektedir. Yılgınlık ve bıkkınlık ile birlikte gelen bu çöküş ise, gelecek için bir şeyler yapma arzusunun yitmesine, sadece günü kurtarma eylemi içine girilmesine sebep olmuştur. Günümüzde, hangi sınıftan olursa olsun, bireylerin yalnız ve yalnız kendisini düşünerek, genel olarak “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışını sürdürmekte olduğunu görüyoruz. Yapılan haksızlıklara karşı tepkisiz kalmak, bir halkın kendi kendine vereceği en büyük zarardır. Bu “bananeci” düşüncelerin verdiği zarar ise, kendisini biranda ortaya çıkarmayıp, zaman içinde boy gösterecektir(tıpkı günümüz de olduğu gibi) Bunu sebeplerine inecek olursak eğer, mevcut sorunu sadece kişisel değişimlere indirgemek kolaya kaçılan bir yöntem olup sorunda çözüme gidecek olan yolun uzamasına sebep verir. Bireylerin bu şekilde birbirlerine yabancılaşmalarının altında karşımıza çıkan asıl ve en önemli öğe “kapitalizm” dir. Kapitalizm zehiri kitlelere yavaş yavaş enjekte edildiğinden ortaya çıkaracağı sonucun fark edilmesi zaman almakta. Fark edildiğinde ise, sorun kaynağından oldukça uzaklaşılmış olduğundan çözümün kolay olmayacağını söylemeliyiz. Basit önlemlerle kapitalizmin verdiği zarardan kurtulmak elbette ki mümkün değil. Kapitalizmden en fazla emekçilerin etkilendiğini söyleyecek olursak, çözümün de emekçiler de olacağını eklemeliyiz. Peki nasıl? Bu, salt sivil örgütlenme ile asla mümkün olamaz. Bu yolda atılacak adımlarda, sivil örgütlenmenin siyasi örgütlenme ile birleşmesi ise mutlak gerçekleşmesi gereken bir eylemdir.
Ülkemizde ki siyasi karmaşıklığa bir göz atacak olursak…
Siyasi alanda, vatandaşın en güçlü silahı olan “oy” etkenini kullanırken kafasında her daim soru işareti olması, kendi adına karar verecek seçkinlere tam olarak güvenmemesi en büyük sorundur. Kendisini temsil etmeyen insanlar tarafından yönetilmek ise ayrı bir güvensizlik konusudur. %10 barajına takıldığı için meclise giremeyen partiler ve bu partilere verilen yüz binlerce oyun boşa gitmesi, büyük partilerden ön sıra aday olan ve meclise giren seçkinlerin neredeyse tamamının büyük toprak sahibi ya da iş adamı olması dolayısı ile toplumun çok büyük bir bölümünün mecliste temsil edilememesine sebep verdiğini düşünürsek eğer, halkın seçilmişlere olan güvensizlik nedenini anlamakta fazla zorlanmayacağız.
Yapılan anketler de en güvenilir kurumlar sıralamasında, vatandaşlarımızın kendi seçimleri ile başa gelen meclis ve hükümeti son sıralara koyması ise, tablonun gerçekten çok vahim olduğunun bir başka göstergesidir. Bu sonucun ancak iki açıklaması olabilir:
Ya ülkemiz vatandaşları oy verdikleri insanları tam olarak tanıyamıyorlar, “gerçekten” güvendikleri kişiye oy vermeleri gerektiğinin bilincinde değiller ve ellerinde ki bu silahı “hasbelkader” kullanıyorlar ya da ülke, gerçekten azınlığın verdiği oylar tarafından meclise giren seçkinler tarafından yönetilmektedir. Diğer etmenleri incelemeye gerek bile yok aslında, sadece bu iki seçeneğin var olması bile “çöküşün” bir kanıtıdır. Halkın oyları ile hükümet kuruluyor ve sonra aynı halk, bu hükümeti güven duyulanlar listesinde son sıralara öteliyor… Halk kendi adına karar verenleri tasvip etmiyor, onlara güvenmiyor. İşin özeti ve düğüm noktası işte budur. Peki, çözüm nedir? Ülke de “istenmeyen partiye” karşı güçlü bir parti kurulmalıdır. Mevcut partiler ile bu sorunu çözmek neredeyse imkânsız. Şu an kendisini “emekçi dostu” olarak tanımlayan partilerin oy yüzdelerinin çok düşük olması(ülke de bu denli emekçi varken), bu partilere olan güvenin ne derece az olduğunun kanıtıdır.
