Edward Said’in İzinden: Şarkiyatçılık / Hamit ÖLÇER
Onu okudum. Okuduklarım içinde ilgimi çeken nokta, problemlerin üstüne giderken ve onları anlamaya çalışırken yol göstericiliğine inandığım bir metotla karşılaşma mutluluğuna da kavuştum. Problem, her yerde her an bulabileceğimiz bazen pek de bir çaba söz konusu olmayacak biçimde birilerinin önümüze koyduğu DOĞU idi. Probleme ilişkin yol göstericiliğine inandığım metot ise ŞARKİYATÇILIK idi.
Bu yapıtı okumadan önce ne tesadüf ve ne destekleyicidir ki Edward Said’in de bir o kadar metodik çalışmasının arkaik duvarını oluşturduğunu savunduğu Foucault’nun Söylem Kuramı’na ilişkin açıklamaları da eklenince, okumanın yönünde motive edici bir etkide bulunduğunu söylemeliyim. Sözünü ettiğimiz yapıt, ele aldığı probleme ilişkin çok yoğun bir akademik literatür ve sosyolojik tahayyüller gerektirdiğinden; problemin kendisini anlama çabası sarf eden okuyucu kitlesinin, tabiatı ile sınırlı olduğunu ve fazladan bir düşünme eforunu arzu ettiğini dile getirmeliyim.
Edward Said’in izinden gitmeye çalışırken Westernic düşünce tarzlarının, eylemlerin ve sembollerin doğuyu, doğulu olanı nasıl Oryantalize ettiğini görmeye çalışıyoruz. Ne de olsa statik ve sınırları tam belirlenmiş bir mekân değildi Şark. Hep gizem dolu, binbir gece masallarıyla, asimetrik yaşam tarzıyla, birilerinin hep bazı şeyleri birbirine karıştırdığı arap saçıydı şark. Şark ve şarklı olan batı ve batılı olanın kendisinde görmek istemediği şeyler için baktığı ve durup durmaksızın bozduğu ve tamir ettiği bir yapısöküm projesi idi. Bu projenin içinde kendilerine vazife çıkaranlar aynı zamanda bu işin en iyi ustası olma edasıyla hareket ettiler.
Şarkiyatçı antik imgelem ile modern söylem arasında gidip gelmeye çalıştığımız vakit çoğu okurlarımızın algılayabileceği düzeydeki bir kuramdan bahsetmek istiyorum. Sözgelimi psikolojik açıklamalarıyla tanınan Mead’in Ayna Benlik Kuramı’ na göre birey, kim olduğunu-benliğini- anlamaya çalışırken aynı zamanda kim olamayacağının da kriterlerini nesnel bir zemine doğru çekmek ister. Burada birey için nesnellik işaret ettiği nesneyi olduğu gibi kabul etmekten ziyade işaret ettiği nesnenin kendisinde olan ve hoşuna gitmeyen taraflarını ya düzelterek ya da görmezden gelerek nesne üzerinden kendi öznelliğini inşa etmesi etkinliğidir. Bireyin kendini tanıma sürecinde bu anlamda bir başkasının varlığı gerekli idi. Ayna Benlik dediğimiz metaforik kuramı tam da batının doğuyu karşısına alırken ki tavrına benzetmek istiyorum. Dolayısıyla batı doğuya baktığı zaman merkeze aldığı kendi görüntüsünü, aynada bulmak istercesine doğuya işlemek ister. Bu anlamda dikkatinizi çekecek ve biraz düşünmenizi istediğim şu satırlara eğilelim.
