Bilişim Devrimi ya da Egemenlerin Korku Ütopyası / Devrim MARAT

 

 

 

“Dünya’da internet kullanımı hızla artıyor
EIU’nun 2007 raporuna göre internet kullanımı tüm dünyada arttı. Danimarka ilk sırada, Asya ülkeleri hızla arayı kapatıyor. Türkiye ise 45’inci sıradan 42’inci sıraya yükseldi.”
“İSTANBUL - Ekonomi dergisi The Economist’in grubuna ait Economist Intelligence Unit’in yaptığı araştırmaya göre, Danimarka ve ABD listenin başındaki yerini korurken, Asya ve Afrika ülkeleri de arayı hızla kapatıyor. 69 ülkenin yer aldığı listede Türkiye 42’inci, İran ise son sırada…

İnsanlığın milyonlarca yılı aşkın muazzam Tarihi’nde “Devrim” adı ile geçen ve dönemin konjonktürüne göre toplumların yaşayış ve düşünüş tarzında köklü değişikliklere yol açan kimi dönemeçler vardır.Dönemeçtir, çünkü geride bırakılan yol köhne,çıkılan yol aydınlığa doğrudur.Devrimdir, çünkü öyle ya da böyle verilen-ödetilen bedellere rağmen toplumlar her zaman bir adım daha ileri gitmiştir.Bu durumda aslında Devrimleri de konumuza yarar olanları bakımından tasnif ediyor ve bazılarını tırnak içine alıyoruz.Zira bir ülkede siyasi erk’in bir sınıftan diğerine ya da bir sınıfın bir bölmesinden diğerine geçmesi de sancılı ve zor bir süreç olabileceği için ve ortaya çıkardığı sonuçlar bakımından da Devrim olarak adlandırılabilir.Sözün özü “devrim” kelimesi etimolojik özelliklerinden de dolayı mutlaka bir alt-üst oluşu öngörür.Ama bu alt-üst oluşun Tarihin çarklarını ileriye çevirmesi ön koşulumuzdur…
Bizim konumuzun içeriğini de göze alarak bu muhtevaya sahip Devrimlerden bahis açacağız birkaç cümle ile. Yani aslında zurna’nın zırt dediği yere gelmedik ama giriş kısmını tamamlamak açısından buraya bir nokta koyalım ve konumuzu ele almaya başlayalım.

Dedik ya çarklar ileri doğru ittiriliyorsa, yani geleceğin aydınlık günleri yerine geçmişin sisli karanlıklarına tekrar geri dönmüyorsak ancak böylesi bir alt-üst oluş kabulümüzdür. Tarih her zaman düz bir çizgi üzerinde seyir etmez. İnişler-çıkışlar,kırılmalar ve sapmalar vardır.Hatta bazen çok hızlı geriye düşüşler…Antik Yunan’ın felsefi parmak ısırtan inceliğinden ya da Hititlerin eşitlikçi(kısmen) toplumsal normlarından,tüm bunlardan da önce elimizi uzatıp tutabileceğimiz en eski yerleşik ve örgütlü uygarlık olan Sümerlerin (tinsellik bir yana) formel bilimlerde günümüz ilgili kişilerinin mantık sınırlarını zorlayan gelişkinliğinden,Ortaçağ’ın karanlık ve yobaz atmosferine nasıl sürüklenmiştir insanoğlu?Arada neredeyse binlerce hatta on binlerce yıl zaman farkı olmasına rağmen çağın modern insanı nasıl bu kadar gerilere düşüp skolastik düşüncenin ve papa’nın eteğinin altına hapsolmuştur?

Bu meselelere açıklık getirecek sosyal-ekonomik-ideolojik faktörlerle ilgili şerh düşmek bu yazı’nın işi değil. Öte taraftan bu yazdığımız kabaca tarif etmek gerekirse Tarih’in sürekli ileri değil,belki bir ileri iki geri,bazen de iki ileri bir geri adım attığının somut bir kanıtıdır.İleri adımlarımız devrimler ise bunlardan bir kaçı ile ilgili kısa notlar düşmemiz faydalı olacak.

