Bir Sancının Doğurdukları / Ruhi Can ALKIN

 

 

 

Halk, Berberi atını andıran yelesinin korkunç titreyişiyle Fransız tarihinin bir buçuk yüzyılını silkeliyordu. Amaç kendine ait bir tarih yaratmaktı (…). Gelecek bugünden başlıyordu. Daha sonra hesap yapmak, alın teri dökmek, sabretmek, her işi ustaca çevirmek gerekecekti. Ama şimdi çok erkendi. O zamana değin yeniden doğmak, adını ve bayrağını edinmek kadar yeni bir kan da kazanmak gerekiyordu. Bu halk işte onun için dans ediyordu.Cezayir’ in bağımsızlığa kavuşması anlatılıyor…

Devrimler, “Tüm toplumsal ve siyasal düzenin genellikle şiddet içeren araçlarla altüst edildiği ve yeni liderlere birlikte yeni ilkeler üzerinde yeniden kurulduğu, görece ender rastlanan ama tarihsel bakımdan çok büyük olaylar” diye tanımlanır Gordon Marshall’ın sosyoloji sözlüğünde ve her modern devrimin prototipinin 1776 Amerikan Devrimi ile 1789 Fransız Devrimi olduğu söylenir (2005:353- 354). Devrim sözcüğü dilimize reform, inkılâp ve ihtilal sözcüklerini kapsayacak şekilde girmiştir fakat aralarındaki birkaç temel ayrım, bu kavramların farklı eylemler halinde topluma yansıdıklarını ve içerik olarak da farklı anlamlar taşıdıklarını gösterir. “İhtilal, bir şeyin esasından değişerek yerine yepyenisinin konulmasıdır, inkılâp ise bir şeyin aslını muhafaza ederek başka bir kalıba girmesi, başka bir hale geçmesidir… Reform ise düzeltmedir, onarır ve sağlamlaştırır. İhtilal nitel, reform ise nicel bir değişmeyi ifade eder” (Meriç: 1997; 123- 130). İhtilal deyince akla farklılık, başkaldırı, hareket ve yıkım gelir. Bu yönüyle ihtilal, devrime en yakın kavram olma özelliğini taşır ve genelde onla aynı anlamda kullanılır. İnkılâp ise değişimin geleneksel boyutunu ifade eder. İnkılâplar tarih boyunca resmi otoritelerin tekelinde pratiğe geçmiş ve halka meşru yollarla dayatılmıştır. Reformda ise eksikliklerin ya da yanlışlıkların giderilmesi ve toplumsal düzenin bu iyileştirme sonucu oluşan yasalar doğrultusunda şekillendirilmesi söz konusudur. Devrim ise öncesi ve sonrasıyla tüm bu süreçleri ve değişimleri kapsayan bir olgudur. Devrimler, bu yönüyle toplumsal değişmelerin en üst noktasında yer alır ve bu değişimin nedenini ya da sonucunu teşkil eder. Şimdi devrime karşı oluşturulan tavırdan, devrim denen tılsımın yarattığı depremden, yıkımdan, karşı devrimci hareketten ve bu diyalektiğin sentez kısmı olan toplumsal değişimden bahsedelim.

