Türkiye’de Siyasal İslam’ın Dönüşümü / Özge KURTULAN
İslam’ı siyasal bir ideoloji olarak algılayan Siyasal İslam hareketi, Türkiye Cumhuriyeti siyaset tarihinde büyük rol oynamıştır. Kendini çoğunlukla “türban sorunu”yla gündeme getiren İslamcılık hareketinin mücadelesi, “toplumu ve siyaseti İslamlaştırma projesi”nden, hak ve özgürlüklerin savunulması platformuna taşınana kadar geniş bir yelpaze içerisinde uzun bir sürede büyük dönüşüme uğramıştır. Bu dönüşüm sürecine değinmeden önce Siyasal İslam’ın kavramsallaştırması üzerinde durmak yerinde olacaktır. Siyasal İslam tabirini İlahiyatçı Sosyolog Yazar Ali Bulaç, iki bağlamda ele alır: “Biri İslamologlar tarafından kodlanmış ve modern siyasi formlardan derin etkiler almış bir siyasi akım olarak ulus devlet tipi bir devletin İslami terim, argüman ve retoriklerle tasarlanması. Diğeri dinin ve toplumun hem tarihsel hem evrensel doğasının bir gereği olarak, şu veya bu dine mensup Müslüman birey ve toplulukların siyasi hayatla, siyasetin yapılması ve yürütülmesiyle zorunlu olarak ilgilenmesi.” Özel bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç doğmasına ve böylelikle “Siyasal İslam” kavramının ortaya çıkmasına neden olan durum, ilk tanımda yer almaktadır. Bu bağlamda ilk tanımlamayı ele almak bizim daha verimli sonuçlar elde etmemizi sağlayacaktır. “Siyasal İslam’ın ilk bağlamında bireyin ve toplumsal hayatın bütününü dönüştürme amacında olan güçlü (merkezi ve merkeziyetçi) bir devlet projesi var. Siyasal İslam olarak önümüze konan şey, bir tür “modern ulus devletin İslamileştirilmesi” çabası olduğundan, özünde kendine ait olmayanı kendine özgü yollarla meşrulaştırarak ona doğru dönüşme isteği şeklinde öne çıkar.” Ali Bulaç’ın bu açıklamasından ulus-devlet modeliyle Siyasal İslam’ın kimyalarının uyuşmadığı, mevcut duruma ayak uydurabilmek için Siyasal İslam’ın dönüşüme uğradığı anlaşılıyor. Siyasal İslam ile ulus-devlet modelinin söz konusu kimya uyuşmazlığı, ulus-devletin modern döneme ait bir oluşum, Siyasal İslam’ın ise köklerinin pre-modern döneme uzandığı post-modern bir ideoloji olmasından ileri gelmektedir. Keza Prof. Dr. Haldun Gülalp de Siyasal İslam’ın “postmodern durum”un bir sonucu olduğunu belirtmektedir.
Postmodernizm, Siyasal İslam ve dünyada yükselişe geçen benzeri otantik kimliklerin 1970’lerden sonraki yükselişinin nedenini açıklayan önemli bir kavramdır. Bu noktada söz konusu “postmodern durum”un yazar için ne anlam ifade ettiğini açıklamak gerekmektedir.
Kimlikler Siyaseti kitabında Haldun Gülalp, Türkiye’de İslamcılık olarak yansımasını gördüğümüz, küresel boyuttaki otantikliğe (sahicilik) dönüşün nedeni olarak işaret edilen Post modernizmi, en kestirme yolla “Aydınlanma hedeflerinden vazgeçilmesi” olarak tanımlıyor. Yazar, insanın akıl ve yeteneklerine olan inancın çöküşünün meydana getirdiği Aydınlanma hedeflerinden ya da modernizmden vazgeçişi, esasında modernizmin değil, kapitalizmin pek çok insanı içine soktuğu bunalıma bağlıyor.
