1915 Olaylarına Giden Yol / Cumhur KOCAMAN

 

 

 

Değerli tarihçimiz rahmetli S.Yerasimos tarih ve hukuk arasındaki farkı şöyle ortaya koyar: “…Hukukun amacı bir şeyi kanıtlamak, tarihin ise izah etmektir.Hukuk yargılar; oysa, tarih değer yargısından uzak durur. Temel amacı bir neden sonuç ilişkisi içinde olayları, gerçeklere mümkün olduğu kadar yaklaşarak göz önüne sermek ve değer yargısını okuyucuya bırakmaktır….” İşte bu anlamlı sözlerin ışığında son dönemde “tarihimizle yüzleşelim” akımının favori konusu olan 1915 olaylarının nedenlerini incelemek istedik.Her şey, Fransa’da, bir kralın ve kraliçenin boylarının giyotinle kısaltılması ile başladı.Başlarda bu durum Osmanlıyı pek ilgilendirmemişti gerçi.Sonuçta Frenklerin yeni bir “gavur icadı” olarak basitleştirilebilmişti.Ancak sonraki olaylar işin pek de basit olmadığını acı biçimde ortaya koydu.Yüzyıllarca Osmanlı idaresinde yaşayan halklar unutmadıkları ve farklı olduklarını hissettiren öz kimliklerini daha farklı bir biçimde yeniden keşfetmeye başladılar.Buna düşünürler “milliyetçilik” diyeceklerdi. İşte bu milliyetçilik akımı Osmanlı’nın zaten çürümüş yapısını hallaç pamuğu gibi atacaktır.Osmanlının zengin gayri Müslim burjuvaları artık kendilerine ikinci sınıf gibi davranan “Bab-ı Ali”nin ağız kokusunu çekmek istememektedir.Bu yüzden iletişim kanallarını sonuna dek kullanarak imparatorluğun kendi halinde gayrı Müslim öğelerini de yoldan çıkarmaya başlayacaktır.

