Türk Devriminin Kimliği ve Aktörleri / Cumhur KOCAMAN
Türkçemizin yıllarca Arap ve Fars dilleriyle karışması Türk aydınları için hep bir şikâyet kaynağı olmuştur. Dilde sadeleştirme ya da millileştirme çabaları sonucunda Arap ve Fars etkisinden kurtulmaya yönelik “Dil Devrimi”nin, cumhuriyetin ilk icraatlarından olması şaşılacak bir durum olmasa gerekir. Ancak bu sadeleşme çabaları bizleri bazı dertlerden kurtarsa da yeni dertler de peşi sıra geldi. Kavramların muğlâklığı ya da karıştırılması bu dertlerin başında gelir.
İşte bu muğlâk kelimelerin başında “devrim” sözcüğü gelir. Dilimizde devrim sözcüğüne benzer manada kullanılan “inkılâp” ve “ihtilal” sözcükleri bulunur. Bülent Tanör “Kurtuluş ve Kuruluş” adlı eserinde bu durumu şöyle belirtiyor :” …İhtilal sözcüğü işin sadece yıkıcı, ani, altüst edici yanını çağrıştırırken, İnkılâp işin öbür yüzünü, yani kurucu-yapıcı yanını canlandırmaktadır (…) Devrim sözcüğü ise Türkiye’de bulanıktır. Akla hemen sol eylemciliği getirdiği için bu bulanıklığa bir de sakıncalılık durumu eklenmiştir (…) Her şeye karşın devrim sözcüğü hem ihtilal hem de inkılâp sözcüklerinin ikisini birden karşılamaktadır. Hem eski düzeni yıkıcı, kökünden kopma anlamını taşır, hem de ihtilali izleyen köklü dönüşümleri (inkılâplar) anlatır. Türk Devriminde olan şey de bu ikisidir…”
Devrimin ne demek olduğunu kısaca belirttikten sonra siyasal ve sosyal manada devrimlerin nasıl sınıflandığına da bakmak gerekir. Dünyada devrim deyince akla hemen Fransız ve Sovyet devrimleri gelmektedir. Bu iki devrimin belirli ortak noktaları olduğu gibi önemli farklılıkları da bulunmaktadır. En büyük farklılıkları bu devrimi yapan sosyal sınıflar ve toplumların evrimsel gelişmedeki yerleridir. A.T.Kışlalı “Kemalizm Nedir?” adlı makalesinde devrimleri şöyle tarif ediyor:”…Fransız Devrimi, evrim sürecinde önlerde yer alan bir toplumda rastlanabilen devrimlerin en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş, ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş, toplumsal - ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamıştır. Kentsoylular(burjuvazi) yeni bir toplumsal sınıf olarak doğmuş, güçlenmiş, ama güçleri ölçüsünde siyasal rejimde etkili olamamışlardır. Bir anlamda toplumun altyapısı değişmiş, ama üstyapı bu değişikliğe uymamıştır. Burada söz konusu olan, eski kurumları yeni koşullara, yani üstyapıyı altyapıya uydurmaktır; değişen koşullarla, koşulların yarattığı gereksinmeleri karşılaması gereken kurumlar arasındaki çelişkileri gidermektir…” Anlayacağınız Fransız Devrimi iyice pişmiş bir yumurta gibidir. Uygun sıcaklıkta ideal zamanda tutulmuş ve tam vaktinde ocaktan alınmıştır.
