Hizmet Sektörlerinin Piyasaya Açılması ve Yerel Yönetimlerin Yeni Rolü / Metin ARTENA
1929 bunalımı ve 2. Dünya Savaşı sürecinde işçi sınıfıyla uzlaşma yolunu seçen dünya kapitalizmi, SSCB’nin dağılmasıyla 1970’li yıllarda yaşadığı karlılık krizini aşmak için 90’lı yıllarla beraber neoliberal saldırılarının şiddetini arttırmaya başladı. Solun SSCB’nin dağılmasından sonraki ideolojik yenilgisi 70’li yıllarda başlayan bu neoliberalleşme sürecini arttıran bir etken oldu. Aynı zamanda bu süreç emperyalist kamplar arası çatışmaların su yüzüne çıktığı bir dönem oldu. Emperyalist tekeller tarafından GATT, GATS gibi anlaşmalar ve DTÖ, DB VE IMF gibi kuruluşlarla emperyalist ülkeler dışındaki ülkelerin hizmet sektörleri uluslararası sermayeye açılırken, emperyalist devletler kendi sektörlerinin yabancı sermayeye açılmasını engelleyen ve “neomerkantilizm” diye adlandırılan koruma politikalarını izlemeye başladılar.Kamu Yönetimi Temel Kanunu yasa tasarısı da aslında yukarıda anlatılan, hizmet sektörlerinin uluslararası sermayeye açılması sürecinin Türkiye ayağıdır. GATS’la birlikte başlayan hizmet sektörlerini sermayeye açma süreci KYTK(Kamu Yönetimi Temel Kanunu)’yla yasallaştırılmak istenmektedir. Türkiye’nin imza koyduğu “GATS’a göre bir hizmetin sermayeye açılmamasının tek sınırlaması, kamusal otoriteler tarafından yerine getirilen bir hizmetin ticari nitelik taşımaması ve hizmet yerine getirilirken rekabetçi ortamın oluşmamasıdır. Bir hizmet sektöründe bu şartlardan sadece biri geçerli olduğunda bu alan GATS kapsamında sayılacaktır.”
Peki Neden Hizmet Sektörü?
Uluslararası hizmet sektörü açısından eğitimin 2 trilyon, sağlığın 3,5 trilyon, suyun 1 trilyon dolar pazar payının olduğu gerçeği aslında sorunun cevabını vermekte. Sermayenin muazzam kar alanları teşkil eden ve kamusal otorite tarafından gerçekleştirilen bu sektör karşısında gözleri kamaşmakta.Uluslararası sermaye, sadece devletleri bu hizmet sektörlerini sermayeye açması için zorlamamakta, KYTK’da da görüldüğü gibi “düzenleyici reform programları”na Yönetim Reformu ve İş Yasası gibi bölümleri de ekleyerek devlete yeni bir rol biçmekte ve işgücü istihdamını esnekleştirecek, işçi sınıfının sosyal güvencelerini tırpanlayacak, emek sömürüsünü yoğunlaştıracak uygulamaları da yürürlüğe koymak istemektedir.
Devletin Değişen Rolü Ve Yerel Yönetimler
Keynesyen politikaların egemen olduğu dönemde işçi sınıfıyla egemen sınıfları sermaye yararına işçi sınıfına bazı tavizler vererek uzlaştırma rolünü üstlenen devlet aygıtı, neoliberal politikalarla birlikte sermayenin gelişmesine yardımcı olan, sermayenin yayılmasının önündeki engelleri ortadan kaldıran düzenleyici devlet rolüne bürünmüştür. Neoliberal süreçle birlikte devletin değişen rolü kamusal alanın da dönüşümünü beraberinde getirmiştir. Şöyle ki, daha önce devletle birey arasındaki ilişki vatandaşlık bağı biçiminde kurulurken, kamu hizmetlerinin sermaye kurallarına tabi olmasıyla beraber bu ilişki biçimi satıcı-müşteri ilişkisine dönüşecektir. T.Erdoğan’ın “ Herşeyi devletten beklemeyin.” sözü tam da bu süreci tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekte ve tarif etmektedir.