“Balkan tipi” milliyetçilik şeklinde sınıflandırılan bir anlayışla Balkan ulusları benzer aşamalardan geçerek bağımsızlıklarını kazanacaklardır.Benzer aşamalardan kastımız şudur: “Osmanlı imparatorluğu bünyesindeki halkların ayaklanması ve bu ayaklanmanın başarıya ulaşarak ulus devletlerin kurulması üç temel öğeye bağlı olmuştur:
1. Ayaklanmanın entelektüel ve operasyonel altyapısını hazırlayacak, yani aydınlanma ve örgütlenmeyi yürütecek, zengin ve okumuş bir zümrenin varlığı
2. Ayaklanmayı gerçekleştirecek ve ilerdeki ulus-devletin nüvesin; oluşturacak kitlenin bir yörede yoğun bir biçimde bulunması
3. Dış destek, yani dönemin büyük güçlerinin desteği
Daha sonra göreceğimiz gibi Ermenilerin başarısızlıları da bu üç maddeyi tam anlamıyla sağlayamamalarından kaynaklanacaktır “.
“Uluslaşma kılavuzu”nu kullanan Bulgar, Yunan, Sırp vb. uluslar birer birer bağımsızlıklarını kazanırlar. “Gavur”ların bu başarısı Osmanlının ve Müslüman-türklerin büyük acılarının da başlangıcı olacaktır.1828 den 1923e kadar tam 5 milyon Balkan göçmeni sürgün yolunda hayatını kaybederken 5,5 milyonu ise Anadolu topraklarına zorla göç ettirilecektir.Buna aynı dönemlerde Kafkaslardan Rus baskısıyla göçen Kazanlılar ve Çerkezler de eklenecektir.Anadolu -Araplar dışında- Osmanlı Müslüman milletlerinin son toplanma yeri olacaktır.Halbuki Anadolu’da hala milyonlarca rum ve ermeni yaşamaktadır.Biriken düşmanlıklar iki farklı dinin üyelerini acaba nasıl bir son hesaplaşmaya götürecektir? 1915 olaylarını anlayabilmek için bu göçmenlerin dramını anlamak gerekiyor.Y erlerinden yurtlarından edilen ve yollarda malını ve canını kaybeden insanların içinde doğan kin ve nefretin nasıl bir intikam hissine dönüşebileceğini tahmin etmek zor değil.Buna en güzel örnek 93 harbi öncesi Çerkezlerin başından geçenlerdir.Rusların büyük bir katliamla sürdükleri Çerkezler Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmışlardı.Maruz kaldıkları acıları bugün bile şarkılarda yaşatan Çerkezlerin bir grubu Balkanlarda Bulgarlara karşı kullanmışlardır. Çerkezler, asi Bulgarları Rus sayıp hepsini kesip biçmişlerdir.Burada bir saniye durup Birkaç soru sormak gerekiyor.Bu vakanın 1915 olaylarıyla arasında bir bağ var mıydı?Bir örnek mi teşkil ediyordu?Acaba bazı Balkan göçmenlerinin Doğu illerine yerleştirilmesi yeni bir intikam hareketi yaratmış mıydı?
Şimdi Osmanlı Ermenilerini genel bir değerlendirelim.Osmanlıda Ermenilerin sadık millet olarak anıldıklarını biliyoruz. Safevi Savaşları sonucu ticaret hayatının İranlılardan Ermenilere geçmesiyle bu yetenekli halk köşe başlarını tutmaya başlamıştır.19 yy geldiğimizde ise Rumların sakıncalı görülmeye başlanmasıyla Tercüme Odası (dış işleri) başta olmak üzere pek çok devlet kurumun başına Ermeniler gelecektir.Hatta Cihan Harbine girdiğimizde pek çok Ermeni bakanımız olacaktır. İlber Ortaylı Ermenilerin Osmanlı içindeki tarihi gelişimini şöyle özetler:”..Taa Selçukilerin Türkiye”yi kurmalarından beri, müttefik Hıristiyan halk, Ermenilerdi. Ananeleri, mutfakları, musikileri, kaç göç anlayışları, aile düzenleri itibariyle Ermenilerin Anadolu Türklerinden ayırt edilmeleri çok zordu. Ama tarihte, Habeşistan (Etiopya) halkı gibi, ilk milli kiliseyi oluşturuyorlar ve dolayısıyla dinleri ve ibadetleriyle dilini koruyan bir halk sayılıyorlardı. 19. yüzyılda Ermeniler, özellikle Yunan ayaklanması sonrası, Babıali”de, Tercüme Odası”ndaki ve Hariciye Nezareti”ndeki görevleri ele geçirdiler. Ticarette beynelmilel bir konuma yükselmişlerdi; yetişkin gençleri, çalışkanlıkları ve sanatkâr yetenekleriyle Türk devletinde resmi mimarlık, barutçuluk, Darphane Nazırlığı gibi stratejik görevleri de Ermeni seçkinleri yani âmira sınıfı yüklenmişti. Bununla birlikte, Ermeni halkı arasında, farklı bölgelere ve bilhassa farklı mezheplere mensup olmaktan ileri gelen çekişme ve gerilim, eksik değildi…” Ancak Fransız Devriminin yarattığı heyecan eninde sonunda Ermenileri de saracaktır.Burada Rusların ve İngilizlerin bu konuyu sürekli kaşıdığını da görmezden gelemeyiz.1768-1774 teki Osmanlı-Rus Savaşları sonucu imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Ruslar Erzurum’a kadar gelmişti.İşte Rusların gelişiyle Ermeniler için kopuş sürecinin ilk adımları atılmaya başlandı.Ortodoksluğun manevi temsilci olan Rus Çarı bu fırsatı iyi değerlendirecektir.