Oysaki Sovyet Devrimi adeta rafadan bir yumurtaya benzemektedir. Pişmesi beklenmeden erkenden servise sunulmuştur. Bunun sebebi Rus toplumunun evrimsel basamaktaki geri kalmışlığıdır. Evrim sürecinde geride kalmış toplumlarda görülen devrimler, “… Belirli tarihsel koşullardan yararlanarak, bu toplumların evrimini hızlandırmak, bazı evreleri atlatmak amacını taşır…” Bu yüzden burjuvaların aksine Rus aydın ve proleterlerin işi epey zordu. Amaçları koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci ideolojiyi izleyerek, toplumun henüz ulaşamadığı bir aşamaya göre kurumlar oluşturmak, böylece gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmaktı. Bu işi yaparken devrimin doğal taşıyıcısı, itici gücü olan toplumsal sınıfın bulunmaması nedeniyle de işleri çok daha zordu.” Ancak eski düzenin savunucusu güçlerin - tarihsel nedenlerle - zayıflamış oldukları bir andan yararlanarak iktidarı ele geçirebilirler. Temel devrimci gücün yokluğunu ya da zayıflığını ise, ideolojiye büyük ağırlık vererek ve o ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş “bilinçli” bir çekirdek güç oluşturarak telafi etmeye çalışırlar”
Bu açıdan bakıldığında Türk devrimi Sovyet devrimi ile tipik benzerlikler gösterir. Evrimsel açıdan geri kalmış bir toplumda, ideolojiyi güçlendirerek ve çekirdek bir kitlenin önderliğinde muasır medeniyet seviyesi yakalanmaya hatta aşılmaya çalışılmıştır. Kışlalı bu durumu şöyle ifade edecektir: “…Mustafa Kemal, tıpkı Lenin gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın ülkesindeki eski düzenin temsilcilerini maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak, evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal - siyasal düzeni yaratacak süreçleri harekete geçirmiştir. Lenin, Rusya ordusunun perişan olması sayesinde, küçük ama iyi örgütlü ve bilinçli bir güce dayanarak siyasal iktidarı ele geçirirken; Mustafa Kemal, ülkesini düşman işgalinden kurtarmanın kendisine kazandırdığı olağanüstü etkiyi kullanarak devrimi gerçekleştirmiştir…” Türk Devrimi iki aşamaya ayrılabilir. Birincisi kurtuluş dönemi olarak adlandırılabilecek Kurtuluş Savaşıdır. İkinci aşama ise Lozan sonrası başlayan “Kuruluş” sürecidir. Öncelikle Türk evriminde rol alan sınıfların ortaya çıktığı an olması bakımından Kurtuluş Savaşı ve öncesine bakmak gerekir.
Mondros Mütakeresini izleyen dönemde Anadolu’ya baktığımızda yıkılmış ve cezasını bekleyen bir ülke, bitmiş bir köylü sınıfı, yeni duruma adapte olmaya çalışan eşraf, postunu kurtarmaya çalışan işbirlikçi saray efradı ve “her şeyi bitmedi” diyen birkaç vatansever subay ve aydın vardır. Bu gruplara tek tek bakmak özellikle önderlik yapacak “istekli” asker-sivil milliyetçiler ve zoraki savaşa katılan eşrafı incelemek gerekir.
Anadolu köylüsü on yıllardır evlatlarını ucuğu bucağı belirsiz imparatorluk topraklarının savunulması için kurban vermiş, dört yıllık büyük kavganın yarattığı imkânsızlıklar ortamında hayatta kalmaya çalışmaktadır. Ne subay ne de savaş lafı duymak istemektedir. Yüzyıllarca saray tarafından unutulduğu için kendisini bir korucuyu olarak gördüğü eşrafa bağlanmış durumdadır. Daha kim olduğunu bile bilmemektedir. Yüzyılların getirdiği unutulmuşlukta Anadolu köylüsü bitkin bir durumdadır, ancak savaşı başarıya ulaştıracak hem malını hem canını yine bu ülke için feda edecek olan işte bu bitkin ve gariban köylüler olacaktır. Önceleri cepheden teker teker kaçsalar da kimi zaman vatani duygularla çoğu zaman ise ite kaka savaşa koşacaktır.
Yakup Kadri’nin “Sodom ve Gomore”sinde betimleyeceği işbirlikçilere gelirsek. Anadolu’da kan gövdeyi götürürken başka bir dünyanın insanı olarak yaşayan, karılarını, kızlarını müttefik subaylarına peşkeş çeken, bir taraftan da küpünü doldurmaya bakan rezil bir topluluktur bu bahsettiğim. İstanbul halkının bir kısmını bunlar oluşturmaktadır. Bunların tepesinde ise sadece payitahtını kurtarmaya bakan ve kendini Türk halkının çobanı olarak gören Osmanoğulları’nın sonuncusu ve yüzkarası bir padişah ve onun kalemiyeleri ile diğer kulları bulunmaktadır. Hak ettiği gazabı ise savaş sonrası dramatik bir biçimde bulacaktır.