KYTK’da hükümet,katılımcılığı ve demokrasiyi gerçekleştirmek, verimliliği arttırmak söylemleriyle kamu hizmeti alanlarının işletimini yerel yönetim birimlerine ve il özel idarelerine devretmektedir. Merkezi yönetimin yetkilerinin ve kamu hizmetlerinin yürütümünün yerel yönetimlere devredilmesiyle birlikte demokratikleşmenin ve katılımcılığın kanallarının açılacağı doğrultusundaki hükümet tezinin aksine bu süreç aslında sermaye işleyişinin ve sömürü ilişkilerinin mikro ölçeğe yayılmasından başka birşey ifade etmemektedir. Şöyle ki kamu hizmetlerinin gerçekleştirilme sürecine devlet, özel sektör ve STK’lar olmak üzere 3 bileşenin katılacağı belirtilmektedir. Devletin zaten sermaye sınıfının egemenlik aracı olduğu ve STK’lerin sermayenin tekelinde olduğu göz önünde bulundurulduğunda (AB süreci ile ilgili propoganda çalışmalarında öncülüğü TÜSİAD kaynaklı STK’lerin yapması durumu bunu kanıtlayan örneklerden biri) aslında kamu hizmeti alanının tamamiyle sermaye egemenliğine açıldığı görülecektir. Ayrıca bireylerin kamu hizmetlerinin üretimi sürecinde söz sahibi olmayacağı ve sadece parası orantısında talepte bulunan kişi olarak kamu hizmetlerinin sağlanması sürecine katılacağı dikkate alındığında katılımcılıktan kastedilenin sermayenin kamu hizmeti sektörüne mutlak hakimiyeti olduğu ortaya çıkacaktır.
Kamu hizmetlerinin yerel yönetimlerce gerçekleştirilmesi konusundaki bir diğer önemli nokta da verilen kamu hizmetlerinin bedelini karşılamak için devletin zaten varolan genel vergilerinin dışında yerel yönetimlerin kamu hizmetlerinden yararlananlardan “katılma payı” alma hakkı ve kamu hizmetlerini karşılamak amacıyla yeni vergiler koyma hakkı yasa tasarısıyla tanınmıştır. Devlete ek olarak yerel yönetimlerin de kamu hizmetlerinin maliyetini karşılamak için vergi toplaması bir çifte vergilendirmeye yol açacaktır. Bu durum da yoksulluk ve işsizlik cenderesi altında ezilen halkın daha da yoksullaşmasına yol açacaktır. Aynı zamanda devlet topladığı merkezi vergileri zaten iyice tırpanlanan sosyal refah harcamaları ve diğer kamu harcamaları yerine borç ödemelerine aktarma fırsatını bulacaktır.
Nasıl Bir Yerel Yönetim Politikası? Yeni Fatsalar İçin Mücadeleye!
Türkiye rejiminin yapısı gereği, tepeden gerçekleşen devletin ve yerel yönetimlerin yeniden yapılandırılması sürecine solun tabandan örgütlenen yerel yönetim modelleri ve örgütlenme biçimleriyle müdahale etmesi gereken bir eşikteyiz. Kamu hizmetlerinin sermayenin kar güdüsü altında gerçekleşmediği, yerel yönetim birimlerine mensup halkın ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda gerçekleştiği, hizmetlerin sunum ve üretimine doğrudan halkın katıldığı bir modeli hedeflemelidir sol. Bu tarz bir yerel yönetimcilik anlayışı hem gelecekteki sosyalist toplumun prototipinin oluşmasına katkıda bulunacak hem de halkın sermayenin yaşamın her alanını işgaline, yeni yoksullaştırma ve işsizleştirme saldırılarına karşı örgütlü duruşu sağlayacaktır. Kısacası sol, sermayenin kendini mikro ölçekte de egemen kılma, yaşamın her alanını işgal etme saldırısına karşılık, bu saldırıyı mikro ve makro ölçekte püskürtecek, gelecekteki sosyalist toplumun nüvelerini oluşturacak politikaları, araçları ve somut yapıları gerçekleştirmesi yani yeni “Fatsa”lar yaratması gerekmektedir.
