Türkiye’de Tarihin Sonu / Seha TISOĞLU

 

 

 

Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, kapitalizmin sosyalizm karşısındaki üstünlüğü ”Tarihin Sonu” düşüncesinin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Bu düşünce küreselleşme aracılığıyla tüm dünyada yankı bulurken ve ”kutsal” demokrasinin vazgeçilmez evrensel değerleri tüm dünyaya pazarlanırken kullanılan yegâne söylem ideolojilerin sonunun geldiği ve dünyanın liberal demokrasinin evrensel ilkeleri ışığında ilerlemesi gerektiği idi. İdeolojilerin sonu söylemi başlı başına ideolojik bir bakış açısı içeriyor olsa da barındırdığı bu tezada karşı zafer sarhoşu kapitalizmin ideolojik olmaktan kaçınarak, hem ideolojinin negatif çağrışımından kurtulmak hem de tek olma durumunu sürdürme amacı açısından anlamlıydı.

Küreselleşmenin pazarladığı bu düşünce kısa sürede kabul görmüş ve 90lı yıllarda geniş bir etki alanı yaratmış olsa da yine küreselleşmenin bir gereği olarak 2000li yıllarda etkisini yitirdi. Küreselleşmenin, küresel güçlere (gerek ekonomik gerek siyasi) daha fazla kazandırma arzusu 11 Eylül sonrası oluşan fırsattan yararlanma ihtiyacı duydu. ABD’nin ideolojik olmaktan kaçınmak adına özgürlük, demokrasi, dünya barışı etiketi altında gerçekleştirdiği işgaller ile uyguladığı realist politikalar kısa sürede aslında ideolojilerin sonu iddiasının da ideolojik olduğunu ve ABD’nin gerçekleştirdiği işgallerin söylemi ile bağdaşmadığını gözler önüne serdi. İdeolojilerin sonu gelmemişti. Bu söylem sadece kapitalizmin, sosyalizm karşısında elde ettiği üstünlüğü korumak ve iktidarını sürekli ve sınırsız kılmak adına kullandığı bir kılıf idi.

İdeolojilerin sonunun gelmediği günümüzde her ne kadar anlaşılmış olsa da siyasi hareketler ülkemizde dünyayı geriden takip ediyor gibi görünmekte. Özellikle seçim sürecine baktığımızda gerek partilerin propagandalarının gerekse siyasete olan yaklaşımlarının ”tarihin sonu” teziyle paralellik içerdiğini görmekteyiz.

Ülkemizde 90lı yıllar içerisinde kitlesel sistem partilerinin ideolojilerden arınma çabası içerisine girmesi her ne kadar 12 Eylül’ün kitleler üzerinde yarattığı depolitizasyonun bir yansıması olarak görülse de esas olarak 12 Eylül sonrası uygulanan neo-liberal politikalar ile uluslararası sisteme entegrasyonun yarattığı depolitizasyondan kaynaklanan konjektürel bir durum olarak görülmelidir.

Nitekim 90′ların başında ANAP’ın merkez söylemlerine karşı SHP’nin konumu 12 Eylül depolitizasyonundan çok neo-liberal politikalara yönelikti. Bu durum süreç içerisinde ülkemizdeki kitlesel sistem partilerinin ”ideolojilerin sonu” doğrultusunda konumlanmalarına neden oldu.  Kapitalizmin işleyişine ve tekliğine sekte vurmayacak İslami hareketler ile milliyetçi hareketler Türkiye’de yükselişe geçti. 90lı yılların ikinci yarısında içerisinde RP, MHP kitleler tarafından tercih edildi. 90ların sonunda tercih edilen bir diğer parti ise DSP idi. Ancak burada Demokratik Sol Parti’nin 1999 seçimlerinde birinci parti olması konusunda da birkaç şey söylemekte yarar var. 3 Kasım 1996 tarihinde gerçekleşen ve Susurluk kazası olarak bilinen olay, ideolojilerin sonu etkisi içerisinde kusursuz bir şekilde işleyen depolitizasyon sürecine sekte vurmuş, kitlelerin siyasete olan yaklaşımlarının yeniden ‘ideolojik’ olmasına yol açmıştır. Bu durum 99 seçimlerinde sandığa yansımış olsa da siyasi hareketlere yansımaması adına sistem gereğini yapmıştır. Gerçekleşen siyasal ve ekonomik krizler ile halk  ‘ideolojik’ tercih yaptığına pişman edilmiştir.