Şimdi gelelim savaşın zoraki kahramanlarına. Ağası, kasaba ve kent zengini, tüccarı ve yörenin diğer ileri gelenleri halk dilinde eşraf olarak adlandırılır. Çok çeşitli bir yapı gösterdiği için de savaş boyunca değişik tavırlar takınacaktır. Bir yanda düşman askerlerini davulla zurnayla karşılayan ve yabancı bayraklarla her tarafı süsleyen işbirlikçiler, diğer yanda ise pabucu pahalı gören ya da milli damarları kabaran milli mücadele taraftarları. Aslını isterseniz İtilaf devletleri ya şartlardan dolayı ya da büyük bir aptallık sonucu “ayakları baş yapmaya” yani eski tabi halklar Ermeni ve Yunanları, Türklerin tepesine dikmeye kalkmasa eşraf pek öyle savaş ister durumda değildir. Bölgesel yönetimler kurup İngiliz ve Fransız tüccarlarla ortak işler çevirmek çoğunun hayallerini süslemektedir. Ancak bir taraftan İzmir’i sömürmeye gelen Yunanlılar bir yanda ise intikam peşindeki Fransız üniformalı Ermeniler eşrafı uyandırır ve milliyetçilerin peşine takılmaya mecbur olurlar. Eşrafın savaşa katılmasının önemi ise halk üzerindeki etkileri olacaktır. Burada Kürt bölgelerine değinmek gerekir. Kürt aydınları yanlış ata oynayıp İngilizlerin peşine takılırken, Kürt feodalleri Kuvayi Milliye’ye bağlı kalacaktır. Bunun etkisi de cumhuriyet sonrasında birebir görülecektir.
Son olarak savaşın itici gücü olan asker-sivil bürokrasiye gelelim. İmparatorluktan umudunu kesmiş ve Anadolu’daki kavgaya gönül bağlamış memur, öğretmen, gazeteci vb. tayfası bir yanda, halkın en devrimci sınıfını oluşturan, bir taraftan vatan için bir taraftan da varlığı için (ordunun terhis edilmesi subay sınıfında sonu demekti) mücadele eden dinamik subaylar öte yandadır. Bir taraftan teşkilatlanma, bir taraftan propaganda bir yandan ise savaş için adam ve mühimmat kaçırma bu vatansever insanların başarısı olacaktır. Mütakare’nin imzalandığı ilk günden başlayarak Anadolu’ya geçen milliyetçiler Müdafa-i Hukuk örgütleri çevresinde örgütlenecek ve halkı savaşa hazırlamaya çalışacaktır.(Savaş süresince erlere göre 13′e 1 gibi yüksek bir ölüm oranı tutturan subaylar ” Sakarya Savaşında alay komutanlarından cennete bir şehit alayı yollayacaktır “). Daha sonra bu saman alevlerinin başına geçecek olan M.Kemal ise liderlik özellikleri ile bu ateşleri yangına çevirecektir.