? “KÜRESELLEŞME KARŞITLARI NE İSTİYORLAR?” VE NASIL İSTİYORLAR?
Küreselleşme karşıtı hareketlerin sembolik başlangıcı olarak Zapatistaların Meksika’nın başkentini bir gecede sessizce işgal edişleri gösterilebilir. “Ya basta(yeter artık)” sloganlarıyla inlettikleri, hükümet binalarına sloganlarını yazdıkları başkent sokaklarından yine sessiz sedasız ve kimseye hissettirmeden ayrıldılar. Bu sembolik başlangıçtan sonra küreselleşme karşıtı hareketler belirli tarihsel uğraklardan geçtikten sonra günümüze kadar geldiler. Peki neydi bu küreselleşme karşıtlarının derdi?
Her şeyden önce sermayenin başlatmış olduğu neo-liberal dalgalara karşı toplumun her kesiminden insanların kendi pencerelerinden rahatsızlıklarını dile getirmeleriydi. Egemenlere yapılan bir çeşit “altın çağı” geri istiyoruz çağrısıydı. Sistem karşıtı olmaktan çok, sistemde reformlar isteyen bir hareketti. Sistemin azgın saldırılarına karşı ani bir refleksti. Taleplerinin arasında çevre sağlığı, kadın hakları, eşcinsel hakları, insan hakları, işçi hakları vs. vardı. Kimi örgütlü, kimi örgütsüz, kimi şiddet yanlısı kimisi de şiddet karşıtıydı. Sosyalisttiler, anarşisttiler, Gandhici’ydiler, sosyal demokrattılar. Kısacası bu gün de olduğu gibi homojen bir hareket değildiler.
Günümüzde de pek farklı değil bu hareket, yine heterojen bir yapıya sahip ama giderek sınıf bilincine dayalı bir hareket olmaya giderek yaklaşıyor. Ama elbette bu perspektiflerden bakanların sayısı çok az, ama giderek artmakta. Hareket en başta sistem karşıtı ve sistemde reform yapma yanlısı olma bakımından ikiye ayrılıyor. Sistem karşıtları ise kendi aralarında ikiye ayrılıyor(anarşizm, sosyalizm vs. gibi ideolojik ayrılıkları saymazsak); şiddet yanlıları ve karşıtları. Talepleri de yukarıda sayılan ve daha da genişletilmiş birçok talep. Örgütlenme tarzları ise ağ tipi bir örgütlenme tarzı. Dünya Sosyal Forumu’nda alınan kararla bu örgütlenme tarzını bölgelerde ve kıtalarda da yaymaya çalışıyorlar. Avrupa Sosyal Forumu bunun en güzel ve açık örneği. Ama dediğim gibi homojen ve sistematik örgütlenmiş bir hareket olmaktan uzaklar. Gelecek toplumun nüvelerini bugünün toplumunda yaratma çabaları ise en büyük kozları ve belki de başarıp başaramayacaklarını bu belirleyecek. Egemenlerin dünyanın geleceğiyle ilgili kararlar verecekleri toplantıları protesto ederek hatta yaptırmamaya çalışarak onlara bu dünyada başkalarının da olduğunu göstermeye çalışıyorlar.
Sonuç olarak, küreselleşme karşıtı hareket sistemin merkezi saldırılarına ne kadar çok merkezi ve sistematik biçimde yanıt verirse, ne kadar sınıf temelli hareket ederse o kadar başarılı olacak. Aynı zamanda MST(Brezilya Topraksız Köylüler Hareketi) gibi örnekleri ne kadar başarıyla uygular ve çoğaltırlarsa dünya toplumuna geçerli bir alternatif sunacaklar ve başarıya ulaşacaklar.