“Avrupalının akıl yürütmeleri sağlamdır; olguları açıklarken belirsizlikten kaçınır; mantık dersi almamış olabilir, ama doğuştan mantıkçıdır; doğası gereği kuşkucudur; bir önermenin doğruluğunu kabul etmezden önce kanıt ister; eğitimli zekâsı bir mekanizmanın parçası gibi işler. Öte yandan şarklının aklı pitoresk sokaklarına benzer, simetriden yoksundur. Akıl yürütmesi baştan savma betimlerle doludur…”(Said 2001:48)
“Özgürlük hakkında hiçbir şey bilmiyorlar; keza edepten yoksunlar: Tanrıları kudret, ilahi adalet getirecek fatihlerden yoksun kalırlarsa, önderi olmayan askerlere, yasasız kalmış yurttaşlara, babasız ailelere dönüyorlar.(Said 2001:184)”
“Arap seyyah bizden çok farklıdır. Bir yerden bir yere gitme işi sıkıntıdan başka bir şey değildir onun için; çaba harcamaktan zevk almaz; var gücüyle açlık ile yorgunluktan sızım sızım sızlanır. Deveden indiğinizde, anında bir kilime çökmekten, tütün sarıp bir şeyler içerek dinlenmekten başka bir isteğiniz olabileceğini asla anlatamazsınız Şarklıya. Üstelik manzara da pek etkilemez Arabı.”(Said 2001:249)
Şarkiyatçılığı okumaya çalışan bir okuyucunun dikkatinden pek de kaçamayacak buna benzer birçok satırların olduğunu söylemeliyim. Bu tür satırları okudukça sizi rahatsız eden ve bir o kadar da keyfinizi kaçırmak istemediğinizi düşüneceğiniz türden ikircikli bir duyguya girebilirsiniz. Daha doğrusu bu tür satırlar karşısında sizin varlıksal açıdan kendinizi hangi alemde kabul ettiğinizin yine kendiniz için çok önemli olduğuna inanıyorum. Sözgelimi anlayacağımız şeyler onların(genel anlamıyla batı olmak üzere Avrupalıların)bizden anladığı ve bize anlatmaya çalıştıkları şeylerdir.
İlginçtir ki batı, doğuyu anlamak ve anlatmak için çoğu konuda gösterdiği onurlu çabanın aynısını sergileyememiştir. Bunda coğrafyanın imkân veremeyişinden kaynaklanan türden basit bir gerçeklikten söz edebileceğimiz gibi; batının isteyerek veya istemeyerek doğuyu masum gerçeklik alanından çekip birtakım motivasyonlarca desteklenen hakikatler alanına yerleştirme arzusu da etkili olmuştur diyebiliriz. Batı bu işi yapmaya çalışırken, çoğumuzun ezberimizi bozduğu türden metod ve uygulamalarla gerçekleştirmesini başarabilmiştir. İlkin bilimsel diyebileceğimiz türden birtakım teorilerle, sanatsal açıdan kabul edebileceğimiz betim ve imgelerle, birtakım düşünsel idollerle tasarlamaya çalışırken bu yetmediği zaman ikincil ve örnek olarak Edward Saidin de vurgulamaya çalıştığı gibi “Mısır’ın kendini yönetemeyeceğini ispatlamak için Mısır’ı işgal eden Avrupalının” emperyal uygulamalarıdır. Yani sizdeki zaafı size güç uygulayarak göstermeye çalışır. Elbette ki bütün bunlar doğu uygarlığını tarihinden, kültürel ve sosyo-ekonomik varlığından şüphe etmeye götürecek, kendinden hoşnut olmayan ve sürekli düzen verilme arzusunu kamçılayacak unsurların varlığını destekliyordu. Çünkü Avrupalının bakış açısı doğunun ‘sui generis’(kendine özgü)olmadığını kabul eden düşünce durağındaydı. Bir bakıma “en kötü düzen, olmayan bir düzenden daima daha iyidir” felsefesini doğuya yönelirlerken terk etmiş görünüyorlardı.