Hazır Ortaçağ’dan söz açmışken Ortaçağ’ın köküne kibrit suyu döken önemli birkaç alt-üst oluşumuz mevzu bahistir. Bunlar reform hareketleri ve Rönesans’tır. Ortaçağ’ın getirdiği karanlık insanın içinde bulunduğu her alana sirayet ettiği için bunun getirileri ile olması gereken sağlam bir hesaplaşma da ancak çok boyutlu olabilirdi. Reform hareketleri,15. ve 17. yy arasında öncelikle Almanya’dan sonra tüm Avrupa’yı etkilemiş ve hakkını teslim ederek söylemek gerekirse, dönemin hakim teokratik zorbalığına karşı onun sahasında büyük bir zafer kazanılmış ve Katolik kilisesi o vakitten sonra bir daha hiçbir zaman inancını sömürdüğü kitleleri Ortaçağ boyunca yaptığı gibi pençelerinin arasına alamamıştır.(Günümüzde bu yapı’nın son derece farklı bir işlevselliği sahip olduğu ve aşınsa bile hala kullanışlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz.)Ortaçağ’ın yaydığı kirliliğin şüphesiz bir başka negatif getirisi de düşünsel ve sanatsal disiplinlerin kilisenin denetimi altında bilimsellikten ve gerçekçilikten uzaklaştırılıp amiyane tabiriyle kutsal ruh’un ayaklarının dibine pas pas yapılmasıdır.15.yy da İtalyan Rönesans’ı batı ile klasik antikite arasındaki bağın yeniden ve sağlam bir şekilde kurulmasını sağlamıştır.Deneyselliğe geri dönülmüş,insan merkezli felsefi duyarlılıklar zihinlerde yer sahibi olmuş, humanizma kilisenin getirdiği çoraklıktan sonra köklerini salabilecek verimli topraklar bulabilmiştir.Bilim ve sanat hürriyetine kavuşmuştur.

Bu anlatımız, o tarihsel kesitin sadece son derece eksikli bir özetidir. Önemli olan onca karanlığın ardından , tekrar aydınlığa kavuşulabilmesidir.Yani ortalamacı ölçülere göre bir ileriye gidişin yaşandığı aşikardır.Vurgulamak istediğimiz nokta da zaten budur.
Peki başka paralel örnekler veremez miyiz?

Elbet veririz!
1789 Fransız Burjuva Devrimi… Yeni bir çağın başlangıcı ve eski köhnemiş mekanizmaların yıkılışının habercisi,toplumcu doktrinlerin serpilip gelişmesi içinde bir nevi deniz feneri işlevi görmüştür.Feodalizmin bağrında yüzyıllar boyu sessiz sessiz gelişen burjuva sınıfı,tarihin sadece takvim yapraklarında ilerlediğini,realitede ise aristokrasinin ayakları altında ezildiği fark etmiş ve bu çelişkiye bir son vermiştir.Egemen sınıf konumuna yerleşmiş ve yeni ideolojik akımların tetikçisi olmuştur.(Milliyetçilik)Aynı zamanda, örgütlediği yeni sosyo-ekonomik sistemin bağrından,aristokrasinin ona yaptığı gibi kendi mezar kazıcısı olan işçi sınıfının doğuşuna da zemin hazırlamıştır.
Evet burada da sonuç müspettir. Bir ileri gidiş vardır.

