Esnek Kapitalizm ve Üniversiteler Üzerine / Metin ARTENA

 

 

 

Bir dönem öğrenci hareketinin bütünsel karşı duruşunun temellendiği kavram bilginin metalaşmasıydı. Genel olarak fordizmin krizi ya da yeni bir sermaye birikimi rejimiyle bariz ilişkilendirilmesi gereken bu süreç, bilginin ana bir üretim girdisi olması, üretim için teknik bilginin önem kazanması, bilginin meta üretimiyle organikleştirilmesi, sosyal bilimler üzerinde iktisadın emperyal hakimiyeti ve sosyal bilimlerin güdükleştirilmesi olarak tarif edilebilir. Bu süreç mühendislik fakültelerinde, sermayenin yoğunlaşma ve departmanlaşma yaratarak, bilginin, bilimin genel anlamını tekno-bilime dönüştürmesi, hem de ihtiyaçlarına göre uzmanlaşma yaratması biçiminde yaşanmıştır. Bu hem bilim insanını tek boyutlu hale getirmiş, hem de üniversite öğrencisinin bilgi ile ilişkisini meslek edinimiyle sınırlayarak araçsallaştırmış ve öğrenci bilimsel üretimden dışlanmış, verileni almakla “görevlendirilmiştir”.Tekno-bilginin ön plana çıkması ve departmanlaşma üniversiteyi ‘uzmanlar egemenliğine’ bırakmıştır. Kendi yoğunlaşmış alanlarının sorunları dışında başka alanlardan yalıtılmış uzmanlar, bilimsel bilginin tarihsel mirasını (bilginin topluma yayılmasına öncülük etmek ve bunu topluma demokrasi kültürü ,etik, estetik, bilimsel yaşam siyaseti ve bilinci olarak yaymak, hayatlarının belli dönemlerinde oradan geçenlere yaşayabilecekleri en doyumlu, bilinçli, özgür, demokratik deneyimi vermek, eleştirel düşünce kazandırmak, toplumsal ve tarihsel sorumluluk bilincini üretmek) sadece kendi alanıyla ilgisi kadar öğrenmektedir. Bilimsel bilginin tarihsel gelişimini ve yasalarını bilmeyen uzmanlar, salt olguyu ve onun görünen özelliklerini değerlendirme yeteneğine sahip olmaktadırlar.Yapısal olarak büyük oranda tamamlanan eğitimin sermayeleştirilmesi ve üniversitelerin sermayenin ihtiyaçlarına göre farklılaştırılması, bilginin metalaştırılması sürecinin önemli adımları olmuştur. Kitle üniversiteleri ve meslek yüksek okulları toplumun genel ihtiyaçlarını karşılamaya ve nitelikli işgücü üretmeye yönelmiş, öte yandan elit devlet üniversitelerinde ve vakıf üniversitelerinde tipoloji değişmiş, sosyo-ekonomik eşitsizliklere bağlı farklılaşma derinleşmiştir. Taşra üniversitelerinde bile orta sınıf ailelerin çocukları çoğunluktadır. Üniversiteyi kazanmak ve kazandıktan sonra öğrenimini sürdürmek emekçi ailelerin çocukları için devasa bir sorun olduğu için bugün üniversite öğrencisi profilini büyük ölçüde orta sınıf ailelerin çocukları oluşturur.

Sermayenin ihtiyaçlarına göre bir arz talep ilişkisi oturtulmuştur. Ancak ister elit, ister kitle üniversitelerinden çıkış yapsın, bugün üniversitelileri kapitalist pazarın vahşi ilişkileri beklemektedir. Bugün metropollerdeki ‘elit’ üniversitelerimizin teknik okullarında mühendislik eğitimi gören üniversitelilerin büyük çoğunluğu ücretli çalışmak zorundadır. Sosyal bilimler ise zaten gözden çıkarılmıştır. Sermaye kendi özel üniversitelerinde bu disiplinleri kurmuş, devlet üniversitelerinden nitelikli akademisyenleri bonservis bedeli ödemeden transfer etmiştir.

Piyasa ideolojisinin ve esnek kapitalizmin karakter üzerinde yarattığı tahribat bir yana rekabet ve büyüyen işsizlik olgusu ‘güvencesizlik’ hissini sermaye lehine kara çevirmekte, geleceksizlik bütün üniversitelilere sirayet eden bir hisse dönüşmüştür. Ancak sermaye erişim ilişkilerinin küreselleştiği bu dönemde, kapitalist metropollerde yeni sömürgelerden nitelikli beyin-emek talebi de oluşmakta, elit üniversitelerin ayrıcalıklı ‘çıktıları’ çokuluslu şirketlere, finans vb. sektörlere cazip gelmektedir. Bilişim, elektronik, finans vb. sektörlerde Hindistanlı, Malezyalı, Meksikalı, Brezilyalılar bu özellikleriyle istihdam edilirken Türkiye’den aynı yoğunlukta bir akıştan söz edemeyiz. Bu sermaye için daha ucuz nitelikli emek iken üniversiteliler için genel bir eğilim olarak algılandığında manipülasyon mekanizmasıdır.