Küreselleşme ideali dünya çapında birleşmeyi ve bütünleşmeyi ifade ederken, dünyanın hızla parçalanma eğilimine girmesi; bununla beraber modernizmin vaat ettiği eşitlik ve özgürlüğün aksine eşitsizliklerin artışı ve fakir olanın zengine giderek daha bağımlı hale gelmesi, dünya çapında modernizme karşı bir tepki doğuruyor. Ancak içine düşülen bu olumsuz durumun esas suçlusu olan kapitalizme yönelik bir karşı çıkış gözlenmiyor. Yazar bunun nedenini “bireysel rekabete dayalı piyasa sisteminin kaçınılmaz ve değişmez olduğu inancı”na bağlıyor. Sonuçta postmodern dönem, “toplumsal yapının değişmediği, değiştirilebileceğinin de pek düşünülmediği, hata modern toplumun ‘kapitalist’ olarak algılanmadığı halde, kapitalizmin ilk ve yaygın ideolojisi olan modernizmin sorgulandığı, modernizmin ortaya attığı kimlikler ve kültürler yerine ‘sahiciliğin’ (otantikliğin) savunulduğu ve çeşitlilik adına ‘geleneksel’ diye bilinen kültürel kaynakların yeniden harekete geçirildiği dönem” olarak tanımlanıyor. Bu noktada akıl ve yeteneğe olan inancın çöküşünün, dogmalara sarılma ihtiyacını yeniden geri getirdiğini savunabiliriz. Bu sayede özellikle dini temelli olan otantik eğilimlerin yükselişinin nedeni belli ölçüde açıklanabilir.
Modernleşme kuramının “kalkınan, yani sanayileşen ve kentleşen bir toplumda, dine dayalı kültür ve siyaset gitgide ortadan kalkacaktır” tezi İslam toplumlarında büyük ölçüde yanlışlaşırken, Türkiye’nin bir istisna sayılmasını kabul etmeyen Gülalp; “modernleşmenin dünya çapında yayılması” şeklinde tanımladığı küreselleşmeye bir direnişi ifade eden İslamcılığın -bu alandaki siyasi temsil boşluğu nedeniyle- yükselişe geçtiğini savunmaktadır. Ancak gerçekte, bu hareketin bir direnişten çok “küresel düzene uyum göstermenin ve onun içinde daha avantajlı bir konuma ulaşmanın bir aracı, bunu sağlamaya yardımcı olabilecek bir dayanışma ağının kurulması çabası” olduğunu belirtmektedir. Bununla beraber bu uyum sağlama sürecinin doğal bir süreç olduğuna ve dönemin egemen düşünce ve siyasal akımlarıyla Siyasal İslam’ın alışveriş içinde olmasının bir bakıma kaçınılmazlığına dikkat çekmektedir. Özetle Gülalp, “İslamcılığın küreselleşmeye basit bir tepkiden ileri gelmediğini, ama küreselleşmenin yarattığı ortamın bir ürünü olduğunu” savunuyor.
Sonuçta, modernizmin yarattığı büyük beklentinin karşılanamaması sonucu oluşan hayal kırıklığının, “postmodern durum”un oluşmasını sağladığı, bu ortamın da tüm dünyada otantik eğilimlerin artmasına neden olduğu anlaşılmaktadır. Bizim inceleyeceğimiz konu ise bu eğilimlerin artmasının Türkiye’de nasıl bir süreç izlediğidir.