Ermeni milliyetçiliğin ilk sonucu 1848 te Ermeni gençlerinin İstanbul’da bir miting düzenlemesidir.İstanbul’da mitingler düzenlernirken Doğuda yerleşik hayata geçirilmeye başlanan Kürtler ve yeni misafirler Çerkezlerle, Ermeniler arasında kavgalar yaşanmaya başlamıştır.Bu sırada Avrupalıların kurtlar sofrasında Ermeniler meze olmuş durumdadır.Özellikle petrol ve Hindistan yolu üzerinde olması nedeniyle Rus-İngiliz-Alman üçgeninde Ermeniler önem kazanmıştı. 1878′de Ruslar Osmanlıdan Ermenilerin korunmasına yönelik bir tahattüt alıyor ancak Balkanlarda olduğu gibi Ermeniler için bir otonomi istemiyordu Bu dönemde yaşanan önemli bir olayda “Hamidiye Alaylarının” kurulması oldu.Abdülhamit bölgedeki aşiret liderlerini İstanbul’a çağırıp hepsine bir paşa unvanı vererek aşiret milislerinden bir ordu kurulmasını sağladı.Ermeni çetelerine karşı savaşması için kurulan bu teşkilatların sivil halka yaptıkları ise pek insani olmayacaktır.Ortaylının Hamidiye alayları için yaptığı yorum şudur:”…1896 olayları neticesinde ortaya çıkan Hamidiye Alaylarını sadece Sultan II. Abdülhamid’in bir entrikası olarak yorumlamak, doğru değildir. Bölgenin Kürt aşiretleri, Ermenilerin savaş isteğine aynı yöntemle cevap vermektedir. Doğuda Ermeni ve Müslüman gruplar arasındaki çatışma, bir mukateleye (boğazlaşma) dönüşmektedir….” 1915 olaylarının provası ise 1884-6 arası ve 1909 da yaşanacaktır.Ermeni çetelerinin Zeytun, Merzifon, Erzincan ve Adana-Dörtyol da isyanları ve katliamları kısa zamanda bir nefret doğuracaktı.Özellikle Adana’da 1885 te pek çok Ermeni öldürülecektir.Olaylar zorlukla engellenecek ve Avrupa’da büyük tepki doğuracaktır.Yine 1909 daki 31 Mart vakasının karmaşasında İngiliz ve Fransız yardımı aldıkları gerekçesiyle pek çok Ermeni öldürülecektir.

Tüm bu katliamlar ve karşılıklı vuruşmalar neden bu kadar geniş çapta yaşanıyordu?Nedeni çok uluslu imparatorlukların sonunun gelmiş olmasıydı.Yerlerini ulus-devletlere bırakmaları gerekiyordu. İşbu noktada ulus-devletleri ve ulusları oluştururken uygulanan en temel yöntemin ötekileştirme olması nefretin de temelidir..Ermeniler de her milletin yaptığı gibi kimliklerini Türk düşmanlığı üzerine oturtuyordu. Buna Ermeni partilerinin dangalakça siyasetleri de eklenince her yerin kan gölüne dönmesi kaçınılmaz oluyordu.Ermeni aydınlarının temel politikası yabancı müdahalesini sağlamaktı. Bulgar bağımsızlığının nasıl sağlandığını görmüşlerdi.Onlar isyan etmiş ancak Osmanlı bastırmayı becermişti.Ancak bastırma hareketlerinin kanlı olması yada öyle gösterilmesi büyük devletlerin müdahalesini sağlamış ve bağımsızlıklar adeta bir hediye gibi sunulmuştu.Ermeniler de bu yolu izlemek istedi. Ancak Ermeni aydınlarının görmediği çok önemli ayrıntılar vardı.Bir kere hem Balkan ülkelerinde hem çok güçlü bir burjuvazi vardı hem de birleşik bir kilise mevcuttu..Ayrıca nüfus oranları Türklerden daha fazlaydı.Oysaki ermeni nüfusu bölgede çok dağınık ve Türklere göre azdı.Ayrıca Ermenilerin hem Ortodoks hem Protestan hem de Katolik kiliseleri vardı ve bunlar da kanlı bıçaklıydı.Yani şartlar olgunlaşmamıştı.Ancak Ermeni örgütleri bunu göremedi.Planları yarattıkları terör ortamıyla Osmanlının müdahalesini sağlayıp sonunda Çarlık vaya İngiltere’ye ağlamaya koşmaktı.Oysaki uluslararası ortam buna da müsait değildi. Yerasimos da bunu belirtir: “…1876 Bulgar ayaklanması, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve 1878 Berlin Kongresi’nin Doğu vilayetlerinde reformlar konuşanda aldığı kararlar, Ermeni kuruluşları arasında Bulgaristan örneğinin kullanılabileceği fikrini uyandırmıştır. Yani mutlak bir çoğunluğun bulunmadığı alanlarda ayaklanma hazırlamak, çevreye saldırarak tepkiyi üzerine çekmek ve bastırma hareketlerinden doğacak uluslararası kamuoyundan faydalanarak dış güçlerin müdahalesini sağlamak. Ancak 1893-1894′te yapılan bu girişimler, dönemin uluslararası dengelerinden, özellikle de İngiliz-Rus ilişkilerinden dolayı bir müdahaleye yol açmamış, merkez hükümetin özellikle Kürt Hamidiye alayları aracılığıyla yürüttüğü bastırma hareketi tepkisiz kalmıştır…”