Kimi insan için hayata karşı oluşturulan bir bakış açısı, bir felsefi temel ve yaşam tarzıdır devrim. Kiminin içinde bir ateş, kiminin toplumuna reva gördüğü TEK YOL, kiminin topluca varılmasını- ulaşılmasını amaçladığı kutsal bir dava, kiminin emeğinin karşılığını alması için gelmesi gereken ideal düzen, kimininse değişmesi gereken düzen adına tuttuğu yegâne kavga yoludur. Kimileriyse nefret eder bu sözcükten. İsminin zikredilmesinden bile haz etmez ve bunu hazmedemez. Onlara göre devrim bir avuç devlet düşmanının ağızlarında gevelediği ütopik bir slogan, otorite karşısında oluşturulmuş yıkıcı bir tepki ve değerleri altüst edecek bir harekettir. Devrim demek kutsallara saldırmak demektir bu insanların gözünde ve affedilemez bir olaydır. Bu tür insanların devrim korkusu yüzünden farklı ve yeni düşüncelere karşı geliştirdikleri tahammülsüzlüğü gözlemlemek zor değildir. Oluşan bu tavırları gelenek-modern ayrımı ekseninde açıklamak mümkündür. Kapalı, tutucu ve gelenekçi yapı var olanı korumak adına mücadele verirken ve elinde olanla yetinmeyi yeğlerken, diğerine nazaran faklılıklara aç olan ve sisteme karşı sergilediği muhalif tutumla mücadeleci tavrını ortaya koyan yenilikçi yapı karşımıza çıkar. Tarih boyunca, bu iki kavram arasındaki mücadele farklı sonuçları ve yapıları doğurmuştur toplumsal yaşantımızda. 18. ve 19. yüzyıllara kadar modern adını almasa da, bu esnek tutum yadırganır ve ayıplanır bir konuma taşımıştır insanı. Fakat tarih boyunca devrime giden her süreç, ayıplanmaktan korkmayan, ölüme meydan okuyan insanların bedenen ve zihnen bir arada bulunmasıyla oluşmuştur. İnsanları bu bir aradalığa götüren birikmiş sorunlar vardır ve bu sorunların üzerinde kafa yorulmasıyla rahatsızlıklar başlamıştır. Bu rahatsızlıkların da giderilmesi için, başta kısa vadeli eylem ve ardından uzun vadeli dönüşümleri kapsayacak bir projeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu devrimci proje, dönüşüm karşısında bir harita, bir rehber halini alacaktır. İlk etabı her ne kadar muğlâklığa ve başarısızlık endişelerine sebep olsa da bu endişeler yeniye açılan yolda aşılması gereken birer engel durumuna gelecektir. Fakat devrimden beklenen sakin bir şekilde haritayı takip edip, amaçlanan sürede ve dönüşümü gerçekleştirmiş bir şekilde belli bir noktaya varmak değildir. Devrimin sükûnet içinde gerçekleştiği de görülmüş bir şey değildir. Adı üstünde revolution, yani devirmektir yaptığı. Cesur insanların işidir devrim, adanmışlık ister. Taşa, sopaya ve daimi kavgaya ihtiyacı vardır. “Devrimci proje, yalnızca yerleşik toplumsal düzenin karşıtı olan yolun döl yatağı değildir; her gün sürdürülen kavga, geçerliliği durmaksızın sorgulanan bir erek uğruna gündelik yaşamın ortasında yürütülen bir mücadeledir… (Decoufle: 1991; 45). Hareketin ve yıkımın projesidir devrim. Açlığının, susuzluğun, prangaların ve sömürünün yarattığı sancıyla oluşur. Kolektif bir biçimde hazır duruma getirilen kitleler, bu sancımanın etkisiyle sağa sola savrulur ve aldığı vur emriyle vurur. Darbelerinin adresi ise önceden zihinlere programlanmış olan yapılardır. Gelenek, saygı, sevgi, bağlılık, hoşgörü ortadan kalkmıştır ve tüm duyu organları insanın en hayvani yönlerine veri taşımaktadır. Bu durumum en somut örneklerinden biri de devrimi simgeleyen rengin kızıl olmasıdır. “Kızılın bazı hayvanlar üzerindeki azdırıcı etkisi insanlar için de geçerlidir” (Decoufle: 1991; 122) ve devrimin o hengâmesi ancak kızılın azdırıcılığıyla sağlanır. Önceden var olan sancıya, kızıl bir kamçının vurulmasıyla şuur ve acıma duygusu yok olur. Kitle önüne geleni yok etmeye başlar. Hep birlikte hareket etmenin sonucunda büyük bir toz bulutu oluşur. İsyan, göz gözü görmeyen bu ortamda sürdürülür ve hareketin sonuna yaklaşıldığında, tozun kalkmasıyla birlikte kanın kokusu ve rengi hakim olur havaya. Önceden hareket sebebi olan kızıl, şimdiyse gerçeğe dönüşün bir göstergesi olmuştur. Bu kan ya otorite tarafından sindirilen devrimci kitlenin kanıdır ya da devrimin kısa vadedeki amacına ulaştığının bir ispatıdır.

Her devrimci hareketin ardından bir de karşıdevrimci hareket gelir ve bu hareket devrimle sağlanan dönüşümün yok edilmesini ve tekrar eski düzene dönmeyi amaçlar. Karşıdevrimci hareket, devrimci harekete nazaran daha tedirgindir. Gerçekleşip başarıya ulaşsa dahi, her an yeni bir tehlike ile karşı karşıya kalacağını düşünür. Otoriteryen bir tavır izleyen bu hareket, en temelde olumsuzlama yöntemine başvurur. Kendini meşrulaştırmak adına devrimi kötüler ve devrim hakkında konuşulmasına bile izin vermez. “Karşıdevrimci tutum ve davranışlarda izlenen ikinci çizgi (ilki, devrimin saldırgan tavrını sindirmektir der yazar), devrimi yalnızca kollektif bir çılgınlık ve cürüm nöbeti sayarak küçümser, devrimlerin topyekün bir baskıyla ezilmesini, toplum gövdesindeki zararlı mikropların kökünü kazımak için gerekirse defalarca bu yola başvurulmasını savunur” (Decoufle: 1991; 118). Devrimi kötülediği ve onla mücadele ettiği ölçüde başarıya ulaşan karşıdevrim, geleneği hâkim kılmaya ve toplumu özümseyemeyeceğini düşündüğü fikirlerden ve yapılardan korumaya çalışır. Sancı; ağrı kesicilerle giderilmeye, yatıştırılmaya çalışılır. Sonraki zamanlaraysa kronik rahatsızlıklar kalır.