Çok büyük bir bölümü “emekçi” olan ülkede, söz sahibi de yine emekçiler olmalıdır. Emekçiler “gerçekten emeğe değer verenler” tarafından temsil edildikleri takdirde, seçilmişlere karşı olan güvensizlik duygusu yıkılacak ve ülkenin başta kapitalizm olmak üzere tüm sorunlarını çözme de en büyük adım atılmış olacaktır. Bileşmenin gerekliliği konusunda tüm ülke emekçileri hemfikir iken, bu birleşmenin halen yapılamamasının altında yatan tek etken ise “güvensizlik” tir.
Emekçinin emekçiye güvensizliği…
Emekçinin kendisini temsil edenlere güvensizliği…
Temsil edenlerin emekçiye güvensizliği…
Ekonomide ki gerilemenin temelinde ise, en büyük sömürücü olan IMF tarafından destek gören programlar vardır. IMF patentli “Kemer sıkma” programlarında maalesef ki ezilen yine emekçi oluyor. Lüks tüketimde kısıtlamaya gidileceği yerde en temel haklar arasında yer alan “eğitim” “sağlık” alanların da kısıtlama yapılması, devletin ayakta durmasında ki en büyük ayaklardan bir tanesi olan “vergi”nin büyük bir bölümünün alt tabakaya yayılmış olması ise başlıca ekonomik sorunlar arasında yer almakta. Emekçinin, aylık maaşının neredeyse yarısını vergi kesintileriyle devlete bırakması, bunun karşılığında dış sermayeli şirketlere vergi oran ve ödemelinde kolaylık sağlanması ise bir başka kötü tablo. Aslına bakarsak, emekçilerin temsil edilmediği bir platformdan, emekçi haklarını koruyacak yasalar çıkma beklentisi oldukça yersiz ve gereksiz olacaktır.
Siyaset tarihine baktığımız da gerek siyasi, gerekse sivil anlamda oldukça etkin emekçi örgütlenmeleri görülmüştür. Hatta bu örgütlenme salt emekçiler ile sınırlı kalmayıp, onlardan ayrılmaz bir parça olan öğrenci ve köylüleri de içine almıştır.
Emekçilerin örgütlülük konusunu biraz daha açacak olursak eğer, sivil anlam da bu örgütlenme, Sendika çatısı altında olmaktadır. 80 sonrası dönemde ülkede hemen hemen her alanda olduğu gibi sendika ve emekçi örgütlenmesi de ciddi şekilde zarar gördü. 80e kadar olan döneme bir göz atacak olursak eğer, nispeten özgürlükçü olan 61 anayasasının getirdiği demokratik havanın da etkisiyle ülke solu, 13 Şubat 1961 de bir grup sendikacı tarafından kurulan TİP ile parlamentoya girmeyi amaçlamıştır. AP nin seçimlere katılmaması için yüksek seçim kuruluna yaptığı başvuruya rağmen, TİP geçerli oyların %3 ünü alarak 15 sandalye ile meclise girdi. İlk defa sosyalist çizgide olan bir grubun parlamentoya girmesi ülke tarihi açısından gerçekten önemli bir gelişmeydi. İşçi-köylü-öğrenci haklarını korumayı kendisine ilke edinmiş olan, Mehmet Ali Aybay genel başkanlığında ki TİP kısa sürede öğrencilerin de desteğini aldı. 1967 yılında DİSk’ in kurulması ile güçlenen emekçiler, siyasi ortamda da temsil edilmenin rahatlığı ile birçok önemli eyleme imza attılar. TİP ve DİSK birlikte hareket ederek ülke çapında ki emekçileri yoğun bir şekilde örgütlediler. Burada önemli bir noktaya daha deyinmekte fayda var. Yapılan eylemlere katılanlar sadece haksızlığa maruz kalan emekçiler değil, haksızlığa karşı duran emekçi ve öğrencilerdi. Buda bize “örgütlülük” ve “güven” duygusunun ne denli yerleşmiş olduğunun bir kanıtıdır. Siyasal ve sivil örgütlenmenin olumlu sonuçları bu dönemde çok net olarak görülmektedir. 