Peki Türkler cephesinde neler olmaktadır.Türkler Osmanlı’da milliyetçiliği en son öğrenen halktır.Çünkü devlet kağıt üstünde onlarındır ve Osmanlıyı yaşatmak gerekmektedir.Uzun süre Osmanlıcık ve İslamcılık rüyalarında sürüklenip giderler Ancak ilk olarak 1911 Trablusgarp Savaşı’yla Osmanlı’nın Afrika’dan tasfiye edilmesi, ardından Balkan Savaşları ve Makedonya’nın kaybı Türkleri uyandırır ve artık bir Türk devletinin kurulmasına mecbur eder.İttihat ve Terakki liderlerine göre bunun için iki şey yapılmalıydı.Anadolu homojenleştirilmeli ve becerebilirlerse doğuda bir Turan devleti kurulmalı.Ayrıca ekonominin köşe başları Türklere veya Müslümanlara geçmelidir.Burada Almanların verdiği gaz, göz ardı edilmemelidir. Anadolu’ya geldiklerinde gördükleri şey kolayca kandıramayacakları açıkgöz Levanten ve gayri Müslimlerin varlığıdır.Bunlar temizlenmeden Anadolu’yu sömüremezlerdi.Bu yüzden yaklaşık 50 yıl boyunca Anadolu’daki gayri Müslimlerin ayağını kaydırmak için Türk yönetimini kışkırtacaklardır.Savaş döneminde Liman Von Sanders “işgal olursa gayri Müslimler yardım eder” mantığından hareketle gayri Müslimleri yerlerinden ettirip iç bölgelere sürdürtmüştür.Liman Paşa bunu yaparken biraz da ülkesinin ekonomik çıkarlarını düşünmektedir.

Birinci Dünya Savaşı öncesi yaşanan son önemli olaysa Ermenilere özekliğin verilmiş olmasıdır.”1912′nin son aylarından başlayarak Osmanlı-Ermeni kuruluşları Doğudaki altı vilayette özerklik istemektedirler. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesi sürecinde, bu özerkliğin bağımsızlığa giden yolun ilk kademesi olacağı herkesin malumudur. Rusya’nın baskısı ve dönemin altı büyük Avrupa devletinin katılımıyla özerklik projesi hazırlanıp Mart 1914′te Osmanlı hükümetine kabul ettirilir. Bu projeye göre altı vilayet birleştirilecek, Ermenilerin çoğunlukta olacağı bir vilayet meclisi kurulacak ve valinin yanında yabancı müfettişler bulunacaktır. Norveçli Müfettiş Hoff ve yardımcısı Hollandalı We.Stenenk Ağustos 1914′ün başında Erzurum’a gelmişlerdi.

