Üttüm, Oynamıyorum! / Sadettin KOŞAR

 

 

 

Demokrasilerde toplumsal kararların çoğunlukla alınmasından daha çok, o kararın çoğunluk tarafından paylaşılması önemlidir. Daha önemsenmesi gereken ise bir sivil inisiyatifin paylaşılanda yansımasıdır.

Tercih edilen temsil yöntemi pek ala bir örgütlü azınlığı çoğunluk yerine taşıyabilir ve dağınık çoğunluk üstünde bir irade yaratabilir. (%10’luk ülke barajıyla Milletvekili Seçimi Kanunu, tam da bunu tesis için çıkarılmış.)

İstikrar adına savunulan yüksek oranlı seçim barajının ülkede bir mutlu azınlık; daha doğru yönelme ile sermaye grupları tarafından istendiği ve geniş kitleler tarafından paylaşılmadığı sır değil. Bir sivil istenci yansıtamadığı da öyle!

Bir seçim ortamını ardımızda bıraktık ve neyin değiştiğini ben bir türlü bulamıyorum. Hani, yetiremeyen adam büyük kente çalışmaya gider ve orada uzunca bir süre kaldıktan sonra pabucun pahasını görüp, evden ayrılırken yanına aldığı 80 Lirayı zar zor denkleştirip geri gelir ya! Evine dönen adam eşine, beşikte bıraktığı çocuğun niye hiç büyümediğini sorar da; “O bebek senin değil, gittin gideli bize komşu İsmail Ağa bakıyor” cevabını alınca; “Oğlum memeeet! Gittin sekseeen, geldin seksen! Evinde oturup kendi çocuğunu kendin yapsan!” der ya! İşte bizimki de öyle bir seçim! Kazanç olarak değil ama çocuk sayısı bakımından zenginleştik!

Halk için vaadi olmayan bir seçim!

Seçimden önce bir yasama organı kamuflajlı parmak orkestramız vardı, yine var. Onların senfonik uyumunu temin eden şeflerimiz vardı, yine var. Memlekette ezan sesleri gelen minareler vardı, yine var. Haşemalı, bikinili plajlarımız, tesettür otellerimiz, İslami kurallara uygun kesimler yapan mezbahalarımız, Çiçek Pasajı’nın önüne kadar uzanmış “hayırlı akşamlarınız olsun inşallah!” diyen dönmelerimiz, selamünaleyküm esenlemesinde bulunan ilköğretim çağında çocuklarımız hep yerli yerinde. Bayrak ise çekildiğinden beri hep gönderdeydi…

Dünya ticaret örgütleri, IMF’ler cirit atıyordu, yine atıyor. Bakan telefonu dinledi diye Avrupa’dan kovulan şirketleri ağırlıyorduk, Latin Amerika’dan kovulanları ağırlamaya hazırlanıyoruz.

Dün çocuklarımızın işi yoktu, yine yok. Tarım can çekişiyordu, yine aynı. Eğitimin, sağlığın dağ gibi sorunları vardı, yine var. Emekli açlık sınırındaydı, yine öyle…

 Aşevlerinin önü giderek kalabalıklaşıyor yani! Vatandaş cephesinde bir gelişme yok. Çocuk bakımından zenginleşmemek için beşiği çatıya kaldırmak dışında!…

Dün kamuya ait fabrikalarımız, işletmelerimiz, yarım yamalak da olsa bir sosyal devletimiz vardı, bugün yok.

Sahi biz bu seçimi niye yapmıştık?

“İstediği yaşamı kuramayanlar, süreç içinde yaşadıklarını istediği sanmaya başlarmış.” (Erken yazılmasına karşın bir seçimin ardından yayımlanacak bu yazı ile sonuçları çoğunluk tarafından paylaşılan bir mutluluk üstünde durmayı çok isterdim. Kanuni olan her şeyin hukuki olmayabileceğini sindiremediğimiz sürece bu mümkün görünmüyor.)

Yeni bir seçim yeni bir umut, yeni bir kotlama demektir. Seçmen hayallerine seslenebilen politikaların üretilmesi ve paylaşılması da demek!

İçinde “insan, onun emeği ve barış”, içinde “insan, onun hakları ve barış”, içinde “üretim, paylaşım ve barış” olmayan; içinde “insan” gezinmeyen politikalarla gidilen seçimler insanımızı mutlu edebilir mi?

Çare arayışlarındaki samimiyet, buna inançtaki samimiyetin ta kendisidir.

“Yaşam tarzı tercihi üstüne yaratılmış bir gerilim”, “yurt güvenliği üstüne yaratılmış bir başkası” ve “yurttaş güvenliği üstüne yaratılmış bir gerilim” esasında sonuç almak istiyor ve başarıyorlar.

Seçimden önce aç olan insanların kafası daha bir karıştırılarak öteki seçime değin açlığa dayanma taahhüdüne zorlanmaları, onları bir arada tutan değerlere saldırmaktan başka bir şey değildir.

Marks’ın “Aklınız var, yüreğinizin sesini de dinliyorsunuz ama karnınız açsa neye yarar?” sözlerinin tam sırası şimdi!

Er ya da geç, bu halk kandırıldığını fark edecektir.

Bir de “mağduriyet” şarlatanlığı var ki asıl garabet orda!  Kimsenin aklına “ne mağduriyetiymiş bu, asıl mağdur halktır” demek gelmez sanılıyor.

Daha hak edilmemiş, ulaşılamamış bir makamın mamasından mahrum kalmanın adı mağduriyet değil başaramamaktır. Zira hukuk bu hali, talepçinin ya da hak ediş iddiasındakinin habersizliği zemininde tanımlamıştır. Seçeneklerden biri başarısız olma ihtimaliyken bu ne mağduriyetiymiş?

Zaten ziraatçı Cevdet, emekli Serpil, işçi Hamza, esnaf Matem, öğrenci Emre, öğretim elemanı Ali ve hatta işsiz Funda şimdi yerlerinden doğrulup; “Kim köşe kadısı, kim dana bostanı olacak kavgasından bize ne, biz ekmek, katık derdindeyiz!” deyiverecekler…

 Bu seçim işsizliğe, açlık tehdidine, yoksulluğa, can güvenliğine çarenin adresini veremedi ama siyasi parti genel başkanlarının, halka hizmet için(!) nasıl da terbiyesizleşebildiklerini gösterdi.

Geriye, halka dönüp; “Üttüm, oynamıyorum!” demeleri kaldı.

Sadettin KOŞAR