6. filoyu protesto, Kavel direnişi, 15-16 Haziran olayları bu eylemler arasından en göze çarpan eylemlerdir diyebiliriz. Özellikle 15–16 Haziranda, DİSK’ in bertaraf edilme tutumuna karşı yapılan eylem, çıkarılan bir yasanın, direniş olduğunda geri alınabileceğinin mümkün olduğunu gösteren bir eylem olduğundan daha bir anlam kazanmaktadır. Bu direnişte “örgütlülükten doğan gücün” ne kadar etkin olduğunu görüyoruz. Öğrenci-köylü-emekçi dayanışmasının siyasi ayakla birleştiği tek dönem, 61–71 arasındaki dönemdir. Zaten güçlü öğrenci ve işçi eylemleri de bu tarihler arasında doruk noktasına ulaşmıştır. Durum böyle olunca, “tehlikeli” olarak görülen bu oluşumu bir an önce bertaraf etme yolları aranmaya başlandı ve daha önce de denenmiş olan bir yol tercih edildi. “Asker demokrasi getirecekti”. 1971 yılında gelen 12 Mart darbesi ardından, 20 Temmuz da siyasi partiler yasasına aykırı hareket ettiği gerekçesi ile TİP Anayasa mahkemesince kapatıldı ve yöneticileri ağır hapis cezasına mahkûm edildi. Böylece Türkiye Siyasi Tarihinde ki önemli bir dönem, bir daha açılmamak üzere kapanmış oldu. 71 Askeri müdahalesiyle, emekçilerin siyasi örgütlenmelerinin, 80 darbesiyle de sivil örgütlenmelerinin önüne geçilmiş oldu. Ardı ardına gelen bu bunalımlı dönemler ardından da emekçiler ne siyasal ne de sivil örgütlenme anlamında bir daha kendilerini toparlayamadılar.
Kapitalizmin de zaman içinde kendini göstermesi ile emekçiler birbirlerine yabancılaşarak, geçim derdine düştüler. Kötü yaşam koşullarının da etkisi ile gelen yılgınlık ve bıkkınlıkla çevrelerinde olan bitene tepkisiz kalmaya başladılar. Mevcut “tepkisizlik” ortamı emperyalizmin gelişip büyümesi için oldukça müsaitti. Bu noktada seçilmişler de yetersiz kaldığından, başta emeğini satarak geçinenlerinki olmak üzere, haklar hiçe sayıldı. Açlık sınırı altında yaşama tutunmaya çalışan insanlar vergi yükü ile iyice ezildiler, bin bir zorlukla yetişen mahsuller çiftçinin elinden çok düşük rakamlarla alındı, bir ülkenin temel taşlarından bir tanesi olan tarım sektörü büyük sıkıntıya girdi. Tüm bu olumsuz gidişata “dur” demek isteyenler, hep beraber üretmelerine rağmen, tek başlarına hak aramaya kalkınca bildik sonla karşılaştılar. “Ekmek yedikleri kapıya nankörlük ettikleri” gerekçesi ile işlerinden çıkartıldılar. Örgütsüz hareket etmenin bedelini böyle ağır bir şekilde ödeyen emekçilerde ise büyük bir kaygı ile birlikte korku baş gösterdi ve “hak arama” mücadelelerinden çoğu vazgeçti. Verilenle yetinmek zorunda kaldılar. İş bulmanın bu denli zor olduğu ülkede aç kalmayı doğal olarak göze alamadılar ve tüm bu adaletsizliğe karşı bir boyun eğiş başladı. Emekçilerin bu çöküntüsü elbette ki sermayeye yaradı ve emek sömürüsü üstünden kar sağlama politikasını, şiddetini arttırarak devam ettirmeye başladı.
Bugün, emekçilerde ki bu yabancılaşma öylesine arttı ki, ne örgütlenilebileceğine dair inanç ne de birbirlerine güven kaldı. Mevcut güvensizlik ortamında da ne sivil ne de siyasi anlamda hiçbir etkinlik sağlanamadı.
Tüm bu yaşananlara rağmen seçkinlerden oluşan seçilmişler bize hep şunları söylediler:
Enflasyon düştü…
İşsiz sayısı azaldı…
Refah seviyesi arttı…
Emre ÇALIŞIR

2007/07 |