Edebiyatımızın Ölü Sevicileri ve İmha Odası / Ali BOZCA

 

 

 

“Kimse yaşayanlarla ilgilenmez / Hayatın kokusu yoktur çünkü”

  

Bir şekilde yaşamlarına son veren şair ve yazarlar ile ilgili edebiyat dergilerinde veya gazetelerin kültür eklerinde sayfalar dolusu kuramsal yazıyla karşılaşmışsınızdır. İstedim ki bu yazıda yine aynı şekilde buram buram nekrofili(ölü sevicilik) kokan bir yazı olmasın.

İlginçtir ki sıradan bir vatandaşın intihar ederek yaşamına son vermesi sağlıksız bir ruh haliyle açıklanırken aynı son bir şair için bazen bir mesaj ya da mevcut yapıya bir tepki olarak tanımlanır ve mistik anlamlar yüklenmeye çalışılır. Elbette ki şairleri sıradan bireylerden ayıran estetik bir bakış açıları ve kırılgan bir yapıları vardır; bu yüzden de hayatın en fazla örselediği, incittiği insanlardır. Fakat bu farkındalığımız intihar eden şair ve yazarları eserlerinden bağımsız bir şekilde mitleştirmemizi veya eserlerinden ölüm temalarının altını fosforlu kalemlerle çizip okuyucuya dönerek: “Bak sevgili okur, görüyor musun? İşte bu şair ölümünü önceden haber veren bir Mesih’tir.” gibi söylemlerle intiharı meşrulaştırıp ölümü fetişleştirmemizi gerektirmez. Bazı bohem zihniyetli ölü sevici edebiyatçılarımız ve yeryüzünün değişik coğrafyasında intiharı onurla bağdaştırıp saygıyla karşılayan gelenekçi toplumsal sınıflar dışında intiharı mistik bir ayine dönüştürüp ölümü fetişleştiren başka sosyal katmanlar yoktur sanırım. Bilindiği üzere Hindistan’ın en üst toplumsal sınıfını oluşturan Brahman’larda dul kalmış kadınların bedenlerini yakarak yaşamlarına son vermelerine hoş görüyle bakılır ve hatta özendirilirler. Bu zihniyetteki edebiyatçılarımız da intihar etmiş şairler ile ilgili bir yazı kaleme aldıklarında, onların eserlerinde işlemiş oldukları ölüm temasını doğrulamak için yaşamlarına son verdiklerini, yazdıklarını yaşadıklarını ve aramızdaki en sahicilerin onlar olduğu görüşünün altını çizer ve bu söylevlerine bir kasvet havası büründürmek için de intihar etmiş şairlerin ölümü bir var-oluş gibi sunup  yaşamı kötürüm gösteren dizelerinden bol bol örnekler gösterirler bize. Maalesef ki bu tarz yazılar iyi bir inceleme/irdeleme yazısından çok “merhumu nasıl bilirdiniz” ritüelinde bir grup terapisine dönüşerek şefkat duygularımızı kamçılamaktan öteye gitmez. Bu çarpık bakış açısı bizi zamanla intihar eden şairlerin eserlerinin birer şaheser olduğu beklentisine gark ederek yaşayan veya normal bir şekilde ölmüş şairlerin eserlerine kuşku ile yaklaşmamıza sebep olur. Kaldı ki bu durum bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde pazara dönüştürülerek şairin ölümünden nemalanmaya kadar varmaktadır. Farkındalar mı? Bilmiyorum ama bu şekilde magazinleştirip popüler bir külte(tapınma-ayin) dönüştürdükleri şairi bir dilek ağacına çevirerek eserlerinden öznel bir tat almamızı engellemekte ve böylece şairi aslında kendileri imha etmektedirler. Sevgili insan kardeşlerim sanat VARLIKTAN kaçış değildir aksine Ali ŞERİATİ’ nin de demiş olduğu gibi “sanat var olandan kaçıştır”

Bu konu hakkında dünya çapında bir araştırma yapmış olan California eyalet üniversitesinden James Kaufman bu duruma “Sylvia Plath etkisi” gibi bir tanım koyarak olayı zincirleme bir reaksiyonmuş gibi betimleyip, maalesef ki bu fenomeni hepten içinden çıkılmaz fantastik bir gerilim filmine dönüştürmüştür. Eminim ki Hideo Nakata’nın yönettiği “Halka” filmini izleyenleriniz olmuştur. Filmde ortalıkta dolanan bir kaset ve bu kaseti izleyen kişilerin 7 gün içerisinde gizemli bir şekilde ölmelerini araştıran bir gazetecinin başından geçenler anlatılıyordu. Fark etmiş olduğunuz gibi bazen edebiyat dünyası da kendi ölülerine yaşanmışlık katmak için Hollywood filmlerinin kurgusal yapısından geri kalmamaktadır. John Wolfgang von Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları” adlı eserinin piyasaya çıkmasının ardından intihar vakalarının arttığına dair bir şehir efsanesinin hala güncelliğini koruması ve hala popüler bir eser olması da gösteriyor ki bir eserin satışını, içeriği, yazım dili ve zihnimizde yarattığı atmosferden çok sunum şekli etkilemektedir. Bana göre de bu bir yazarın başına gelebilecek en büyük talihsizliktir. Sevgili insan kardeşlerim bence bu durumlarla baş etmenin en güzel yolu eser ile ilgili yaratılan şehir efsanelerini karikatürize ederek tiye almaktan geçiyor. Hadi öyleyse Günahsız olarak ilk taşı ben atıyorum. Naçizane önerim şudur; bu eserin bundan sonraki baskılarına büyük puntolarla şöyle bir not yazalım: “SAYIN OKUR BU KİTABI OKURKEN LÜTFEN PENCERE PERVAZLARINDAN VE BALKONLARDAN UZAK DURUNUZ”      

Sevgili insan kardeşlerim, Zafer Engin KARABAY’ ın, Kaan İNCE’ nin, ve İlhami ÇİÇEK’ in şiirlerini ısrarla okumanızı öneriyorum. Emin olun ki geleceğe iz bırakacak denli yetenekli ve genç şairler bunlar. BİLMİYORUM!!! aranızdan kaç kişi acaba söylediklerimi ciddiye alıp bu şairlerin şiirlerini okumak isteyecek? Ama bu soruma cevap bulmak için ne yazmam gerektiğini BİLİYORUM!!!. Şair İlhami ÇİÇEK 29 yaşında bunalıma girdikten sonra tedavi gördüğü hastanenin 5. katından atlayarak yaşamına son verdi. Şair Kaan İNCE 22 yaşında Kadıköy’de kaldığı otelin balkonundan kendini atarak yaşamına son verdi. Şair Zafer Ekin  KARABAY 29 yaşında kemeri ile kendisini asarak yaşamına son verdi. Şuna emin olunki insan kardeşlerim ne bu ismini yazdığım şairlerin ölüm şekilleri şiirlerini daha değerli kıldı ne de yaşayan veya normal bir şekilde ölmüş şairlerimizin şiirlerini daha değersiz kılacak.

Üzerinizdeki ölü toprağını savurması umuduyla yüreğinizden öpüyorum.