Bir tarafta Ermenilerin bağımsızlık rüyaları diğer yanda büyük Turan ideali gibi iki zıt ve düşman pozisyon hakimiyet kazanmışken savaş çıkar.İşte zıtların hesaplaşması da savaşın ik yıllarında olacaktır. Ağustos 1914′te Avrupa’da savaş başladığında, Osmanlı yönetimi seferberlik ilan eder: Eçmiadzin Ermeni Katolikos’u ile Kafkasya çar naibi Osmanlı Ermenilerine Rus saflarında savaşmak için çağrıda bulunurlar. Topyekün seferberlik Osmanlı toplumu için yeni bir olaydır ve özellikle askerlik yapmaya alışmamış olan gayrimüslimler tarafından tepki ile karşılanır. 1893-4 olaylarından bu yana devlete karşı tepkilerini sürdüren Ermenilerin yoğun olduğu dağlık bölgelerde, Haçin, Zeytun ve Sasun’da askerden kaçanlar çevre dağlarına sığınırlar.Rus sınırına yakın olanların bir kısmı Daşnak yöneticilerinin yardımıyla da karşı tarafa kaçarlar ve Ruslar onlardan dört tane gönüllü tabur oluşturur. Bunlar, sayıları fazla olmamalarına rağmen öncü kuvvetler olarak önemli bir rol oynayacaklardır. Onların dışında bir hareket yoktur. Ermenilerin yoğun olduğu kırsal bölgelerde ve kentlerde de Ermeni partilerinin örgütlenmesine rağmen bir isyan hareketi görülmez; bunun da esas nedeni Rusların kolayca bu yöreleri işgal edeceği inancıdır. Kasım’da savaş başladığında Ruslar Osmanlı topraklarına önce dört Ermeni gönüllü taburunu sürerler. Bunlar özellikle sınıra yakın bulunan kendi köyleri çevresindeki Müslüman köylerine saldırırlar. Çoğu zaman da, seferber olmuş bu köylerin halkı askerden kaçarak kendi köylerini savunmaya gelirler. Bu durumda 1914-1915 kışında, Erzurum-Van arasındaki yöre oradaki Türk, Kürt ve Ermeni köylülerinin çatışma alanı haline gelir. Sarıkamış hareketinin başlaması ile Rus ordusu ile birlikte Ermeni gönüllüler geri çekilince, baskılara dayanamayan Ermeni köylülerin önemli bir kısmı Van’a sığınır ve oradaki Ermeni nüfusu artar.