Savaşa katılan grupları açıkladıktan sonra şimdi savaşın niteliğine bakabiliriz. D.Avcıoğlu Türkiyenin Düzeni Kurtuluş Savaşımız şu cümlelerle özetler.”…Milli Kurtuluş Savaşı özelliğini, eşraf-subay ve asker işbirliğinden almaktadır. Bu özelliği ile Milli Kurtuluş Savaşımız, günümüzün birçok kurtuluş savaşından ayrılmaktadır. Oralarda kurtuluş savaşı, sömürgeciyle birlikte onunla sıkı işbirliği yapan pre-kapitalist düzenin egemen sınıflarına karşı yapılmıştır. Hareketin temel dayanağını fakir köylü teşkil etmiş ve başta toprak reformu olmak üzere, köklü reformlarla ile pre-kapitalist düzenin egemen sınıfları tasfiye edilmiştir. Türkiye’de ise tarihsel şartların sonucu bu unsurlar, Kurtuluş Savaşının temel dayanaklarından birini teşkil etmiştir. Savaş, eşrafa ve eşrafın bezgin köylü kitleleri üzerindeki nüfuzuna dayanılarak kazanılmıştır…” Bu sözler kuruluş dönemindeki sakatlıkların da sebeplerini belirtir. Marksist yazının önde gelen isimlerinde Behice Boran ise Kurtuluş Savaşının yönünü açıklamaya çalışır. Ona göre savaşın içe dönük yönü şudur.”…her istiklal savaşı gibi halk hareketi olan bu savaş azgelişmiş bir ülkenin mütevazi küçük burjuvasının önderliğinde kazanılmıştır(…) Burjuvazi bu anda en devrimci niteliğindedir. Çünkü dışa doğru emperyalizme içe doğru ise eski düzene karşı mücadele etmektedir. Üstelik halkı savaşa sokabilmek için kendi dar çıkarlarını aşan, daha evrensel daha insani,emekçi sınıfların da çıkar ve yararını kapsayan görüşler ve amaçlar ileri sürmektedir.Tıpkı Fransız Devriminin HÜRRİYET-ADALET-KARDEŞLİK gibi(…) Dışa dönük yönü ise şu şekildedir: Kurtuluş Savaşı batılı kapitalistlere ve onun aracı Yunanistan’a karşı antiemperyalist bir savaştı. Altı yüzyıllık Osmanlı tarihinde verilmiş olan öbür savaşların hepsinden ayrı nitelikte idi. Osmanlı üç yüz yıl fetih ve yağma, üç yüz yılda çöküşü engellemek için savaşmıştı. Milli kurtuluş savaşı ise anayurdun, Türklerin bir millet olarak varlığının ve bağımsızlığının savaşı idi…” Kurtuluş Savaşını bir Türk-Yunan savaşı olarak gören ve antiemperyalist özelliği taşımadığını düşünenler Tanör’e göre önemli iki noktayı kaçırmaktadır. Birincisi Lozan’da İsmet Paşanın didiştiği ülke Yunanistan değil emperyalizmin anayurtları İngiltere ve Fransa’dır. İkinci olarak Yunanistan’ın sahip olduğu alt-emperyalist amaçlar unutulmaktadır. “Megali İdea” basit bir öç alma ya da milliyetçilik olayı değildir. Temelinde yeni gelişen burjuvazinin yayılma ve pazar elde etme niyetleri vardır.”Bizans Grek Devleti” ya da “Büyük Yunanistan” özlemleri bunun kitleleri seferber etmeye yönelik ideolojik süslemeleridir. Yunan tezi basit bir uydu devlet tezi değildi; içerde doğan ve önemli ekonomik ve sınıfsal temelleri olan talep ve emellerdi.
Sonuç olarak Kurtuluş savaşını antiemperyalist dolayısıyla antikapitalist bir savaş olarak nitelenir. Burada M.A.Aybar’ın şu sözleri ise daha bir manidardır: “…TÜRK HALKI BİR MİLLET OLARAK KENDİ VARLIĞININ BİLİNCİNE KURTULUŞ SAVAŞINDA VARMIŞTIR…”
İşte bu zorluklarla dolu savaş 9 Eylül 1922 de İzmir’de şeklen 24 Temmuz 1923 de ise Lozan’da fiilen zaferle son bulacaktır. Emperyalist devletler ve onun uşağı kovulmuş, miladı dolmuş padişahlık rejimine son verilerek ulus egemenliğine dayalı cumhuriyet sistemi getirilmiştir. Bu noktadan itibaren Türk Devriminin kuruluş dönemi başlayacaktır.