Tarih, başarıya ulaşmış devrimlere de şahitlik etmiştir. Bu tür devrimler, karşı devrimin mücadelesine ve baskısına rağmen çizgisini koruyarak gelişmiş, şartların elverdiği ölçüde toplumda yayılma olanağı bulmuş ve kendini zorla da olsa kabul ettirebilmiştir. “Zafere ulaştıktan sonra devrimin artık kendine ait bir tarihi vardır ve bu tarihin değişmez yasası, değişimin içindeki devrimci projeyle hep uyum içinde bulunmaktır” (Decoufle:1991;48). Bu proje ekseninde, başlangıçta şiddet kullanmaktan kaçınmamış (yine dediğimiz gibi sükûnet içerisinde gerçekleşen bir devrim olamaz), bu şiddeti de meşrulaştıracak hiçbir organ bulamamıştır. Fakat daha sonra, başarıya ulaşan devrimin kadroları resmi otoritenin bünyesinde yer bulmaya başladıkça bu şiddetin zorunlu bir eylem olduğu toplumun bilinçaltına işlenmiş ve bu sefer de dökülen kan meşrulaştırılmıştır. Devrimin zorunlu bir süreç olduğunun inandırılmasının ardından devrimi destekleyici ve önceki düzeni karalayıcı faaliyetlere girişilmiştir.

Devrimle birlikte en başta devletin siyasi yönetim şekli değişir. 17. yüzyıldan beri yapılan devrimlerde özellikle bu nokta dikkat çekmektedir. Devletin siyasi yapısının değişmesinin ardından üretim ve tüketim ilişkilerinde de bir takım değişiklikler meydana gelmiştir ve tüm bunlara bağlı olarak toplumsal hayat farklılaşmıştır. Bu farklılıklar da değişik simgelerle beslenmiş ve devrimci proje pratik hayata geçirilmiştir. Devrimin ardından marşlar yazılmış, bayraklar üretilmiş ve bayramlar yapılmıştır. Bu bayramlar devrimin yarattığı etkiyi ve değişimi diri tutabilmek adına sürekli ve düzenli hale getirilmiştir. Devrimin belirlenmiş olan her yıl dönümünde örgütsel olarak bu bayramlar kutlana gelmiştir. Yani doğumla giderilen sancının şerefine düzenli bir kutlama etkinliği tasarlanmıştır.

Tarihte Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi, Sovyet Devrimi… Gibi devrim adıyla nitelendirilen değişimlere ve yıkımlara rastlamaktayız. Önceden belirttiğimiz süreçleri tüm zorluklarıyla atlatan bu devrimler yaşandıkları coğrafyada, ardından tüm dünyada büyük etkiler uyandırmış ve toplumsal yaşantıyı büyük oranda etkilemiştir. Bilhassa kanlı bir ihtilalle başlayıp jakobenlerin zaferiyle sonuçlanan Fransız Devrimi, evrensel bazda etkilerini hissettiren, bugünkü modern toplumların fikri ve ekonomik temellerini belirleyen bir devrim olmuştur. Aradan yaklaşık 150 yıl geçmesinin ardından gerçekleşen Sovyet Devrimi ise temelde Fransız Devriminin kavramları ile yola çıkmıştır. Hak, hukuk, özgürlük adalet, kardeşlik gibi değerleri yaymaya çalışmıştır. Fakat Fransız Devrimi aristokrasiye karşı yapılan bir “burjuva” devrimiyken, Sovyet Devrimi ise aristokrasiye karşı girişilen Sosyalist devrim olmuştur. Karl Marx’ın geliştirdiği ideolojinin Lenin tarafından Rusya’da uygulanmaya çalışılması sonucu, “Komün’den sonra proletaryanın en büyük hareketi” (Lenin’den akt: Tanilli: 2006; 197) meydana gelmiş ve Çarlık Rusyası, bazı Balkan ve Kafkas devletlerini de bünyesine katarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adını almıştır.