Ermeniler cephesinde bunlar yaşanırken Osmanlılar da harekete geçmek üzeredir.Almanlar cephelerde sıkışmış durumdadır.Bu yüzden Osmanlıları iki cephede saldırıya geçmesi için kışkırtır.Bir yanda Süveyş çöllerinde diğer yanda Sarıkamış’ta Türk askerleri Enver Paşanın emriyle ölüme gönderiilir.Kayıp çok büyüktür.Osmanlının en donanımlı birlikleri Allahuekber dağlarında yitirilmektedir.Cephede bunlar yaşanırken cephe gerisinde Ermeni çeteleri rahat durmamaktadır.Hem nakliyat konvoylarına hem de Türk köylerine saldırılar ardı ardına gelir. Ayrıca İlber Ortaylının da belirttiği gibi “… çekilen kolordumuzun yarattığı boşluğu doldurmak için ilerleyen Rus ordularına, Ermeni komitaları öncülük ediyordu. Bölgedeki Müslüman halka karşı çok gaddar davrandılar; katliamda.bulundular. Öncü Ermeni komitalarının bu acımasızlığını bizzat Rus Genelkurmayı belirtecektir.” Bu kötü durum karşısında Ermeni Paşanın zorlamasıyla en sonunda Talat Paşa 14 Mayıs 1915 de tehcir kararı alır ( Uygulaması 24 Nisan’da başlar).Tehcir kanunu ile düşmanla iş birliği yaptığı tesbit edilen ve bunlara destek sağlayanlar zorunlu göçe tabi tutuluyordu.Yine kanuna göre göçleri sırasında onlara korunma sağlanacak ve geride kalan mallarının bedeli tazmin edilecekti.Ancak kağıt üstündekilerle uygulamalar aynı olmadı. Bu noktada İlber Hoca “neden tehcir?” sorusuna şu cevabı verir:”…Birinci Dünya Savaşı”ndaki ilk yenilginin ardından, istilacı ordulara gösterilen silahlı Ermeni desteği, Alman Genelkurmayı”nın da ısrarlı önerileriyle tehcir (zorunlu göç) kararının alınmasına sebep oldu…Tehcir kararında ordunun hareket alanını güvenceye almak ve Müslümanlarla Ermeniler arasındaki çatışmaları önlemek amacı olduğu açıktır. Kuşkusuz idare bu işlemi uygularken, aktif Ermeni militanlarıyla sivil halkın çatışmaya karışmayacak unsurlarını ayırt edemezdi. Tehcir işlemini kimi idareciler oldukça kansız biçimde gerçekleştirdi, bölgelerindeki nüfusu, öbür bölgeye aktarabildi (Tehcirin hedefi Suriye ve Mezopotamya idi). Bir kısım idareci, sürgün edilenlere karşı sorumsuz ve genelde beceriksizce davrandı; birçok yerde ise intikamcı unsurlar yağma ve katliam olaylarına giriştiler. Ulaşımdaki imkansızlıklar da üste binince, istenmeyen olaylar zinciri karşılıklı acılar, Mütareke döneminde de sürecek karşılıklı çatışmalar, boğazlaşmalar devam etti….” Taner Akçama göre ise gerçek farklıdır.”Ermenilere karşı alınan önlemleri bir savaş tedbiri olarak düşünmek yanlıştır ve bir ön hikáyesi vardır. Zaten Ermeniler savaş bölgesinden değil, tüm Anadolu’dan sürülmüşlerdir ve Ermeni olmak sürülmek için yetmiştir. Ermeni tehciri ve imhası, İttihat ve Terakki Partisi’nin 1912 Balkan yenilgisi sonrasında karar verdiği, Anadolu nüfusunu homojen Müslüman-Türk bir topluluk haline sokma planının bir parçasıdır..”.Yine Halil Berktay tehcir kanunun bir yok etme ilanı olduğunu belirtiyor ancak kararı ve mesuliyetini sadece İttihat ve Terakkinin üçlü diktatörüne yüklüyor.Berktay’ın iddialarına karşılık Şükrü Elekdağ ise tehcirin bir savaş tedbiri olduğunu ve sınırlı ermeni nüfusa uygulandığını karşı iddiasında bulunur: “Tehcir Kanunu’nun çıkarılmasının esas amacı, Doğu Anadolu’da savaş sahasında Osmanlı ordusunun harekátını engelleyen Ermenilerin, imparatorluğun başka bölgelerine naklidir. Kanun, Berktay’ın iddia ettiği gibi bütün Ermenileri kapsamamaktadır… Katolik ve Protestan Ermeniler, hastalar, Osmanlı ordusunda görev yapanlar ve aileleri tehcir kapsamına alınmamıştır. Ayrıca, merkez ve taşrada bulunan Osmanlı Bankası şubeleriyle Reji İdaresi ve Düyun-ı Umumiye’de çalışan Ermeni devlet memurları, devlete sadakat ve iyi halleri göz önünde tutulan kişiler de tehcir uygulaması dışında bırakılmışlardır. Yetim çocuk ve dul kadınlar da sevk edilmeyerek yetimhanelere ve bulundukları yerlerdeki köylere yerleştirilmişlerdir. Ayrıca, ticaretle uğraşan Ermeniler, Ermeni mebus ve aileleri de yerlerinde bırakılmışlardır. Bütün bunların yanında İstanbul’daki Ermeni toplumu bütün savaş boyunca Osmanlı devletinin başkentinde hiçbir tacize uğramadan, huzur ve sükûn içinde yaşamış, onlar da tamamen zorunlu göç uygulaması dışında bırakılmışlardır. Siz, Almanya’nın her tarafında soykırımı uygulayan Hitler’in Berlin’de Yahudilerin huzur içinde çalışmalarına, para kazanmalarına ve yaşamlarını sürdürmelerine müsaade edebileceğini düşünebiliyor musunuz? ” Taner Akçam ise bu istisna tutulduğu iddia edilen grupların çoğunun palavra olduğunu söylüyor.Burada belli bir haklılık payı var. Yerasimos’un belirttiği gibi örnek olarak Ankara Ermenileri hem ülkenin ortasında hem de Katolik olmalarına rağmen tehcir ediliyor.Burada Doğu bölgeleri dışında tehcire uğratılan Ermeni gruplar neden tehcir edildiğine dair söylenilen savunma ise işgal tehlikesidir.Örneğin Çanakkale çıkarmasından önce Adana’da bir çıkarma denemesi gerçekleştirildi.Bunun merkezi yönetimi ürkütebileceği düşünülebilir.Ancak bu da Ankara Ermenilerinin sürgününü açıklamıyor.

