Toplumsal Süreçte Kadının Konumu Üzerine Bir Deneme / Uğur SERT
Ellerinde yanan odunlar taşıyan kadınlar
Siyah kazanların pası çökmüş yaşlılığıyla
Dolaşıp duruyorlar.
Ateşin öfkesi kabardığında,
Sesler artıyor.
Orada ateş hiç bitmiyor
Söndürmek bir bela
Bejan MATUR
İnsan olmakta olandır. Onun bugünü, geçmişinin mirasıdır ve geleceği bugünün içinden şekillenecek, bugününün izlerini taşıyacaktır. Belirli koşulların ürünü olan insan, içinden çıkıp geldiği koşullar üzerinde değişiklik yapabilir ve böyle yapmakla kendini de yeniden üst düzeyde üretebilir. Kişi yakın geleceğin ana hatlarını bugünün içinden bulup çıkarabilir, ona bilinçli bir yön verebilir.
Kadın da bir insani varlık olarak olmakta olandır. Onun da geçmişi, bugünü ve geleceği vardır. Kadın da her insan gibi dünün izlerini taşır ve yarın ki kadın da bugünkü kadının ürünü olacaktır. Ne var ki genelde insan özelde kadın soyut, kendi hallerinde varlıklar değillerdir. Onlar toplumsal varlıklardır. Onların yaşama biçimlerini, ilişkilerini belirleyen toplumsal üretim ilişkileridir. Fakat bu da insanı ya da kadını tam olarak tanımlamaya yetmez. Çünkü üretim ilişkilerinin niteliği, onun sömürücü karakterde olup olmadığı belirleyicidir. Sömürücü ilişkiler üzerinde yükselen üretim ilişkileri kaçınılmaz olarak karşıt iki kutbu getiri. Sömürenler ve Sömürülenler; sömürücü sınıf ve tabakalar, sömürülen sınıf ve tabakalar. Doğaldır ki “olmakta olan” insan içinde yer aldığı sınıfsal koşullarla kuşatılmıştır. Yani “olmakta olan” bir burjuva ile “olmakta olan” bir proleter aynı serüvene yol almazlar. Burjuva yok oluşa gider ve bunu koşulları onu büyüten üretim ilişkileri içinde gerçekleşir. Proleter ise sürekli gelişendir.(toplumsal baskılar ne kadar engellemeye çalışsa da),sürekli çoğalan, maddi manevi olarak kendini geliştirendir.
Kadın kavramı her kavram gibi tarihseldir. Bu kavram cinsiyet belirlemesinin çok ötesinde bir içeriğe kavuşmuştur. “erkeğin” karşıtı “dişi”dir fakat “dişi” saf bir cinsel ifade veya kavram olduğu için insanın “dişi”sini tanımlamaya yetmez. İlkel komünal toplumdan sonra şöyle bir değişim yaşanmıştır.
İlkel dönemde “kadın” bu günkü anlamda toplumsal bir kimliğin karşılığı değildi. O insanın dişisiydi. Hepsi o kadar. Bunun dışında onu erkekten ayıran, onu aşağılayan bir kimliği yoktu. Kadın insan ilişkilerinde özgürdü. Ne erkeğin ne de kadının birbirlerine karşı ayrıcalıkları yoktu. Onların özgürlüğünü kısıtlayan doğaydı. Kendi aralarında eşit, özgür ilişkiler kurarken doğaya bağımlıydılar ve yaşama biçimleri tümüyle doğa koşullarının hâkimiyeti altındaydı. Cinsel kimlikleri yalnızca insani bir varlık olarak, yeniden üretim süreci bakımından bir değer taşıyordu. Kadın doğurgan olduğu için daha çok önemseniyordu fakat bu önemsenme ona ayrıcalıklar tanınmasına yol açmıyordu. Anaerki, kadınını efendiliğine, egemenliğine dayanmıyordu. Anaerki, kadın ve erkeğin kendi aralarında eşit ve özgür ilişkiler kurabildiği bir toplumsal ilişkinin adıydı. Tüm bunlar neolitik toplum aşamasında kadının toplumsallaşmanın ilk nüvelerini oluşturmasından sonra, erkeği adım adım yarattığı küçük topluluğa katması, ortak ve eşit sayması çerçevesinde gelişmişti.