Bugün bilginin metalaşması olarak tariflenen yapısal dönüşüm mantıksal sınırlarına doğru ilerlemektedir. Üniversite-sermaye ilişkisinde ‘derinleşme’ sağlanmıştır. Ancak yukarıdaki tasnifler, sermaye birikim modeli ve üniversite, teknoloji-bilim tartışması Türkiye kapitalizminin tarihsel özellikleri ve sınırlarıyla beraber yürütülmelidir. Daha net bir ifadeyle ülke kapitalizminin niteliği tartışılmadan bilim ve teknoloji üretimi ve politikaları tartışılamaz. Türkiye sanayinin teknoloji yoğun yapısı çok zayıftır. Bu ‘piyasa’dan üniversiteye yoğun bir talebin oluşmasını engellemektedir. Bilgiye dayalı sektörler kapitalist merkezlerde yoğunlaşırken emek yoğun sektörler çevreye aktarılmaktadır. Bilim ve teknoloji çok büyük oranda bu merkezlerde geliştirilmektedir. Elbette bu eşitsiz gelişim ve mübadele ilişkileriyle alakalıdır. Merkezden direkt teknoloji transferi hem sermaye birikimi hem de toplumsal etkileri bakımından sorunlar yaratmaktadır. Yani bu bilim ve teknolojinin ’sahipliği’ sorunudur. Bugün enformasyon, ileri malzeme teknolojileri, biyo-teknoloji, gen teknolojisi dünyadaki dönüşümü başlıca hızlandıran etkilerdendir. Bu teknolojilere bağlı kapitalist sistemde iş süreci açısından önemli değişiklikler olmuştur. Buna esnek kapitalizm dersek; belirleyici özelliği esnek otomasyon-esnek tasarım, esnek istihdamdır. Esnek kapitalizm, üniversitede, özellikle belirli bölümlerde ‘işbirlikçi anlayışlar’ geliştirmektedir (kariyer günleri, insan sermayesi, yönetişim gibi kavramlarla konuşma piyasanın görünmez elinin sıcaklığını elinde ve kalbinde hissetme vb.). Sermaye esnekleşen yapılanmanın ihtiyaçlarına yönelik dizayn öngördü. Merkezinde esnek uzmanlaşma, yerel olarak tanımlanabilecek endüstriyel bölgeler, küçük ve orta büyüklükteki firmaların birbiriyle bağıntılı olarak, özel bir sektörün farklı evrelerinde özgünleşmesi ve yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek bu model, aslında talebe göre tüketiciden hız alan (Amerikan orijinli psikolojik danışma kuramlarında ‘danışandan hız alan’ yaklaşımları getiriyor akla nedense) bir modeldir denilebilir. Standart bir malın üretimine yönelik olarak geliştirilmiş özel amaçlı teknolojiler yerine genel amaçlı teknoloji kullanımı, iş süreç ve işgücüne ilişkin olarak merkezisizleşme gibi biçimler tanılayıcıdır. Üniversitelerin bugünkü dönüşümü esnek istihdam talebine, esnek kapitalizme uygun ve bu ihtiyaca yöneliktir. Nitelikli işgücü ve emek piyasasına göre yapısal uyarlanan esnek kapitalizmin üniversiteleri bugün hakim olan modeldir.

Piyasa ideolojisinin hakimiyeti üniversitenin üzerine çökmüştür. Toplumsal hayatın siyasi ve kültürel özellikleri ekonomiye bağımlı işlevler haline gelmiştir. Üniversitelerde on yıllardır değişim ve demokratikleşme diye sunulan bütün süreçler sermaye lehine ve çok dar anlamlı göstermelik bir demokrasi anlayışını barındırmıştır. Değişim söylemi politik tasarruflardan, ideolojik mücadeleden bağımsız karşı konulmaz genel bir dönüşümün parçasıydı. Bugün üniversiteler bu değişimi iliklerine kadar yaşamış sermaye üniversitelerine dönüşmüştür. Bilgi üretimi ile ekonomi arasında doğrudan hale gelen ilişki sonunda üniversiteler bilimsel araştırma ve projelerini bir meta olarak piyasaya sunar hale gelmiştir. Bilimin üretime doğrudan uygulanması sermayenin maliyeti yüksek ar-ge faaliyetlerinin yükünü de azaltmaktadır. Ar-ge faaliyetlerine yatırılan sermaye yani meta üretimini artıracak teknolojik araştırma faaliyetleri, karın maksimizasyonunu sağlamak için elzemdir. Yani mesele sadece sermayenin ihtiyaç duyduğu niteliklere sahip, formasyonunu geliştirip yenileyebilen, üretim tekniklerinde değişikliklere uyum sağlayacak esneklikte işgücü yaratmakla sınırlı değildir.