Peki başka?
Sanayi Devrimi… Güneş batmayan ülke namı ile müsemma İngiltere Birleşik Krallığı’nın sınırları içinde yeni gelecek yüzyılın hakim üretim biçimi kendini ilan etmiştir. Otomasyon Devri’nin ilk fitili burada ateşlenmiştir. Küçük tezgahların yerini büyük atölyeler ve fabrikalar almış,İngiliz kırsalının sakin,dış dünyaya kapalı yün yeğiricisi yeomenleri fabrikalarda işçi ve ustabaşı olarak öğütülmüş,şehirleşme hızlanmış,ulaşım ilerlemiş,seri üretim gelişmiştir.
Toplumları ekonomik kapasiteleri açısından bir ileriye gidiş’in habercisi midir bu devrim?
Habercisidir. Yani burada da bir ilerleme söz konusu.
Peki ”Modern” toplumumuzun teknolojik şımarıklığının sırtını sıvazlamış mıdır bu devrim?
Sıvazlamıştır!

Yazımızın özgünlüğüne içkin kendi “Devrim” tanımımızın örneklendirilmesine burada nokta koymuş bulunuyoruz. Bu kadarı kafidir.

Peki neden böyle bir şey yaptık?
Yeni bir fikri akım icat etmek ya da önemli ve herkesin gözden kaçırdığı, sadece bizim görebildiğimiz çok münferit bir noktayı işaret etmek gibi gereksiz kasıntılar yüzünden yapmadık bunu.
Tüm bunları günümüzün egemen haber alma-yayma kaynaklarının, yani adlı adınca halk kitlelerinin hayat ile kelimeler arasında belki en sık bağ kurduğu günlük yazılı ve sözlü basının içinde yuvalanmış maaşlı motorların(hemen hemen hepsi) dönem dönem kitlelerin bilinç altına yolladıkları spekülatif mesajlara laf değdirmek için yaptık…

İşte yazımızın başında belirttiğimiz zurnanın zırt dediği yer burası.

Bu mesajlardan özellikle biri hakkında sermaye çevrelerinin halkla ilişkiler uzmanları ya da sorumlu danışmaları sık sık paneller yapıyor,konferanslar düzenliyor,yazılı ve görsel her olası yoldan gençliği bu yeni yeni yükselen dinamiğe adapte etmeye çalışıyor..

İsmini de koymuşlar:

Bilişim Devrimi!
Devrimlerin pozitif manası ile devrim olabilmesi için bir ileriye gidiş yaşanması gerekir demiş ve bunu örneklerle temellendirmiştik.
Peki çağımızın devrimi olduğu ileri sürülen bu teknolojik gelişim dinamiğinin toplumumuza, toprağımıza yansımalarının da bütünüyle pozitif olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bir açıdan bakarsak kablolu ağ sistemlerinin ortaya çıkması ile beraber internet diye adlandırılan platformun geçmişe nazaran son derece büyük yenilikleri hayatımıza getirip soktuğu ortada olan bir gerçek.
Bilgi kaynaklarına ulaşımın sınırsızlaşması kuşkusuz bu yenilikler arasında en çok göze çarpanıdır.
Diğer taraftan, bilişim alanı günümüzde mesleki olgunlaşmaya ihtiyacın duyulduğu,gerçek ile sanal olan arasındaki bağın silikleştiği ve gün geçtikçe şişen bir sektör halini alıyor.
Buraya kadar bir sorun yok gibi gözüküyor.

Ama problemin ne olduğunu araştırırken nesnemiz toplumsa eğer bu meselenin özüne inmemiz içinde toplum bilim’inin yöntemlerine başvurmamız lazım geliyor.
Her çağda, her farklı sosyo-ekonomik sistem’de, bu sosyo-ekonomik sistem piramidinin en tepesinde bulunan,yani egemen olan sınıf için yönetilen,devrişirilen emekçilerin haklı öfkesinin olası bir patlamaya mahal vermemesi için başvurduğu belli başlı kontrol mekanizmaları vardır.
Bütün toplumların tarihi sınıf savaşımları tarihi ise bu savaşta avantajlı olan tarafın başvurabileceği yollar her zaman daha çok çeşitlilik gösterir.
Feodal dönemde bu kontrol mekanizmalarından herhalde en büyüğü ve en nötralize edicisi hiç kuşkusuz din faktörü olmuştur. Günümüz post-modern toplum formasyonunda da din faktörü toplumun en geri tabakaları için bu özelliğini korumaya devam ediyor.
Kurulan egemenlik kitlelerin zihninde ise bunun saiklerinin de ideolojik olduğunu sonucu karşımıza çıkıyor.