Siyasal İslam, Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan süreçte pek çok değişikliklere uğrayarak varlığını sürdürmüştür. Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla başlayan modernleşme süreci ilk olarak gayrimüslimleri memnun etmeye ve Osmanlı bütünlüğünü sağlamaya yönelikti. Bu dönemde Tanzimatçılara karşı ortaya çıkan ama özünde modernleşme yanlısı olan “Yeni Osmanlıcılık” hareketi, Siyasal İslam’ın bu topraklarda beliren ilk biçimiydi. Yeni Osmanlıcılar, “kurumsal modernleşmenin ‘İslamcı siyasal gelenek ve Osmanlı yönetim ilkeleriyle’ meşrulaştırılabileceğini ileri sürüyorlardı. (…) ‘Özgülük’, ‘anayasal yönetim’, ‘demokrasi’, ‘parlamento’, ‘kamuoyu’ gibi Batılı fikirleri İslami ilkeler üzerinden sundular.” Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünün korunması için ortaya atılan fikirler olan gayrimüslimlere yönelik İslamcı modernizm politikası ve Araplara yönelik Pan-İslamcı politika, uzun vadede devletin modernleşme süreci ile İslami ideoloji arasında uyumsuzluk meydana getirdi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan, özellikle de halifeliğin kaldırılmasından bu yana Kemalist ideolojiyi İslam’ın ve Müslümanlığın karşısında gören İslamcı hareket ise Osmanlı dönemindeki tezahüründen daha farklı bir çizgi izlemiştir. Bu dönemdeki Siyasal İslam, Osmanlı dönemindeki gibi Batılılaşma uygulamalarının toplumun gözünde meşrulaştırılması görevini üstlenmiyor, aksine, modernleşme çabalarının önüne set çeken bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Uzun bir uyku döneminden sonra yeniden ortaya çıkan Siyasal İslam’ın bu yeni biçiminin, önce 1970’lerden, ardından da 1990’lardan sonraki örgütlü yükselişi dikkat çekicidir. Bu yükselişin sebeplerini küresel ve yerel gelişmeleri kapsayan iki boyutta incelemek gerekmektedir.
Siyasal İslam’ın yükselişini ifade eden söz konusu dönemlerde, bu süreci etkileyen pek çok küresel gelişme meydana gelmiştir. Öncelikle dünyadaki modernleşme akımının içine düştüğü kriz bizlere 1970’leri işaret etmektedir. Bu kriz esasında kapitalizmin içine düştüğü bir kriz olmasına rağmen modernizme yüklenmiştir. Dünyadaki otantik eğilimler bu dönemde ortaya çıkmaya başlamış, “postmodern durum” ilk nüvelerini vermiştir. Ancak tüm dünyadaki dinlere dayalı siyasal hareketlerin yükselişi belirli bir tarihsel dönemi işaret etmektedir. Gülalp’e göre bu tarihsel dönemin parantezi 16 Ocak 1991 yılında Körfez Savaşı’yla açılıp, 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırıyla kapanmıştır. Bu parantez içerisindeki Siyasal İslam’ın yükselişine etki eden küresel gelişmeler önem taşımaktadır.
Bloklar arası rekabetin son bulmasının ardından özelikle ABD’nin dünyanın doğal kaynakları ve serveti üzerinde açıktan açığa sınırsız hak iddia etmesi, Körfez Savaşı’yla birlikte tüm dünyanın tepkisini çekerek, anti-emperyalist bir cephenin oluşmasını sağladı. Bu anti-emperyalizm bayrağı, İslamcı hareket tarafından ele geçirildi. 1989 yılında Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerin önderliği yeni bir rol olarak Türkiye’ye biçildiğinde, bu rol, Türk-İslam sentezi yanlıları tarafından oldukça benimsendi. Körfez krizi’nin patlak vermesiyle beraber Türkiye’nin Kuzey ittifakında yerini almasını hedefleyen iktidar, bünyesindeki İslamcı unsurları uzaklaştırma politikası uyguladı. Böylece muhalefete itilen “Refah Partisi, Batı’yı ve ‘taklitçi’lerini reddeden bir zemin üzerinden hızla büyümeye başladı”.