Akademisyenler sermaye üniversitelerinde geleneksel ayrıcalıkları olan kendi ilgi nesnelerini tanımlama tekelini kaybediyorlar. Neyin bilimsel veya araştırma nesnesi olması gerektiği konusunda belirleyicilikleri azalmaktadır. Akademisyenlikten uzmanlığa dönüşüm yaşanmaktadır. Üniversitelere, dışarıdaki kurumlar tarafından entelektüel(1) otorite ve uzmanlığa meydan okuma süreci yaşanmaktadır. Akademisyenler ‘güç’, üniversite ‘itibar’, üniversiteli ‘kimlik’ kaybı yaşamaktadır. Üniversitelerin araştırmaları ve eğitimlerinin ahlakça ve entelektüel olarak politik ekonomik güçlerden bağımsızlığı artık söz konusu olmamaktadır. Modern dünyada bilim devletin ve büyük şirketlerin kontrolüne girmiştir. Bilgi iktidarın tekelindedir, laboratuar sermayenin işletmesidir. “Bilim sosyologları, bilimin içinde icra edildiği bütün toplumu, (o toplumu toplum yapan bütün özellikleri ile birlikte) damgasını taşıdığını düşünüyorlar; sözün gelişi bilimin ve bilimsel bilginin ekonomi ve askeri yapılar ya da kurumlarla ilişkisi günümüzde açıkça ortaya konmuş bir şeydir: bilimsel araştırma grupları, araştırma ve geliştirme garantileri elde etmek ve dolayısıyla donanımlarını geliştirmek ve daha fazla öğrenci çekmek amacıyla askeri problemlere bilimsel ve teknolojik çözümler önerirler. Bu süreçte askeri yapı, bilimsel kurumları ya da faaliyetleri onlara araştırma fonları sağlayarak kontrol altına alırlar; dahası endüstriyel şirketlerde, belirli teknolojiler üzerinde tekeller sağlayarak askeri yapıyı kontrol altında tutabilirler. Atomik ve nükleer savaş üretimi hizmetine sokularak fiziğin nasıl militarize edildiğini artık herkes biliyor. ‘Bilimselleşme’, ‘bilimselleştirme’ yalnızca militer yapılara has bir şey değildir; o genelde modern toplumun temel özelliklerinden biridir. Artık günümüzde saf bilimsel bilgi (bilgi için bilgi veya teorik bilgi) ile ekonomik bilgi, militer bilgi,teknoloji, bilim arasındaki ayrımlar geçerliliğini yitirdi. Bir zamanların evrensel bilimsel doğruları olarak kabul edilen bu ayrımları, günümüzün ‘modern mitlerine’ dönüştüler. ‘Kim dünya ekonomisini, silah üretimi ve teknolojisinden ve dolayısıyla bilimsel kurumlardan ve bilimsel bilgiden ayrı bir şey olarak düşünebilir.’ (Hüsamettin Aslan,Doğu-Batı dergisi sayı:7-72) Akademiyi, sadece sermaye-iktidar ilişkileri bağlamında değil, dünya kapitalist sisteminin işleyişi açısından da eleştiriye tabi tutmak gerekmektedir. Modernizm -pozitivizm, bilgi, bilim tartışmasını günümüz dünyasının gerek ve gerçekleriyle yapmak gerekiyor. Bilimi insanların ürettiği ve icra ettiği bir faaliyet olarak, toplumsal bir kurum olarak, eleştiri alanı dışında tutan bilim görüşünün muhasebesi yapılmalıdır. Comte’un mirası olan bilime insanlığın yeni dini muamelesi yapan tutum felsefi, politik bir eleştiriye tabi tutulmalıdır. Sosyal bilim –fen vb gibi ayrımlara karşı tümleşik bir tarif üretmeli ve sosyal bilimlerin yeniden inşası tartışmalarında ideolojik olarak taraf tutmak gerekmektedir. Sanayi toplumu ile birlikte bilim ayrımı, pozitivizm tartışması başlar. Fen bilimleri ve sosyal bilimlerin bir ve aynı yasalar-hatta yasa- tarafından birleştirilmesini savunan Comte ve pozitivistler bu yasanın piyasanın yasaları olacağını düşünmüşler miydi acaba? Comte’un üç toplumu (teolojik, metafizik, pozitif) üç insan tipine karşılık gelir. Pozitif olma iddiasındaki bu bakış sistem olarak Alman idealizminin sınırlarını aşamamıştır. Pozitif toplum nihai toplumdur. ‘Tinin özgürleştiği’ toplumdur. Egemen ideologların kapitalist toplumla birlikte tarihi sonlandırma isteği hep olagelmiştir. Bunun nedeni başka bir toplum olamayacağına dair sınırlar çekmektir. Hegel Napolyon’da (tez-antitez-sentez döngüsünün tekrar edeceğini söylemesine rağmen) Comte pozitif toplumda, Popper açık toplumda, Fukuyama Tarihin Sonu Tezinde bu isteği dillendirmiştir. Pozitivizm topluma düzen verme ihtiyacından doğmuştur. Doğa yasaları bilinebiliyorsa aynı matematiksel metotla toplumun yasalarının ortaya çıkarılması gerektiği ve toplumda yaşanabilecek olayların öngörülebileceği söylenmiştir.