Tehcir nasıl gerçekleştirilmiştir sorusu tartışmalıdır.Burada genel bir tutumdan bahsedilemiyor.Kimi bölgelerde tehcir işlemi güvenli bir şekilde yapılmaya çalışılırken bazı yerlerde ise talan ve katliam diz boyudur.Önce işin katliam tarafına bakalım.
1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen düşünürlerin bazılarının temel düşüncesi bunun merkezi organın bir kararı olduğu,önceden planlandığı ve Teşkilatı-ı Mahsusa denilen bir tür kontr-gerilla örgütü tarafından yaşama geçirildiğidir .Buna karşın olayı soykırım olmasa bile ciddi bir savaş suçu olarak gören Serim Deringil gibi tarihçiler ise bu olayın önceden planlamayacağını daha çok ani alınmış ve baştan savma uygulanmış bir karar olduğunu belirtirler. Yerasimos da buna katılır. Yerasimos olayı “Beckett sendromu” (vur dedikse öldür demedik) olarak niteler ve yerel unsurların olayın çok kanlı hale gelmesine yol açtığını belirtir.Ortaylı da katliamların mal peşine düşmüş yerel otoriteler tarafından yapıldığını belirtir.

Yine önemli bir nokta ölenlerin çoğunluğunun katliamlarla değil doğa şartlarından öldüğü gerçeğidir. Yusuf Halaçoğlu’nun 1915 olaylarında sadece on bin küsur insanın öldürüldüğü iddiası da buna dayanır. Yerasimos’un görüşleri ise şöyledir: “..olayların ayrıntısından anlaşıldığı kadarıyla, toplu öldürmeler özellikle cephelere yakın yörelerde olmuştur, Buralarda, yetişkin erkeklerin kaçıp düşmana sığınacağından korkulduğu için, bunlar kafileler yola çıkarıldıktan sonra peyderpey elenmiştir. Orta ve Batı Anadolu’da ise bu yöntemlere daha az başvurulmuştur.Sonuç itibarıyla, büyük bir olasılıkla hayatını kaybedenlerin çoğunluğu sıcaktan, soğuktan, açlıktan, hastalıktan ölmüştür. Ancak, bu bir yan etki ya da beklenmedik bir sonuç olarak görülmemelidir. Normal şartlarda kendisini ancak doyurabilen Anadolu’da erkek nüfusunun en büyük bölümünün seferber olduğu bir dönemde, milyonu aşan bir kitlenin yollara dökülmesinin böyle bir sonucu vereceği önceden belli idi; ve tehcir kararı alınır alınmaz, taşradaki Avusturya ve Alman konsolosları bunun böyle olacağım özellikle belirtmişlerdi…” Burada tehcir kararının bu ölümcül gerçek bilinmesine rağmen kasıtlı bir biçimde alınıp alınmadığı olayın soykırım olup olmadığını da belirleyecektir. Peki yerel bölgedeki insanlar neden Ermenileri öldürdü?Bu sadece bir intikam aracı mıydı? Ermenilerin zenginliklerine göz koyan grupların bu mallara konmak istediği ortaya atılmıştır.Bunun doğruluk payı da vardır.Birçok Türk romanında dahi Ermeni mallarına konup zengin olan ağa imgeleri işlenmiştir.Bu durumun bir de bugüne yansıması vardır.Türk arşivlerinde devlet görevlisi olarak araştırma yapan bir Ermeni tarihçi Arsen Avegyana göre aralarında Sabancı ailesinin de bulunduğu pek çok grup bugün Ermeni mallarının üstünde oturmaktadır.Bu insanlar soykırımın tanınmaması için bilinçli olarak çalışmaktadır ona göre. Avegyanın bu sözleri bize Ermenilerin özürle yetinmeyeceklerini de ayrıca göstermektedir.