’’Her şeyden önce olgulara bakın.batılı uluslar,tarihte ortaya çıkar çıkmaz,…kendilerine özgü erdemleri edinip…kendi kendini yönetme yetilerinin ilk ilkelerini…sergilediler…genel deyişle ‘’doğudaki’’şarklıların tüm tarihine bir göz atın,kendi kendini yönetmenin izine rastlayamazsınız.Tüm önemli yüzyılları zorbalık altında,mutlakıyetçi yönetimler altında geçti.Uygarlığa tüm büyük katkıları (ki esaslı katkılardı bunlar)bu yönetim biçimi altında gerçekleştirildi.Fatihler fatihleri ,egemenlikler egemenlikleri izledi;ancak ,tüm bu kader kısmet dönüşümlerinde ,bu uluslardan hiç birinin ,bizim –batılı bakış açımızla –kendi kendini yönetme dediğimiz şeyi kendi talebiyle getirdiğini görmezsiniz.İşin aslı budur.Bir üstünlük ya da aşağılık sorunu değildir bu.Sanırım gerçek bir doğu bilgesi de ,bir filozofun,bizim Mısır’da ya da başka yerlerde üstlendiğimiz yönetim işlerini uğraşmaya değer bulmayacağını –yani gerekli işleri görmenin pis ,aşağılık bir uğraş olduğunu –söyleyecektir.(Said 2001:42-43)
Şarkiyat araştırmaları, batının çok da özene bezene ilgilendiği bir alan olarak algılanmamalıdır. Zaten Batının doğuyu anlama ve anlatabilme enerjisi Arap seyyahın enerjisi kadardır. Bu bakımdan batılılar gerçek ve insancıl olanı hoşnut bırakacak türden çalışmalarda bulunma ihtiyacı ve sorumluluğunu hissetmez doğu araştırmalarında; çünkü onlar esas itibariyle egemen olmak isterler doğuya. Dolayısıyla uzaklık problem değildir çoğu zaman onlar için. Bir kitap gibi yanı başlarındadır Şark.
Şarkiyatçılık üzerine çalışmalar yapan Said’in Fransız sosyolog M. Foucault ile olan metod akrabalığına değinecek olursak; M.Foucault’un bilginin ürettiği iktidar alanının ne anlama geldiğini ortaya koyması açısından Bacon’dan daha ileri olmasına karşın; bunun ne gibi bir uygarlık diyalektiğine yol açtığını somut verilerle ortaya koyamaması bakımından da Edward Said’den geride kalmıştır diyebiliriz. Edward Said, Foucault’un Söylem dediği ve iktidarın dinamik, sınırları olmayan ve keyfi bir biçimde işleyen özelliğe sahip bir bilginin pratikte neler yapabileceğini mümkün olduğunca resmeder durur. Böylesi bir bilgi ve iktidar, kanaatimce hastalıklı olsa da aynı zamanda kendi hastalığına çareler de üretebilmiştir. Kısacası iktidar bilgisizlik; bilgi de iktidarsızlık yaşamamıştır. İşte Foucault kendi kuramının asli çabasının neler olabileceğini ortaya koyması erdem ve sorumluluğunu yaşayamamıştır. Edward Said’in yapmaya çalıştığı şey ise, HAPİSHANE ve TIMARHANELER deki Foucault’u alıp DOĞU’ya getirmesidir.
Edward Said Şark’a ilişkin çalışmaların ilkin Fransa ve İngiltere olmak üzere daha sonra ise –ikinci dünya savaşı sonrası- Amerika’nın hâkimiyeti altına girdiğini yerinde bir tespitle ifade edebilmiştir. Temelde çok ciddi bir anlayış farklılığına sahip olduklarını söylemek hali hazırda yanlış olurdu. Onlar yeri geldi mi baskıcı rejim getirdiler, yeri geldi mi yine kendi getirmiş oldukları sistemin yerine demokrasiyi getirdiler. Bunları yaparlarken de hep bir aciliyet duygusu salmışlardır doğuya. Günümüz Ortadoğu’ya baktığımız zaman en azından 1960’lardan sonra ciddi bir biçimde Amerika’nın doğrudan ve dolaylı tahripkâr uygulamalarıyla tarihi misyonunun hizmetkârlığını yaptığını görürüz. Bütün bu olayların tarihsel izleğini geniş bir evrende anlamaya çalışan bir insanoğlunun dikkatinin çekilmesi gerektiği nokta, şarkiyatçılık denen bu devasa paradigmanın pratikte işlevsel amacına ulaştırılmadaki sonsuz gayretleridir.
Kaynak
E. Said, Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner, Metis, 1999
Hamit ÖLÇER

2007/08 |