Her şeyden önce bizim asker-sivil bürokrasiyi devrimcilik rütbesine yükselteceğimize göre onları da bir alt sınıf olarak nitelememiz gerekir. Asker-sivil bürokrasi göreceli durumu gereği “küçük burjuvazi” olarak nitelenebilir. Ancak burada temkinli olmak gerekir. Zira Avrupa ölçeğiyle karşılaştırıldığında oldukça mütevazi kalıyor bizim küçük burjuvalar. Subayları ve aydınlarının kökenlerini düşünürsek çoğunluğu fakir Anadolu halkından gelmiş ve kıt kanaat bir geçim sürmektedirler. Şimdi gelelim küçük burjuvanın sınıfsal yapısına. Küçük burjuvazi için durum altta sakal üstte bıyık gibidir. Üstte büyük burjuvazi altta kalabalık emekçi sınıf… Burjuva ideolojisine tamamen benimseye küçük burjuvalar yukarı tırmanmaya çalışır. Belki bir iki tanesi başarabilir. Devlete büyük burjuvalar hâkimse onun izin verdiği ölçüde yükselebilir. Durumu kötüye gitmişse iş biraz değişir. Bu aşamada ya gerçek sosyalizme kayarlar ya da tepeden inmeci bir sosyalizmi benimserler.
Türkiye’nin özgül şartlarına gelirsek, öncelikle Osmanlıdan kaynaklı köklü bir bürokrasi aygıtı vardır. Osmanlının merkeziyetçi yapısı gereği devlet, topladığı vergilerle en büyük burjuvazi niteliğindedir. Bunun dışında büyük burjuvazi çok fazla gelişememiştir. Merkezi yönetimin gerek vergi toplayıcı yapısı gerekse de geçmişten gelen halka sahip çıkma duygusu küçük burjuvaziye devlet aygıtının gücünü kullanarak bir sınıf oluşturma şansı vermiştir. Cumhuriyet devrinde de bu anlayış, çeşitli değişikliklerle devam etmiştir.
Küçük burjuvanın devrim ideolojisine baktığımızda dünyanın o günkü siyasal durumundan birebir etkilendiğini görebiliriz. Öncelikle ulus-devlet peşinde koştukları için Fransız Devriminden direk olarak etkilenmiştir. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Laiklik Fransız Devriminin yansımalarıdır. Bu ekonomik süreci de etkilemiştir. Bağımsız ve çağdaş bir ulus-devlet yaratma peşinde koşan küçük burjuvazi, batıda burjuvazinin oynadığı rolü düşünerek tüm gücünü “milli burjuva” yaratmaya adamıştır. Gerek İzmir İktisat Kongresi sonrası dönemde gerekse de devletçilik yıllarında asıl amaç bu olmuştur. İkinci olarak Rus devrimi gelir. Kurtuluş Savaşında edinilen kader birliği ve 1929 Buhranından sonra Rusya’nın gösterdiği ekonomik büyüme Türkiye’de Devletçilik, Devrimcilik ve Halkçılık ilkelerinin doğuşunu sağlayacaktır. Bundan daha önce anayasa olarak 1921 de getirilen “Halkçılık Programı” mecliste Bolşeviklik tartışması başlattığını da hatırlamak gerekir. Son olarak faşist İtalya’yı es geçemeyiz. İdeolojik bazda olmasa da yönetim bazında faşizminin etkilerini de görmek mümkün. İtalyan ceza yasasının alınmasının dışında CHP de parti işlerine bakan Recep Peker’in İtalya deneyimleri küçük burjuvalara da esin kaynağı olmuştur. Bunu durduran ya da sınırlayan etmen ise Atatürk’ün hürriyetlere bağımlılığı olmuştur.