Bu dönemde düşünsel alanda iki karşıt tez öne sürüldü: Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” ve Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezleri. Ancak bu tezler “küresel düzen ile ulus-devlet modeli arasındaki gerginliği sorunsallaştırmaktan uzak kalıyordu”. Küreselleşmenin öne sürüldüğü gibi dünyanın her tarafına refah getirmemesi, aksine dünyadaki gelir ve servet bölüşümündeki eşitsizlikleri derinleştirmesi “küreselleşme karşıtı” hareketlerin doğmasına yol açtı.
11 Eylül saldırısı “Müslümanlar üzerinde anlık bir intikam sevinci” yaratsa da aslında “ABD açısından dünya üzerinde hegemonya kurma amacına kapı açan bir olay olarak algılandı”. Bu saldırı Müslümanların kendilerini savunma ihtiyacını doğurdu. Artık Batı ittifakının tehlike olarak gördüğü Komünizm’in yerini İslam almıştı.
Aynı dönemde, bahsedilen bu küresel gelişmeleri zemin alan, siyasal, kültürel ve ekonomik yönde birtakım ülkesel gelişmeler de meydana geldi. Modernizmin 1970’lerde içine düştüğü krizle birlikte toplumun otantik eğilimler içerisine girmesi ve küreselleşmenin meydana getirdiği sömürü düzenine karşı oluşan tepkinin siyasal temsilinde boşluğun oluşması İslamcılığın yükselmesini sağlayacak zemini oluşturdu. Bu zemin üzerinde yükselen Milli Nizam geleneğinden gelen Milli Selamet Partisi, Kemalizm’i “Avrupa-merkezci” “Batı taklitçiliği”yle suçlayarak, modernleşmeyi “Batı taklitçiliği”nden ayırmayı öngören söylemleriyle küresel “postmodern durum”u lehine çevirdi.
Siyasal İslam’ın ekonomik alanda üzerinde yükseldiği zemini oluşturan kesim, küreselleşmenin vurduğu küçük ve orta ölçekli sermayedarlardır. 1960’lar ve 1970’lerde uygulanan ithal ikameci sanayileşmeye dayalı devlet merkezli kalkınma modelinin, küçük ölçekli iş sahiplerinin çıkarlarının sarsılmasına neden oldu. Bu kesim dayanışma ihtiyacıyla tarikatlarla işbirliği yaparak MSP’nin ve ardından gelen Refah Partisi’nin tabanını oluşturdu. TÜSİAD yerine MÜSİAD ile yakınlaşan “Refah (Partisi), milliyetçilik sonrası bir ‘adalet’ anlayışını temsil ediyordu.” 1980’lerde çöken “refah devleti”nin yarattığı boşluğu dini örgütler ve vakıfların yoksul mahallelere yaptığı yardımlar dolduruyordu.
Siyasal İslam MSP’nin kapatılmasının ardından kurulan Refah Partisi’yle değişime uğramıştır. Ekonomik alandaki muhafazakâr, devlet müdahaleci söylemin yerini daha liberal söylemler almıştır. Siyasal İslam’ın, mevcut siyasal ortama kendini uydurup, tabanını giderek kırdan şehre kaydırmayı başarması değişimin bir başka göstergesi olmuştur. Devlete karşı “sivil toplum”u öne çıkardığını dile getiren Refah Partisi, bu görüşünü İslam’ın cemaati devletin önünde tuttuğu tezine dayandırmış; “çoğunluğun azınlığın üzerinde egemenlik kurmasına neden olan demokrasi” yerine, “her cemaatin kendi inanç sistemine göre yönetileceği çoğulcu bir sistem”in kurulması gerektiğini savunmuştur.
Refah Partisi’nin iktidara gelmesiyle beraber siyasi tavrı radikallikten merkeze doğru kaymıştır. DYP ile yaptığı koalisyonun da bunda etkili olduğu söylenebilir. Artık “Refah’a özgü ‘adil ekonomik düzen’ ya da ‘emperyalist-Siyonist sistemi yok etmek’ gibi projelere hiç değinilmiyordu”. Bu değişim, postmodern bir kimliğe sahip Siyasal İslam’ın, kapitalizme karşı bir duruşunun olmadığının, sadece modernizme karşı çıkışı temsil ettiğinin bir göstergesidir.