Bilişim Devrimi diyerek bir ilerlemeyi vurgulamak isteyenler buz dağının suyun altında kalan tarafını daha derinlere itiyor.
Milyonlarca insan’ın bulaştığı online oyunlar çılgınlığı ve bu çılgınlığın doğurduğu acı sonuçlar önümüze bize söylenilenin tam aksi bir manzara çizmeye tek başına bile yetiyor.
Gerek online yapılan her şey,oynanan oyunlar, chat platformları,sanallığı reel hayattan daha çekici ve daha kaçışı kolay bir biçime sokan pek çok şeyle beraber bir bütün olarak internet dünyası toplumsal gerçekliğimizi kuşatıyor.

Sanal ile Gerçek arasındaki sınır çizgisi silikleşiyor, sanal ile gerçek iç içe giriyor, insanlar sosyal hayattan kopup bilgisayar ekranlarının başında kendi kurdukları küçük dünyalarının esiri oluyor.
Sonuçta toplumsal duyarlılıktan ve sorumluluk duygusundan uzak, kendi insanına yabancılaşmış adeta her biri ayrı birer cam fanus içinde yaşayan Japon balıkları ortaya çıkıyor.

Halk kitlelerin faydalanabileceği kültürel bir kaynak ve aynı zamanda makul bir iletişim olanağı sunabilecek böylesi bir ilerlemenin bu derece acı sonuçlar doğurması onun yapısından değil bizzat bilinçli bir şekilde ideolojik bir savaş aracı olarak kullanılmasından kaynaklanıyor.

Hakikat bir çürümeyi gözler önüne seriyor ve bu çürümeden payını en fazla alan yine hayatın bütün güç taraflarından muzdarip emekçilerin olduğunu görüyoruz.
Eskiden sokakta oyunlar oynayan, mahalle arası maç yapan, meyve ağaçlarına tırmanan çocuklarımız şimdi kendilerini sanal dünya’nın fantastik çekiciliğine kaptırmış durumda.
Çocuk ilk edinimlerini aile içinde alır, model alarak davranış geliştirir, iletişim kurmayı öğrenir.

Ama sokakta sosyalleşir, kollektif bir yapı’nın varlığına ilk kez orada şahit olur.

Doğal olan süreç budur. Fakat bu süreç günümüzde sanal dünya’nın dışsal müdahalesi ile parçalanmaya yüz tutmuş durumdadır.
Bu çocukların ergenlik çağlarına geldiklerinde o güne kadarki alışkanlıkları ile beraber yaşayacağı değişim ve ortaya çıkabilecek toplumsal maraz’ı tahayyül edebiliyor muyuz?
Bugünkü toplumsal çürüme bir yana, geleceğimizde esaret altına alınıyor ve toplumsal bilincin gelişmesine aykırı giden bir mutasyon geçirerek ucubeleştiriliyor.
Sonlara doğru üslubumuzun biraz pesimist olduğu doğrudur fakat problemin büyüklüğünü kavrayabilmek ve neşteri derine vurmak için bundan başka bir anlatım mümkün değil.
Son tahlilde sanallığın gerçekliği bugünkü kuşatışından yola çıkarak öngörümüzü kuvvetlendirir ve bakışımızı biraz daha ileriye odaklarsak göreceğimiz Edgar Allan Poe’nun kasvet dolu korku öykülerinin ya da George Orwell’in 1984 romanında ki toplumsal paranoya ütopyasının bir türevi olacaktır.

Bu korku ütopyasının telif hakkının egemenlere ait olacağı su götürmez bir gerçek.

Bizim yapmamız gereken ise geleceğimizin kurtuluşu için gerçek bir alt-üst oluşu zorlamak olacaktır.