3 Kasım 2002 seçimleri ve seçim sonunda oluşan AKP iktidarı ülkemizde ”ideolojilerin sonu” söyleminin en fazla vücut bulduğu ve kabul gördüğü dönem haline gelmiştir. Oluşan tablo içerisinde esas olarak iki siyasal yönelim göze çarpmaktadır. Birincisi ”ideolojilerin sonu” söylemini bir kabul haline getirerek tek olma durumunu sürdürme amacı içerisindeki Adalet ve Kalkınma Partisi iken diğeri kapitalizmin ”ideolojilerin sonu” söylemi içerisinde olanaklı kıldığı milliyetçi çizgiyi benimsemiş Cumhuriyet Halk Partisidir.  Laiklik ve cumhuriyet ekseninde mücadele içerisinde oldukları görünümü verilen bu iki parti aslında ”ideolojiler sonu” söyleminin yarattığı depolitizasyon sürecini kitlelere pompalamaktan başka bir şey yapmazken, verdikleri bu mücadele görünümü ile ülkemizdeki siyasal yaşamın sürekli bir hareket içerisinde olduğu hissi yaratmakta ve böylece 99 seçimleri sırasında aniden hortlayan ideolojik yaklaşımların faili meçhul kayboluşunun da üstünü örtmektedirler.

”İdeolojilerin sonu” söylemini bir kabul haline getirerek tek olma durumunu sürdürme amacı içerisindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin geçen yasama dönemi içerisindeki tavrını gözlemlediğimizde bahsettiğimiz durumun pek çok örneğine rastlamaktayız. AKP’nin bu dönem içerisinde belki de en sık kullandığı kalıp ”kimse bu konu üzerinden siyaset yapmasın” söylemiydi. Politik gündemi belirleyen meselelere karşı bu kalıbı sürekli olarak kullanan iktidar, hem muhalefetin manevra alanını daraltıyor hem de kendi politikasını meşrulaştırıyordu. Örneğin Kıbrıs meselesi gündeme geldiğinde iktidar ”Kimse Kıbrıs Türkleri üzerinden siyaset yapmasın” diyor ve Kıbrıs’ı bir politika konusu olmaktan çıkartıp, kendi politikasını mutlak doğru olarak gösteriyordu. Kimse Kürt sorunu üzerinden siyaset yapmasın , kimse şehitler üzerinden siyaset yapmasın, kimse fındık fiyatları üzerinden siyaset yapmasın,… Örnekler çoğaltılabilir. Burada önemli olan iktidarın, bu konularda kararlar alarak siyaset yaparken, diğer partilerin bu olanağa sahip olmaması gerektiğini kitlelere aktarmaya çalışıyor olmasıdır. İktidar siyaset yaparak yapılması gerekeni yapar. Muhalefet ise bu konularda siyaset yapmaya kalkışırsa ”ideolojik” hareket etmiş olur. AKP hükümeti yaklaşık 5 yıllık görev süresi içerisinde sürekli olarak ideolojik olma durumundan kendini arındırma çabası içerisinde olmuş ve bu sırada diğer siyasi hareketleri ideolojik olarak nitelemiştir.


Geride bıraktığımız seçim sürecinde içerisinde de AKP’nin ideolojilerden arınma çabasının örnekleri ile karşılaştık. Tayyip Erdoğan seçim meydanlarında rakip partileri CHP ve MHP’yi ideolojik olmakla suçlarken, seçmenlere ”ideolojik kafa yapılarına değil, hizmete oy verin” diye seslendi. Bağımsız adaylara karşı da tavır alan Tayyip Erdoğan ”bağımsız adaylara oy vermeyin, ideolojik kaygılarla oy kullanmayın” açıklamasında bulundu.  AKP’nin ideoloji kavramına olan bakış açısını belki de en net bir biçimde AKP Gaziantep milletvekili adayı Mehmet Erdoğan, AKP hükümetinin Türkiye’de ideolojiyi kaldırdığını, hizmet dönemi başlattığını söyleyerek ortaya koydu. Görüldüğü üzere AKP, Türkiye siyasetinde ”tarihin sonu” düşüncesini bir kabul haline getirme çabası içine girmiştir.