Devrim demişken Marx’tan bahsetmemek doğru olmayacaktır. Marx, oluşturduğu tarihsel maddecilik adlı kuramıyla, kapitalist düzende emeği sömürülen tüm işçilerin bir gün birleşip proleter diktatörlüğü kuracağını ve sınıfsız bir toplum yapısının oluşacağını öngörmüştür. Bugün devrim deyince birçok insanın aklına olumlu ya da olumsuz, Marx ve onun Engels’le birlikte yazdığı Komünist Partisi Manifestosu adlı eser gelmektedir. İnsanlar birkaç yüzyıldır bu esere tapmakta ya da lanet okumaktadır. Bu eser burjuva düzeninin çarpıklığını ve devrimin kaçınılmazlığını sunmaktadır. Bilhassa ülkemizde bu bildiriye bağlanan yüz binlerce insan olmuştur.

Devrim, tüm çıplaklığı ve vuruculuğuyla önceden bildirilse de, bunun mümkünlüğü nedir? 21. yüzyılda gerçekleşecek herhangi bir devrim, herhangi bir devrim olmaktan öteye geçebilir mi? Bu “herhangi bir” sözü bilinçsiz olarak kullanılmış bir söz değildir. Çünkü günümüzde gerçekleşen her değişim ve her yapılan düzenleme, devrim olarak nitelenmektedir (tarımda devrim, ekonomide devrim, toplu taşımada devrim…). Böylece devrim sözcüğüne yüklenen aşkın anlam, git gide değerini kaybetmektedir. Önceden bir davayı, uzun bir mücadele sürecini ve kavgayı anlatan bu kelime, bugün ucuz dönüşümleri süslü anlatımlarla beslemek için kullanılmaktadır. Ayrıca resmi otorite eylemlerini meşrulaştırmak adına bu kelimeye yönelmekte çekinmemektedir. Bir zamanlar Türkiye’de kullanılması bile yasak olan ve kişinin ideolojik görüşünü belli eden bu kelime, çok gariptir ki bu günlerde muhafazakâr kesimin bile sarıldığı bir kelime olmuştur. Yıllardır muhafazakâr düşünceye karşı mücadele yolu olan devrim kelimesi, ne acıdır ki eski hasmının bir aracı haline gelmiştir. Asıl acı olansa muhafazakâr yapının devrim kelimesini yaptığı eylemlere yakıştırmasıdır. Bu da küreselleşme ile oluşan tek kültür, tek ideoloji gibi homojenleştirici politikalara bağlanmaktadır. Ekonominin, siyasi duruşun, yemek kültürünün… Tek bir potada eritilmeye çalışılması, kavramların farklı ve alakasız gibi görülen alanlarda kullanılmasına sebebiyet vermektedir. Ve ideolojiler artık düşünce yapıları itibariyle birbirine karışmış gibi gözükmektedir. Böyle bir ortamda hangi devrimden söz edilebilir ki? Devrim için lazım olan sancı, önceden verilen narkozlarla başlamadan dindirilmiştir ve sırada uyku ilaçları vardır. Her gün her saat her dakika ve her saniye bireyler üzerinde ekili olan bu ilaçlar devrime giden yolda mücadeleyi mümkün kılmamaktadır. “Çağdaş sanayi toplumları devrimlere gebe değildir, çünkü yeni toplumsal formların kollektif yaratıcılık işlevleri artık eskisi gibi her an devrimci bir biçim ve içerik kazanmaya hazır durumda bekleyecek, durmaksızın toplum yüzeyine vuracak ölçüde yayılımlı değildir” (Decoufle:1991;56). Sistem (ki bu kelimenin kullanılması bile ona teslimiyeti ifade eder) ördüğü ağı çözecek gibi gözükmemektedir. Kuklalaştırılan ve emeğine yabancılaştırılan birey, bırakın toplumsal devrimi gerçekleştirmeyi, kendi içindeki dönüşümü bile tamamlayamamaktadır. Ne yapmalı sorusu ise kısa fakat üzerinde düşünülmesi gereken bir cevaba götürür bizi: “Özgür bir dünyaya erişmek tarihin seyrinden beklenmeyecek bir iştir. Bunun için tarihin nesnesi olmaktan vazgeçiş ve bu düzenin mutlak inkârı gerekmektedir” (Durak:2007:6).

Kaynakça
Decoufle, Andre-Clement (1991) Devrimler Sosyolojisi, çev: Mehmet Aközer,
İletişim Yayınları, İstanbul.
Durak, Yasin (2007) Olumsuzun gücü, Sosyologos, Konya.
Marshall, Gordon (2005) Sosyoloji Sözlüğü, çev: Osman Akınhay-Derya Kömürcü,
Bilim Ve Sanat Yayınları, Ankara.
Meriç, Cemil (1997) Mağaradakiler, İletişim Yayınları, İstanbul.
Tanilli, Server (2006) Uygarlık Tarihi, Alkım Yayınları, İstanbul.