Öğrenci Muhalefeti, bugün bilginin toplumsallaştırılması hareketi olarak oluşmalıdır. Bu genel olarak üniversite kapılarının toplumun her kesimine açılması, demokrasi ve halkın varlığı olarak yeniden inşa, toplumsal fayda esası, yüksek öğrenimin maliyetinin sistem tarafından karşılanması (sistemin üniversitenin yaratıcı ve dönüştürücü enerjisini sömürülmesi, kar güdüsünün organik libidinal girdisine dönüştürmesi bile bu talebi haklı kılar) olarak sınırlandırmamalıdır. Üniversite, bilimselliği yeniden tariflenerek entelektüel bir cazibe merkezi de olmalıdır.

Bugün ekonomik-demokratik mücadele ekseni yeniden tanımlanmalıdır. Üniversitelilerin abonman bileti dışında koruyacak pek bir hakları kalmamıştır. Sermaye üniversitelerine karşı ‘toplumsal yarar’ esasına göre bilimsel üretim, eğitimin-öğrenimin metalaşmasına karşı alternatif bir toplumsallık üretmenin koşullarını tartışmalıyız. Üniversitenin piyasa ideolojisi ve kültürünü yeniden üretmesi toplumda yakın tarih açısından oluşan güç ve sınıf ilişkilerini üreten bir mekanizma olması, emekçi çocuklarını üniversiteden dışlaması gibi gerçekler karşısında etkili bir ideolojik mücadele yürütülmelidir.

Öğrenci sayısı yüz binlere dayanmış vakıf üniversitelerini artık göz ardı edemeyiz. Sermaye, üniversiteleri istila ederken o mekanların öznelerinin zihinlerini de fethetti. Özel üniversiteler hangi ideolojik politik kodları üretmektedir, ayrıcalılık hissinin yanlış bilinç üretimi olduğu nasıl açığa çıkarılabilir? Bunların üzerinde durulmalıdır. Uzmanlık sınavlarıyla üniversite sonrası güvencesizlik hissi büyümekte, üniversiteliyi kaygı kaplamaktadır. Bu aynı zamanda bir ekonomi de oluşturmaktadır.

Türkiye, merkez ülkeler tarafından oluşturulmuş bilgi ve eğitim modelinin tüketicisi olan bir ülkeye dönüştürülmüştür. Bu durum maliyetlerinin yanı sıra yapısal, ideolojik, kültürel tehditler yaratmaktadır. AB’nin empoze ettiği modeller ve Amerikan üniversite sistemi bu yönüyle tartışılmalıdır. Öğretim elemanı ve nitelikli işgücünde akışkanlık üzerine kurulu bir AB eğitim modelleri ve devlet resmi ideoloji ile daha organik bağları olan, Amerikan hegomanyasını, sömürgeciliğini ideolojik üreten Amerikan üniversite modellerine karşı alternatif üniversite modelleri geliştirilmelidir.

Yeni bir gençlik hareketi olanaklıdır. Bu çağın özgün kavrayışı ve eleştirisi bizim özgün eylemimizi yaratmamızı temelleyecektir. Güçlerimizi diri tutmalı entelektüel birikim ve pratik müdahalelerimizi çoğaltmalıyız. Olaylar arasında salt bir nedensellik bağlantısı kurmakla kalmayıp, olgunun kökenine, niçin ortaya çıktığına, ne gibi sonuçlara yol açtığı gibi bütünlüklü bir değerlendirme yapan, tüm paradigmaları, dogmaları sorgulamaktır aydın kimliği (Intellect-akıl işleyişi-)dolayısıyla entelektüel aklını işleten sorgulayan kişidir. İktidarla sorun yaşamayı göze alabilen bir kimliktir

Metin ARTENA