Küreselleşmenin pompaladığı ve ülkemizde AKP’nin kitlelere aktardığı ideolojilerin sonu ve kapitalizmin nihai zaferi düşüncesinin etkisi, AKP’nin ideolojik hareket etmekle itham ettiği partilerde de kendini göstermektedir. Söz konusu partilerin seçim propagandalarının mazot 1 ytl olacak , herkes üniversiteye girecek şeklindeki sıradan vaatleri ve bu partilerin laiklik,milliyetçilik gibi dar bir alanda siyaset yapıyor olmaları düşüldüğünde ve buna sağ görüşlü adayların sol görünümlü partilerden , sol görünümlü adayların sağ görüşlü partilerden aday olduğu gerçeği eklendiğinde bu etki daha iyi anlaşılacaktır. Bu partiler AKP’nin iddia ettiği üzere ideolojik değil tamamen sisteme uygun hareket etmektedirler ve ideolojilerin sonu düşüncesinin etkisi altındadırlar. İdeolojilerin sonu demek demokrasinin de sonu demektir. Var olmayan demokrasinin kutsanması ise sıradan faşizmin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Örgütsüz bir şekilde bulunan, bir partiye doğrudan bağlı olma ihtiyacı taşımayan, toplumun her alanında her an ortaya çıkabilen ’sıradan faşizm’ işte bu sebeple toplumun genelinde egemen hale gelmiştir. İslami hareketlerin, milliyetçiliğin ve laiklik tartışmaların bu son dönemde yükselişe geçmesinde de bu durumun etkisi büyüktür.  Hrant Dink’in katledilmesi, Rahip Santoro cinayeti, Malatya’daki yayınevi baskını, Danıştay saldırısı, tüm ülkede egemen olan linç kültürü ve laiklik temalı Cumhuriyet mitingleri bu açıdan değerlenlendirilmelidir.

Sonuç olarak görülmektedir ki ideolojilerin sonu söylemleriyle depolitize edilen kitlelerin, kitlesel sistem partileri aracılığıyla ulaştıkları demokrasi, demokrasi olmaktan ziyade, din, laiklik, terör, darbe gibi imgeler vasıtasıyla toplum içerisinde ortaya çıkartılan, sıradan faşizmin ta kendisidir ve faşizm bir ideolojidir. Dünyada, ideolojik olmama durumunu bir tercih sebebi olarak ortaya koyarak, yeni-muhafazakârlığın gölgesi altında ve istikrar iddiasının arkasına saklanarak yaptığı propaganda ile kapitalizmin konumunu korumaya ve etki alanını geliştirmeye çalışan bu yaklaşımın Türkiye’de de kendini en fazla, ülkede istikrar ortamının sürmesi, ekonominin bozulmaması, borsanın düşmemesi için tek parti iktidarının olmazsa olmaz olduğu söylemi içerisinde gösterdiğini görmekteyiz. Statükocu ve sadece sistemin çıkarlarını korumaya yönelik bu anlayışın sıradan faşizmi bırakıp faşizmin kendisine sarılmayacağının ya da istikrar için gerekli olduğu iddia edilen tek parti saltanatının yerini cuntaya bırakmayacağının bir garantisi yoktur. Demokrasinin arkasına saklanarak yaratılmaya çalışılan bu tek partili, tek doğrulu yaklaşım bile bize göstermektedir ki ”tarihin sonu” gelmemiştir. Faşizmin kılık değiştirmiş hali olan bu yaklaşımın ideolojik olmadığı iddiası da tıpkı insanoğlunun ideolojik evriminin sona erdiği iddiasının geçersizliği gibi bizzat yaklaşımın kendisi tarafından gözler önüne serilmiştir. Dünyadaki siyasi hareketleri geriden takip eden ülkemizde de bu durum er ya da geç anlaşılacaktır. Halkın siyasete olan yöneliminde oluşturulan bu ezberin, kitlesel sistem partileri dışındaki siyasi aktörler tarafından bozulması, tarihin, kapitalizmin zaferi ve insanoğlunun ideolojik evriminin sona ermesiyle neticelenmediğini kitlelere gösterecektir.

Seha TISOĞLU