(beklide bu ilkel anlamda da olsa tarihte ki ilk, yazısız toplumsal sözleşme olarak kabul görebilir) kadın ilk önce kendisini terbiye etmekteydi yani bir anlamda önce kendisiyle sözleşmekteydi. Güdülerini kontrol altına almakta bunu doğanın koşullaması altında yapmaktaydı. Eğer bu böyle olmasaydı insan toplumsallaşamazdı. Tüm bunlardan özetleyebileceğimiz üzere “ilk kadın “ eşit ve özgürdü.
Özel mülkiyetin ortaya çıkışı kadını eve perçinledi. Doğurganlığı nedeniyle ilkel dönemde de belirli bir saygınlığa sahip kadın evin, klanın etrafında gününü geçiriyordu. O dönem insan soyunun üretilmesi için doğanın dönüştürülmesi, doğa ve insan arasındaki ilişki/çelişki toplumsal ilişkilere damgasını vuruyordu. Özel mülkiyetle birlikte durum tersine döndü. Doğanın dönüştürülmesi için insanın kullanımı belirleyici olmaya başladı. Yanı ortaklaşmalık bireysel mülkiyete doğru evriliyordu. Bu özel mülkiyetin belirleyiciliği altında kadın, insan soyunun üretiminin ve yetiştirilmesinin, iç/ev ilişkilerinin insanına dönüşüyordu. Onun dünyası artık evdi. Clara Zetkin’in deyimiyle “ dünya erkeğin evi, ev kadının dünyası oluyor” du. Yani kadının üretimle bütün ilişkisi, aile içinde, aile için üretimle sınırlıydı. Bu erkek egemenliğin tescil edildiği, kadının beklide kaba bir mantıkla ev hizmetçisi haline geldiği, ataerki ilişkilerin kadın-erkek ilişkilerini belirlediği dönemdi. Anaerkinin eşit ve özgür kadınının yanında anaerkiden farklı olarak ataerki, kadını bir nevi ikincil, pasif, edilgen olmaya zorluyor, onu belirli bir zaman aralığından sonra erkeğin kölesi haline getiriyordu. Bu süreçte “eski” kadın özgürlüğünü yitirmiş ev kölesi olmuştu.
Kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal yaşamda egemen olmasıyla birlikte kadının dünyası altüst oldu. Evin dört duvarı arasına sıkıştırılmış kadınlar, makinelerin başına geçti. Kadınlar dünyaya açılmaya başladılar. Küçük dünyalarının yerini büyük dünyalar aldı. Toplumsal yaşamın çeşitli alanlarına hızla yayıldı kadınlar. Yalnızca meta üretimi ve ticareti alanında değil bir dizi serbest meslekte de kadınlar görülmeye başlandı. Kadın hakları uğruna verilen etkin ”eşitlik” mücadelesiyle birlikte, kadınlar bir4çok hakka sahip oldular. Kadınlar okula gidiyor, öğretmen oluyor, mühendislik yapıyor ve “olur olamadık” her meslekte kendilerine yer açıyorlardı. Zamanla mülk edinme hakkını da elde ettiler ve aile içinde onları ikincil kılan yasa maddelerine karşı açtıkları savaşları da kazandılar. Gelişmiş kapitalist ülkelerin birçoğunda birkaç pürüz dışında “eşitlik” ulaşılmış bir hedef haline geldi.