Kurtuluş Savaşı bitince Anadolu köylüsü sabanının başına düşerken meydan küçük burjuvazi ve feodal unsurlara kalmıştı. Daha önce belirttiğimiz gibi tarihsel sebepler dolayısıyla küçük burjuvalar hemen feodalizmi tasfiye edememişti. Etmeye kalktıklarında ise geç kalmışlardı. Gerek toprak reformu gerekse köy enstitüleri ve halk evleri feodalizm tarafından bertaraf edilecektir. Küçük burjuvazinin başarısız olmasında ve alt tabakalardan kopmasında eşrafının gücünün yanı sıra ideolojisindeki eksikliklerde önemli rol oynamıştır. Behice Boran bu durum için şunları söyleyecektir: “…Yönetici kadro kapitalizme ve Osmanlı merkezi feodalitesine verildiği savaşı kazanmış ideolojik olarak varabileceği en ileri noktaya ulaşıp devrimcilik, laiklik, halkçılık, devletçilik ve laiklik ilkelerini ortaya atmıştı.bu ilkeler,kavramlarının gerçek anlamları incelenip tespit edilerek,birbirleriyle olan ilişkileri sistemleştirilebilseydi, SOSYALİZME varacak bir ideolojik çerçeve meydana gelebilirdi…”
Bu ideolojik gelişme çabası aslında “Kadro” dergisi tarafından yapılmaya çalışılmıştır. Kadro yazarları sıkı kontrol altında olmalarına rağmen Türk devrimine doğru bir yöne vermek için kalemlerini çalıştırmışlardır. Sovyet devriminden fazlasıyla etkilenen ancak Sovyet karşısında temkinli olmak gereken diyen bir milliyetçi sol ideolojiye dahil olmuşlardır.1929 Buhranından sonra batıda atıl kalan makinelerin Türkiye’ye transfer edilmesiyle Türkiye’de ağır sanayi kurulabileceğini düşünmüşlerdir. Ayrıca pre-kapitalist düzenin tasfiye edilebilmesi için toprak reformunu -Türkiye ilk kez- gündeme getirmişlerdir. Bu da onların komünist damgası yiyip kapatılmalarına yol açmıştır.
Bunu takip eden dönemde CHP bir yandan tutuculaşırken bir yandan da DP ile başa çıkabilmek için devrimlerden taviz vermeye başlayacaktır. Ancak eceli çoktan geldiği için iktidardan tasfiye edilecektir. DP iktidara gelişi bir karşı devrim sayılabilir mi? Belki, 15 yıl boyunca bürokrasinin ağız kokusunu çeken feodal kalıntılar ve türedi zenginler artık direk olarak kontrolü ele almışlardır. Memleketi kalkındırsın diye bin bir güçlükle yaratılan burjuvazi ne dış bürokrasi ile mücadele etmiş ne de feodalizmi tasfiye etmiştir. İçte feodallerle müttefik olurken dışarıda yabancı sermayenin taşeronu olan komprador bir yapıya bürünmüşlerdir.
Son söz olarak Kışlalının değerlendirmesini buraya taşımak istiyorum:”Mustafa Kemal’in, birinci hedef olarak ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek için dayanabileceği güçler belliydi: Asker - sivil bürokratlar, ulusal nitelikli ama oldukça zayıf bir kentsoylu kesimi ve büyük toprak sahipleri. Bunun dışında güç alabileceği, örneğin bir işçi sınıfı yoktu. Ulusal bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı. Topluma, yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İslam ülkesinin ele almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebilmekti. Ama örneğin sıra “toprak reformu”na geldiğinde, başaramadı. Çünkü geçmişte dayanmak zorunda kaldığı, hareketinin tabanında yer alan güçlerden biri de “toprak ağaları” idi. Kemalizm’in başardıklarını ve başaramadıklarını, 1920′lerin Türkiye’sinin toplumsal - ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın özelliklerini göz önüne almadan yapılan bir değerlendirme bilimsel olamaz.”
Türk Devrimi ülkemizin emperyalizmden bir süre kurtulmasını sağlamış ancak geri kalmışlıktan kurtaramamıştır. İster karşı devrim olsun ister İ.Küçükömer’in deyişiyle “üretici güçlerin iktidarı alması” Türkiye’nin prekapitalist yapısı devam etmiştir. Küçük burjuvazinin 1960 da iktidara süngü yoluyla tekrar ortak olması ve 1961 Anayasası ise yeni bir süreç başlatacaktır.
Cumhur KOCAMAN

2007/07 |