Laiklikle demokrasi arasında potansiyel çekişme üzerinden siyaset yapan Refah Partisi’nin, totaliter eğilimleri ve demokrasiye bu totaliter eğilimlerini gerçekleştirebilmelerini sağlayacak bir araç gözüyle bakmaları dikkat çekmiştir. Demokraside önemli bir yere sahip “sivil toplum” kavramına “cemaatçilik” anlayışıyla sahip çıkan Refah, inançlara uygun şekilde çeşitlenen çoklu bir hukuk sistemini savunmuştur. Ancak çoğulculuğu demokrasinin karşısına koyarak yine demokrasi karşıtı bir tavır almıştır. Siyasal İslam’ın özgürlük anlayışı o dönemde
“inananlar için özgürlük” boyutunda kalmıştır.
28 Şubat müdahalesiyle son bulan Refah iktidarıyla birlikte kapatılan partinin yerini Fazilet Partisi aldı. Ancak Recai Kutan başkanlığındaki partinin söylemleri İslamcı kesimi tatmin eder nitelikte değildi. Bu süreçte Siyasal İslam oldukça büyük bir değişime uğramıştı. Özgürlüklerin savunusunun, dini bir “zorunluluk” olarak görülen türban üzerinden yapılması henüz genel seçmen üzerinde inandırıcılık kazanamamış, İslami duyarlılığa sahip seçmene ise bu söylem yeterli gelmemiştir. Refah Partisi’yle Fazilet Partisi arasındaki bir diğer fark ise Refah’ın merkez siyasete bir alternatif oluşturmasının aksine Fazilet’in “merkezci” bir politika benimsemesidir. Fazilet’in söylem yetersizliğinin yarattığı boşluk ve Fazilet’in de tıpkı Refah gibi iktidarına izin verilmeyeceği korkusu, o dönemde MHP’nin bu kesimden oy kazanmasını sağlamıştır.
Bugüne geldiğimizde, İslamcı hareketin son temsilcisi Saadet Partisi ve onun kadrolarından koparak oluşan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasal yapısı ve oy tabanına bakıldığında Siyasal İslam hareketinin sönümlendiği görülmektedir. Zira 3 Kasım 2002 ve 22 Temmuz 2007 seçimlerini büyük farklarla kazanan AKP’nin artık Siyasal İslam hareketini sahiplenmediği ortadadır. Buna karşılık İslamcılığı benimseyen Saadet Partisi’nin oylarının son iki seçimde çok düşük oranlarda kalması bizlere Siyasal İslam’ın eskisi kadar prim yapmadığını göstermektedir. AKP’nin aslında İslamcı görüşten vazgeçmediği ve başkanı Tayyip Erdoğan’ın “değiştim” derken takkiye yaptığı ihtimali düşünülse bile, Siyasal İslam’ın seçmen tarafında desteği olmadığı görülmüştür. Çünkü özellikle son seçimlerde alınan %47’lik oy Siyasal İslam’ın değil, siyasi temsilde boşluğa düşen merkez sağın oy tabanını işaret etmektedir. Bu oy oranının kalıcılığı için izlenecek siyaset de merkez sağ tabanının beklentileri çerçevesinde olmalıdır.
Kaynakça
Temel Kaynak: Haldun Gülalp, “Kimlikler Siyaseti: Türkiye’de Siyasal İslam’ın Temelleri”, Metis Yayınları, 2003-İstanbul
Ali Bulaç’ın tanımları için bkz: “Siyasal İslam: Oryantalistler’in “Müslüman Doğu”su, İslamologlar’ın ‘Siyasal İslam’ı”, web: http://www.davetci.com/g_yazilar_sislam.htm
Özge KURTULAN

2007/07 |