Kapitalizmle birlikte kadın “yeni”lendi, dünyaya açıldı. Ne var ki özgürleşemedi. Özgürleşemezdi de. “özgürlük, eşitlik, adalet” haykırışları burjuva sınıfın feodal aristokrasiye karşı özlemlerini ifade ediyordu. Burjuva devrimler, sınıf olarak burjuvaziye, cins olarak ta erkeklere yeni özgürlük alanları açtı. Serfler proleterleşerek yarı kölelikten ücretli köleye dönüştüler. Kadınlar da feodal beyin boyunduruğunda ve evin bunaltıcı havasından (hiç değilse çalışma süresince) kurtuldular. Ücretli kadın işçiler oldular. Bu yeni yaşam onlara ne özgürlük, ne eşitlik, ne de adalet getirdi. Boyunlarına yeni ve daha berbat boyunduruklar takıldı.*
Artık kapitalist için kadın yalnızca ucuz iş gücü kaynağı değil aynı zamanında muazzam bir yedek iş gücü deposuydu da. Dün feodal beyin kullanım aracı olan kadın, kapitalist toplumda artık her kapitalistin istediği an değerlendirmeye alacağı ucuz işgücü metasına dönüşmüştü. Dün ev “reis”inin kullanım nesnesiydiler, artık bütün erkeklerin genel kölesi, cinsel kölesi olmuşlardı.
Kapitalizm geliştikçe de kadınların bedeni ve ruhu dahası onlara ait ne varsa parça parça kapitalist pazarın anaforuna girdi, metalaştı. Kadının nasıl giyineceğini, ne tür kozmetikler kullanacağını, daha da öte vücut ölçülerinin ne olması gerektiğini, cilt renginden göz biçimine değin olması gereken şekli kapitalist Pazar belirlemeye başladı. “Yeni” kadın “ eski” kadından çok daha fazla aşağılanır hale geldi.
Yukarıda da daha önce belirttiğim üzere “yeni” kadının, kadın hakları için verdiği “ eşitlik” mücadelesi kadınlara yeni ufuklar kazandırdı. Onları “eski”nin cenderesinden kurtardı. Onlara erkeklerin dünyasında yer açtı. Fakat bu kadın cinsine “kurtuluş” getirmedi. Kadınlar hala ucuz iş gücü olmaya devam ediyor. İşsizlikle en fazla kadınların başı belada. Açlık ve sefalet çocuklardan sonra en çok kadınları tehdit ediyor. Kadınlara yönelik şiddet, cinsel taciz ve tecavüz azalmak yerine gün geçtikçe artıyor.
Eski kadın ev içinde ev için kullanım değerleri üretiyordu ve kendinin de, feodal beyin ve kocanın da “kullanım değeri”ydi. Yeni kadın ise ev dışında ve toplum için değişim değerleri üretimine katıldı ve kendiside bir “ değişim değeri” haline, yer yer bir değişim aracı haline geldi. Nerdeyse kadının cinselliği kullanılmadan reklâm konusu olan meta yok gibidir.
Kadın için “eşitlik” mücadelesi önemli kazanımlara yol açsa da, kadının toplumsal rolünde köklü değişimler yaratmadı. “eşit”likten burjuva kadınlar faydalanırken milyonlarca emekçi kadın için “eşitlik” biçimsel olmaktan öte bir anlam taşımadı. Kaldı ki bütün bu “eşitlik” mücadelesinde karşın dünyanın birçok yerinde kadınlar, yasalar karşısında halen ikincil konumdalar. “Eşitlik” mücadelesi önemli ve ileri adımlar atılmasına yol açmış fakat kurtuluşu sağlayamamıştır. Yeni dünya düzeni ve emperyalist küreselleşmenin ihtiyaçları doğrultusunda daha çok kadın üretime çekilmekte, bu nedenle de “kadın özgürlüğü” üzerine daha çok konuşulmaktadır. “daha çok kadın özgürlüğü” daha fazla iş gücü anlamında kullanılmaktadır. Yeni tipte üretim aletleri sayesinde, eskisinden farlı olarak kadın emeğinin her alanda kullanılmasının yolu açılmıştır. Üretici güçlerdeki bu gelişme artı değer sömürüsünün daha da yoğunlaştırılmasını koşullamaktadır. Kadın iş gücünün üretim sürecine akışının önündeki hukuki ve toplumsal engellerin kaldırılması, kısacası kadının “serbestleşmesi” kapitalistlerin çıkarınadır. Evet, burjuvazinin istediği “özgürlük” değil “serbeslik”tir. Serbest ticaret, serbest bölge, serbest çalışma gibi genelde serbest birey özelde serbest kadın da b burjuvazinin tercihidir.
