Yazmak Meselesi I / Özgür HATEM

 

 

 

Yazmak meselesini anlayabilmek için çabalıyorum. Bunu anlamanın yolu, okumaktan mı geçer acaba? Nerden başlar bu hikaye? Kendimde arayacak olursam; ne kadar uğraşırsam uğraşayım, hatırlamıyorum nasıl başladığını. Aklımda kalan enstantaneleri gözden geçiriyorum durmadan. Çok küçük olduğum, henüz okuma yazma bilmemin mümkün olmadığı zamanlardan, üzerinde İş bankası logosu olan kırmızı kapaklı bir defter anımsıyorum. Muhtemelen K. da yaşadığımız yıllardı. Televizyonun evlerimize girişinin çok yeni olduğu zamanlar… TRT’nin tek kanal olduğu belki de test yayını yaptığı bir dönem miydi? Bilmiyorum. Annem, televizyonda çocuklar için yapılan bir programdan şarkılar yazardı bu deftere. Sonra, bu şarkıları çalışırdık birlikte. Şarkıları da severdim ama, gözüm hep, o kırmızı kaplı defterdeydi. Şimdiye kadar, beyaz sayfalarıyla üzerine düşecek kelimelere ev sahipliği yapmaya gönül koymuş defterler heyecanlandırır beni.Bir de kalemleri anımsıyorum. Babamın özenle sakladığı mukavva bir kutu vardı. İçinde çeşitli bloknotlar, ajandalar ve çeşit çeşit kalemlerin olduğu bir kutuydu bu. En çok, dışı siyah plastikten içi kırmızı kadife kaplı bir mahfazada ki lacivert dolmakalemle onun yavrusu gibi duran tükenmez kaleme hayrandım.Sonra bir şekilde okumaya başladım. Arada kalan zamana dair ciddi bir ip ucu kalmamış aklımda. Okumayı seven ve kitap, gazete almayı ekmek almak kadar önemseyen bir ailenin çocuğu olmanın bir payı var mıdır bu işte, bilemiyorum. Okumaya başladıktan sonra, evimizin “büyüklere mahsus” kitaplığı dışında, benim için de kitaplar alınmaya başlamıştı. Kemalettin Tuğcu, Jul Verne ve bütün çocuk klasikleri… Küçücük dünyamın, başka bir sürü hayata açılan pencereleri ve farkında olmanın başlangıç noktası.

Kelimelere hayrandım. Kelimelerin anlattıklarını önemsiyordum. İki durum hatırlıyorum buna dair. Birincisi, yeni öğrendiğim ve nedense çok beğendiğim bir kelimeyi cümle içinde kullanmak için gösterdiğim abartılı çaba ve okuduğum herhangi bir kitapta anlatılan ifadeleri, hemen o anda taklit etmeye çalışmam. Kendime bir sözlük yapmıştım. Okuduğum ne varsa, oralardan yeni öğrendiğim ve çok beğendiğim kelimeleri yazdığım bir sözlük. Oraya eklenen her yeni sözcükle nasıl da mutlu olurdum.

Derken yazmaya başladım. Sanırım yazmaya gönül koymuş bir sürü insanın hikayesiyle aynıdır benimki de. Elbette, günlük tutmakla başladı kendi yazı serüvenim. Önce “Sevgili günlük” diye başladım. Söz konusu “sevgili günlük”, gün içinde olup bitenlerin raporu mahiyetindeydi. Şu saatte kalktım; kahvaltıda şunu yedim; öğretmenin çok ödev verdi; yatağımı toplamadığım için annem çok kızdı vs.. vs.. Sonra, Betty Smith diye bir hatunun, “Bir Genç Kız Yetişiyor” isimli romanını okudum. Kendimle inanılmaz özdeşleştirdiğim kitap kahramanı Frankie’ye yazmaya başladım. Artık, “Sevgili Frankie” diye başlıyordum günlüğüme… Yazdıklarım da giderek özelleşmeye başlamıştı. Güne dair düşülen notlardan vazgeçip; içimi dökmeyi öğreniyordum galiba.

O arda bir yerde-ki gene ilk nerede başladığını hatırlamıyorum- şiirle tanıştım. İlk hangi şairdi, hangi şiirdi bilemiyorum. Ama, kendi kendime şiir denemeleri yapmaya başladığım yıllar 10 yaşıma filan denk düşüyor sanırım. Sonrasında, okumak ve yazmak yaşama biçimimin bir parçası haline geliverdi.

