Perşembe’nin Gelişi! / Sadettin KOŞAR

 

 

 

Türkiye solunu en acımasız kırımlardan geçiren, üniversitelerinin içini boşaltıp tek tipleştiren, sendikaları işlevsizleştiren, partileri kapatıp demokrasiyi tatile çıkaran, iş, aş, hak, hukuk, özgürlük diyen herkese kalıcı korkular salarak apolitik kuşaklar yetiştirenler; şimdi, bunları layık gördükleri o toplumu meydanlara çağırıyorlar. Ama akıllarınca geliştirilmiş bir önlem için değil, bir refleks gösterisi için!

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların toplumsal dönüşümü sağlamak üzere kullandıkları, 27 Mayıs’la tekrarlanan o çok önemli yöntemi; Korporatizmi, bir daha kullanmak istiyorlar. “Sosyal adalet için ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesine” ihtiyaç ortadayken bunun tam vaktidir diyorlar. Her toplumsal kesimin tüm faaliyetlerini ortak çıkar veya devlet yararı dışında okuyamama esasına indirgenmiş bir politik yaklaşımı, kuruluş-kurtuluş dönemi korkularını hatırlatarak yeniden dayatıyorlar. Bir farklılığa izin vermiyor ya da kamu değil ama devlet yararı için ortaklaşılan kısmın ifadesi ekseninden uzaklaşılmasın istiyorlar.

Örgütlü azınlığın dağınık çoğunluğa karşı oldubittilerini, dağınık çoğunluk adına elit bir kesim, jakobenlik ruhsatıyla aşmak istiyor.

Yanlış olan; kapitalizmin bu aşamasında Mussolini İtalya’sı uygulamaları, eksik olan ise samimiyet! Korporasyonlarla uygulayıcılar arası ilişkiler kopuk, bireyci kafa karışıklıkları yaygın, yöneticiler tam kadro ama üniversite ayağından öğrenciler, bürokrasi ayağından memurlar, üretici ayağından işçiler ve çiftçiler eksik. İşsizler ise hiç yok… 

Politikayı, “siyasal uygulayıcıların alternatif yol teklifi değil de bir tuzak kurma sanatı” diye algılayıp uygulayanlar, ne olursa uslanacaklar bilemiyorum!

CHP’nin 83. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla çağırıldığımız bir kokteylin ardından, “CHP üstüne” başlığıyla Dergimizin Ekim 2006 sayısında “…partinin kongrelerinde tartıştırılmayan ve kurultayından kaçırılan ‘Milliyetçi Merkezlerin Birleştirilmesi Projesi’ için” düğmeye basıldığını işaretlemiştik. (http://www.yaziyaz.com/dergi/2006/10/chp-ustune-sadettin-kosar/)

“Yasama organının, sayısal çokluğa dayandırılmış bir tahakküm aracı” yapılmasına itiraz; bürokrasi, üniversiteler ve YÖK ile başlatılıyor, oradan en yetkin ve popülaritesi tartışılmaz bir yerel güç merkezine; askerlere uzanıyor. Ordu, iktidar ve AKP’nin “Cumhuriyete sözde bağlılığını” açıkça ilan ederken; “Ne mutlu Türk’üm” demeyenlere de kan davası güdüleceğini duyuruyor.

“Hangi sayısal çoklukla gelirse gelsin; İslamcıya ve Kürtçüye bir kez daha iktidarın teslim edilemezliğini” ilan değil mi bu?

İlanı yapan, boyunun ölçüsünü merak eden her hangi bir kuruluş değil, TSK adına Genel Kurmay Başkanlığı’dır.

Cumhurbaşkanının samimiyeti tartışılmaz hukuk temelli direnişi, yüksek yargıda yankı bulurken; Genel Kurmay Başkanlığı da zaten onlara Anayasal düzeni koruma, kollama görevlerini hatırlatmakta gecikmiyor.

TOBB ve TÜSİAD çevrelerinin de kısmen ikna edildiği, toz kondurmadıkları iktidara yöneltilmiş eğitim ve kılık kıyafet eleştirilerinden sızıyor. Buna, belki de son vagona olsun atlama eğilimi denmeli!

Büyük basının bir kısmındaki zevahiri kurtarma görüntüleri de bu eğilimi yansıtıyor.

Buraya değin adına hareket edildiği iddia edilen halk, bu gelişmelerin hiçbir evresine dâhil edilmiyor ama bu ayağın meşruiyet adına tamamlanması da gerekiyor!

Ekonomik güvencesizlik, yoksulluk, gelecek kaygısına bir de can güvenliği kaygısı eklenen halk iyiden bunaltılıyor; milli-gayrı milli, dindar-dindar olamayan, hilafetçi-cumhuriyetçi, laik-anti laik tasnifine tabi tutuluyor. Öngörülen ekonomi politiğin odağındakilerin asıl sorunlarıyla ilgili yerlerine dair ne bir tarif ne de bir tahlil var! Dar gelirli kesimlerin, işsizlerin umutları tükenirken herkes aynı oranda yoksullaştığı için açlık tehdidi bir başkaldırıdan çok baskı merkezine ulanma sonucu doğursun isteniyor ve sağlanıyor.

İktidar nimetlerinden vazgeçmek istemeyen AKP ile oraya yanaşmak isteyen CHP liderleri, durumdan yararlanmanın yolunu iki kutupluluk üstüne kuruyorlar. Çorum, Kahramanmaraş, Sivas katliamcılarını, sol kırımcıları, cuntacıları arkalamak pahasına!

İktidar kapışmasında 84 yıllık Cumhuriyeti, laikliği, rejimi masaya sürmekle yetinmeyen CHP, bu coğrafyanın yetiştirdiği en büyük devrimci Mustafa Kemal’i de ütme oyununa malzeme yapmaktan çekinmiyor.

İslam’dan referans alan bir iktidar hedefini sakla(ya)mayan Erdoğan’a karşı, öteki siyasal kulüplerden vekil sporcu devşiren Baykal: “Bu seçime parti seçimi diye bakamayız. Laik Cumhuriyet için bir milli takım olarak oynayacağız. Seçimi kazandığımızda Atatürk de kazanmış olacak” diyor…

İslamcılara ve Kürtçülere iktidarın bir kez daha verilmeyeceğinin açık ilanı karşısında bu sözleri bir cüret saymak gerekir mi ki?

Halkı aranan reflekse kilitleme ve denetim altında devlet yararına sürükleme girişimleri, hak, hukuk, sosyal adalet arayışlarıyla karşılaşınca kesiliyor ama meydanlara davet bir başka gerekçeyle yenilenip tüm il, ilçe ve beldelere yayılmak isteniyor. Gerekçe bu kez halkı daha yakından ilgilendiren yoksulluk, aş, iş değil ama can güvenliği ve terör.

23 Temmuz’a kadar her gün “Çarşamba”!…

Kendini demokrasi esprisiyle bağlı saymayanların politikayı tuzak kurma sanatı sanma ve saymalarına bir diyeceğimiz yok da!

“Bu, parlamento yenileme, iktidar partisi ve Cumhurbaşkanı seçimi değil rejim oylamasıdır.” Mustafa Kemal ile Erdoğan’ın futbol müsabakasıdır. “Biz de milli takımız” diyenler daha az oy alırsa; öteki de “hepinizi yendim” derse ne olur?

Saadettin KOŞAR