Serbestlik, kadın cinsinin ikincil olmaktan çıkmasına hizmet etmez. Aksine onun önüne eskisinden çok daha ağır barikatlar yığar.
Sonuç Yerine
Peki ya ne yapılmalı özgürleşmek için?
Yeni toplum yapılanması, yeni uygarlık inşası, birey toplum ilişkilerinin yenilenmesi tartışmalarının yürütüldüğü bu süreçte kadın, tüm toplumsal yapılanmaları sorgulayarak, eski ve aşılması gerekenleri ortaya koymalıdır. Kadın kendi bakış açısıyla toplum, birey, hukuk, devlet, ahlak, namus, inançlar, bilim-teknik, ekonomi, kültür, sanat ve daha birçok konuyu devrimci bir bakış açısına tutmalıdır. Ataerkil sistem anlayışına göre biçimlenen bu alanlar yenilendirilmeye başlanmalıdır. Bunun için yapılması gereken en temel şeylerden biri bu alanları, yapılanmaları, kullanım biçimleri, hedefleri ve mevcut sistemde oynadıkları rolleri itibariyle eleştiriye tabi tutmakta saklıdır. Kadınının kendi emeği ile bedellerini vererek yarattığı bir yeni yaşamı yaşatma fırsatı da burada saklıdır. İşte 21. yüzyılın kadınına bu fırsatı değerlendirme sorumluluğu düşmektedir.
Tarihsel süreçteki kadının “özgürleşmesi” (serbestleşme değil) hareketlerinin mirasını bu yeni yüzyıla farklı ve sağlam temellerde taşıma görevi vardır.
Kaynaklar
- Coudwell, Christopher, Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler, Çevirenler: Müge Gürsoy Sökmen, Ali Bucak, Metis, İstanbul, 2000
- Zubritsi, Mitropolski, Kerov, İlkel Köleci Feodal Toplum, Çeviren: Sevim, Belli, Sol Yayınları, ,Ankara ,1997
- Davidoff, Leonore, Feminist Tarih yazımında Sınıf ve Cinsiyet, Çevirenler: Zerrin Ateşer, Selda Somuncuoğlu, İletişim, İstanbul, 2002
- Russell Bertrand, Evlilik ve ahlak, Çeviren: Vasıf,Eranus,Say, İstanbul,1999
- Özgür Kadının Sesi Dergisi , Yıl3, Sayı 34, ocak 2003
- Karatekin, Elif, Biz devrimci kadınlar, Varyos, İstanbul, 2000
- Edgell, Stephen, Sınıf, Dost kitapevi, Ankara,1998
- Cornforth, Mavrice, Komünizm Ve insanlık Değerleri; Bilim Ve Sosyalizm Yayınları, Çeviren: Şiar Yalçın, İstanbul, Haziran,1998
- Marcuse, Herbert, Tek Boyutlu insan, Çeviren: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 1997
- Krugmann, Robert, Odysseia, Çeviren: Özlem Yılmaz, Yurt Kitap Yayın, Ankara, 2000
- Braem, Harold, Uruk Aslanı Gılgameş, Çeviren: Atilla Dirim, Yurt kitap yayın, Ankara 2000
Uğur SERT

2007/08 |