Vazgeçebilme İhtimali / Özgür HATEM
Bir yelkenli geçse içimden… Bilsem ki, rotasında medeniyet yok. Bütün el sallamalardan ve vedalardan arınsam ve bir daha arkama bakmasam…
Gitmek fiilini kaç zamanlı çektik? Bilmem ki… Saymaktan çoktan vazgeçtim ben. Kirliyi temizden ayıramayacak kadar “siyah ötesi” bir zamandan caymanın rüyasıydı bu. Eylediklerimle çoğaltamadığım ömrümde, birkaç kere “gittim” ben. Kendimce, tutsaklığı kutsayan tüm uygarlık dayatmalardan sıyrılacağım umuduyla, çıktığım yolculuklardı bunlar. Döndüm, dolandım; gene, kendime vardım. Anladım ki, kendimden gitmem lazım.
Yaşayan her şey, zorla bedelli işte. Ya da “zorlanmak, yaşamanın bedeli.” Peki, bu kadar zor, ne üretti?
Küçücüktüm. Kız çocuğu olmanın, acılı olduğu bir yerdi toprağım. Susmak, asık yüzlü olmak ve bacaklarımın arasındaki “mücevher” kutusunu, hayatım pahasına da olsa, sahibine kadar saklamak öğretilirdi orda. Belki de buradan başladı, hayatımın öyle pek de pahalı olmadığı anlamam. Bütün heyecanlarım aynı saptamaya boğulmaya mahkûmdu: “sen kız çocuğusun, yapamazsın!” İnatçıydım, yine de. Vazgeçtim “kız” olmaktan, direndim dürtülerime. Bir de baktım ki, “kız çocuğu” olarak yapamamışım gerçekten de… Unutmuşum kendimi, erkek dünyasında, “eril” var etmişim cismimi. “Erkek gibi kadın” olmanın, direnmek olmadığını anlamam için, çok zaman harcamam gerekmiş.
Öğrenci oldum sonra… “Türk/t/üm, doğruy/d/um, çalışkan/d/ım” şimdi. Arap Alevi olduğumu söylerdi büyüklerim. Gizlemem gerektiğini de sıkıca tembihleyerek. Okulda hep bayrak taşıtıp, Atatürk şiirleri okuturlardı bana. Evde, tarih boyunca görülen eziyet anlatılırdı. Bu hikâyelerle beslenen dimağım, kökenimi öteleyen zihniyetle savaşmamı dayattı. Yüksek sesle söyledim hep, korkmadan: “Arabım, Aleviyim, utanmıyorum.” Nice sonra fark ettim ki, atlamışım insan olduğumu, Müslüman dünyasında “alevi” var etmişim kendimi. Bir inancı, başka bir inanca üstün kılmanın, mücadele etmek olmadığını anlamam için, çok çile çekmem gerekmiş.
Üniversiteliydim artık. “Akademiler siyaset alanı değildir.” diyordu, otoriterler; “Devrim her yerde” diyen, sosyalist üstatlara karşı… Ben devrimden yana koydum tavrımı. Küçük burjuva olduğumu öğrendim, önce. Proleterlere öncü olmak gerektiğini söyledim. “Soru sorma, itaat et vatandaş!” diyen zorbalar iktidardaydı. O iktidar ki, herkes için “en iyisini” bilirdi. Ama başka iyilere gönül koymuştuk biz. Ve herkes için “daha iyisini” bizimkiler bilirdi. Artık değer üretmeye kadar bir çelişki yoktu oysa… Bir yanda en yüce değer, “sermayeydi”, öbür yanda “emek”. Her iki tarafta da çalışmayı kutsayan bir zihniyet… İktidarı bir sınıftan, diğerine pas etmenin devrim olmadığını anlamam için, bütün iktidarların altında, aynı oranda ezildiğimi fark etmem gerekti. En yüce değer “yaşama özgürlüğüydü”. Ama bütün vicdanların, her şeyi bilen “efendilerin” masallarıyla karardığını, bir türlü yeşertemediğim özgürlüğümün yasını tutarken öğrendim.
Üreten bir bireydim sonunda. Üretim kutsal, tüketim her şeydi şimdi. Bireysel duyarlılıklarımızın güdük kaldığı ve buna bağlı olarak toplumsal algımızın şartlanmış reflekslere mahkûm olduğu bir zamandı. On iki yaşında bir çocuk, terörist olduğu ilan edilerek öldürülüyordu; biz, alkışlıyorduk. Küçücük çocuklar, ellerine verilen bayrağı yere attığı iddialarıyla gözaltına alınıyordu; biz, çocukları linç yürüyüşleri düzenleyerek, protesto ediyorduk. Çeyrek yüzyılımızı gasp eden darbeciler, resim sergileri açıyordu; bizim “yargılansınlar” umuduyla çıktığımız yollar, geçmişin en “devrimci” sendikasının provokasyonuyla kesiliyordu. Memleketi pazarlayan idareciler, bununla övünüyorlardı; bizim tüm sol örgütlerimiz, sadece hamaset edebiyatı yapıyorlardı. Sermaye, misak-ı milli sınırlarını aşma gayretiyle, küreselleşirken; biz, dünya insanı tanımlamasına bile itiraz ediyorduk. Artık, hep ürettiğim halde, insani yaşama koşullarını bile denk getiremiyor olmamın, yazgı olmadığını anlamam için, yeterince örneğim vardı. Sıralı yaşama düzeninde, tüm ideolojilerin bana verdiği görev aynıydı. Çalışacak ve itaat edecektim. Bu sırada, kendimi kandırmam için gereken slogan hepsinde hazırdı. Ya “her şey vatan içindi”, ya da “en yüce değer emekti” veya “Allah affederdi.”
Şimdi, şaşkın bir orta yaşlı kadın oldum. Bütün bu köleleştirme uygulamaları içinde, suçlu arayıp durdum. Direk kul olarak doğduğum dayatmasından başlayıp, köleliğime çeşitli değerler atfederek zorbalığını gizlemeyi tercih eden oluşumlara kadar… İrdelediğim her örnekte, tespit edebildiğim tek hain, yine ben oldum. Uygarlık safsatasının önünde eğilerek başladığım serüvende, vazgeçebilme ihtimalimi hep bildiğim halde, daima korktuğumu anladım. Ve çıktığım tüm yolculuklarda, vardığım noktanın başka bir “gitmek” özlemine yaslanmasının nedeni de buydu. Bir yere ait olmanın da, bir şeye sahip olmanın da, ondan veya bundan kalmanın da, renkli bir uçan balon olduğunu ve bu balonu şişirenin de sadece benim nefesim olduğunu fark etmenin üzüntüsündeyim. Varlığım (kendinden menkul), hayata bir öneri olsun diye tükettiğim nefesimin, sadece insan kalmaya harcanması gerektiğini anlamak için büyümek yetmezmiş işte…
Vazgeçmeyi, ihtimalden şimdiki hale erdirmekle başlar yeni hikâye.
Özgür HATEM

2007/07 |