Ne okumaya olan hevesim ne de, “yazacağım” inadımın nedenleri hakkında hiçbir zaman çok fazla düşünmemiştim. Kendiliğinden böyleydi sanki. Herkesin yaptığı bir şeydi. Farklı veya ilginç bir hal değildi benim için. Üstelik haddini bilen birisi olmaya da özellikle çabalıyordum. Yazıyordum ama, bundan meramım herkeslerin okuyup hayran olduğu bir yazar olmak filan değildi. Zaten okuduğum her kitap, her şiir ve onları üreterek yüreğime giren o güzel “üstatlar”, kendi sınırlarımı bilmemi kolaylaştırdılar daima. Hep beraber baktığımız dünyada, birlikte gördüğümüz onca fotoğrafı, onları dilinden okurken, her şey yeni ve değişikti elbette… Benim baktığım halde göremediklerim, duyduğum halde hakkını veremediklerim, dokunduğum halde tanımlayamadıklarımı anlatıyorlardı, teker teker. Onlar, benimle birlikte yüzlerce belki de binlerce insana değmeyi becererek yazıyorlardı.

Günlük olarak tuttuğum defterlerden, sevdiğim şiirleri ve aforizmaları alıntıladığım ve altına bunların ben de yarattığı duyguları not düştüğüm ne idüğü belirsiz kayıtlara geçmiştim. Neredeyse bütün hayatı boyunca mutlaka bir sevdiğinden ayrı yaşamak zorunda kalan gurbet insanlarından birisi olmak; o uzaktakilere mektuplarla seslenmenin imkanını da sağlıyor aynı zamanda. Severek yaptığım şeylerden birisi de mektup yazmaktı benim. Muhtemelen okuduğum onca edebiyat ürününe öykünmenin etkisiyle, hiçbir zaman klasik mektuplar yazmayı beceremedim. Şiirler, devrik cümleler, imgelerle süslenmiş namelerdi bunlar.

Bir şekilde, yazdıklarım gün yüzüne çıkmaya başladı sonra. Gençliğin heveskar coşkusuyla katıldığım birkaç yarışmada aldığım ödüller, çeşitli dergilerde çıkan yazılar şiirler derken; yazmak edimi, kendim için yaptığım bir şey olmaktan çıkıverdi. Bu yazıyı da(ve başlığa I diye başladığıma göre, devam edeceğini sandığım diğerlerini de) bunun için yazıyorum işte. Hayatımda ilk defa, “ben neden yazıyorum?” sorusu hakkında ciddi ciddi düşünmeye başladım çünkü. Bunca yıllık bir hayattan biriken, dünya kadar defter var heybemde. Ama, söz konusu hayata alıcı gözüyle baktığımda, onca deftere ne doldurduğum hakkında hiçbir fikir oluşmuyor bende.

İçimde biriken bir şeyler var. Yazmışım durmadan ama, o birikenler hiç eksilmemiş gibi. Nerden başlayacağımı bilememenin sancısı var. Kime ve neden anlatmak istediğimi de, tanımlayamamanın eksikliğiyle de malulum. İllaki de birileri okusun mu, bunları? Bundan da emin değilim. Okusun ama, anlasın istiyorum sanki. Verili kurallara itiraz etmenin beslediği bir kimsesizlik sancısı çekiyorum. Yazarak, kendime benzeyen başka bir kimsesiz bulmanın derdinde miyim? Bilemiyorum. Ve daha onlarca soru…

Hayatın içindeki herhangi bir şey ne zaman kafama takılsa, yazmaya başlıyorum. Ama, ilk defa yazmanın kendisi takıldı aklıma. Sanki, bu soruları cesaretle sorup, dürüstçe yanıtlamazsam, kendim olmayacağım. Bütün ömrüm boyunca, bana bu kadar iyi gelen kelimelere borçlu gibiyim. Bir şekilde yazdıklarımı okuyup beni “adam” belleyenlere de verecek bir hesabım var sanki. Eğer yazmakla ilgili bu düğümü çözmeyi ertelersem, ilk önce ben kendi samimiyetimden şüphe edeceğim.

Asla kısacık anlatamadım hiçbir şeyi. Gene kısacık söyleyemeyeceğim. Yazmak Meselesi I diye başladık ya, ne vakit biter bu mesele bunu da bilemeyeceğim.

Özgür HATEM