Toparlarsak merkezi yönetimin görevlendirdiği Teşkilatı Mahsusa üyeleri,yağma peşindeki ağalar ve bölge aşiretleri ve intikam hissiyle dolu Türk güçleri Ermenileri bu yolda kırıp geçirmiştir.Ancak ölenlerin çoğu da doğal zorluklardan ölmüştür.

Bir de işin insani boyu var.Tehcir kararına hem merkezden hem yerelden tepki geldiği açıktır.Pek çok devlet görevlisi vicdanları gereği tehcir kararını uygulamamıştır.Uygulayanların bir kısmı ise işi kitabına göre yapmış ve yağma ve öldürme olaylarının önüne geçmeye çalışmıştır.Bir adım öte gittiğimizde bazı Ermeni köylerinin Müslümanlığa geçirtilerek kurtarıldığını görüyoruz.Bazı yerlerde özellikle kadın ve çocukların korunduğu ortaya çıkmıştır.Hatta savaş sonrası bir komisyon Türklüğe geçen Ermeni çocukları belirlemek için Anadolu’yu dolaşmış kimi yerde harbi Ermenileri kimi yerde ise Türk çocuklarını ermeni diyerek alıp götürmüştür. Hrant Dink ve Ethem Mahçupyana göre bu sayı yüz bini aşmaktadır. Pek çok Anadolu köyünde aslen ermeni olan insanların varlığı da şaşılacak bir unsur değildir gerçekten. Burada Hrant Dink’in sözlerine kulak verelim: Ermeni bir tarihçi ahbabıma Türkiye’de kalan ve karışan Ermenilerin sayısının yüz bin olacağını söylediğimde bana verdiği cevap “Doğrudur,biz de kalıp Müslüman olanların sayısının 500 bin civarında olduğunu düşünüyoruz.Ancak böyle bir araştırma içine girersek bizim 1.5 milyon tezimiz zarara uğrar” oldu. Son olarak sayıya değinmeden geçmek olmaz. On binlerden 1.5 milyona giden bir rakam var ortada.Bu konuda yorum yapan düşünürlerin en çok belirttiği rakam 600-800 bin aralığıdır.Gerçek sayı tam olarak belki de asla bilinemeyecek.

Sonuca gelirsek başta belirttiğimiz gibi yargıç olma niyetimiz yoktu.Mümkün olduğu kadar Ermenilerin neden tehcire uğradığını ve neden öldürüldüğü üzerinde durduk. Soykırım tartışmaları da aslında tarihçilerin değil hukukçuların ve siyasetçilerin işidir.Kabul edilmesi gereken bir gerçek var ki Ermeni halkının önemli bir kısmı kısa bir süre içinde ölmüş diğerleri ise topraklarına dönememiştir.Bu kesinlikle büyük bir trajedidir.Ancak Müslüman olduğu için uğradıkları katliamlar görmezden gelinen insanların varlığı da ortadadır. Eline fırsat geçiren birbirini öldürmekten çekinmemiştir. Bugün de bu kin ve nefretin devamı olan tartışmalar yerine karşı tarafı anlamaya çalışmak belki de yapılması gereken ilk doğru harekettir.