OSMANLI DEVLETİNİN FEODALLİĞİ KONUSU ÜZERİNE ALTERNATİF BİR ÇALIŞMA
Giriş
Tarihe nasıl baktığımız toplumsal, ekonomik ve siyasal olaylara nasıl baktığımızı da belirler. Aynı zamanda tersi de söz konusudur; yani toplumsal, ekonomik ve siyasal olaylara bakış açımız da tarihe bakış açımızı belirler. Bu yüzden doğru siyasal ve toplumsal analizler, hedefler ve bunları gerçekleştirecek araçlar için de doğru bir tarih okumasına ihtiyaç vardır. Bu çalışma bahsedilen doğru tarih okumasını gerçekleştirmek için tasarlanmıştır.
Türkiye’de farklı tarih okumalarından kaynaklı olarak çeşitli sosyalist kuramlar ortaya çıkmış ve bu kuramlar çeşitli siyasi hareketlerin politik mücadele araçlarını ve politik öngörülerini belirlemiştir. Bu tezlerden bir tanesi de Osmanlı toplumunu feodal saymayan, devlet aygıtını da sınıfsal süreçlerden bağımsız ve sınıfların üstünde bir kuruma indirgeyen, devletin işleyişiyle ilgili tüm süreçlerin sınıfsal bağlarından kopuk bir padişahlar sülalesi ve onun yönetici elitleri tarafından gerçekleştirildiğini varsayan yaklaşımdır. Bu yaklaşım “güçlü devlet geleneği” biçiminde adlandırılmaktadır. Oysa devlet kavramı, bu yaklaşımda iddia edilenin aksine sınıfsal süreçlerden soyutlanamaz ve bu kavram sınıfsal süreçlerin bir sonucu olarak görülmelidir. Böyle bir kuramsal çözümleme yapabilmek için de Osmanlı Devleti’nin feodal niteliğinin kanıtlanması gerekmektedir. Bu yazı kapsamına sadece “Osmanlı Devleti’nin feodalliği ile ilgili tartışma alınmıştır. “Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş” ve “Cumhuriyetten günümüze kadarki” dönemlerle ilgili tartışmalar ise bu yazının kapsamı dışında bırakılmıştır.
1.Kavramsal Çerçeve
Bu çalışmanın kuramsal çerçevesinin anlaşılabilmesi, giriş bölümünde teorize edilen sorunsalın çözümlenebilmesi ve iddiaların gerçekleştirilebilmesi için üretim tarzı kavramının bir tanımını yapmak gereklidir.
Üretim tarzı kavramı, toplumsal evrimin her aşamasında, belirli toplumsal gereksinmeleri karşılamağa yönelik mal ve hizmetlerin hangi tarzda yani hangi maddi üretim güçleri temelinde ve ne tür bir toplumsal üretim ilişkisi çerçevesinde üretildiğinin yoğunlaşmış bir ifadesidir ve toplumun belirli gelişmişlik düzeyinin anahtarı da olmaktadır(Oyan, 1998:2). Aynı zamanda her üretim tarzına denk düşen üst yapı kurumları ve mülkiyet biçimi vardır. Üst yapı kurumlarının formunu temelde belirleyen üretim tarzı ve mülkiyet biçiminin karşılıklı etkileşimi olmakla birlikte, toplumların çeşitli karakteristiklerine göre üst yapı kurumları birbirlerinden temel karakteristiklerinin toplumsal, siyasal ve ekonomik dokuya etkileri oranında farklılıklar gösterir. Bu kavrayış sahip olmak aynı zamanda Althusser’in üst yapının “gölge-fenomen” olarak kavranması diye tarif ettiği değişen alt yapının kendine uygun üst yapı kurumlarını otomatik biçimde ve zorunlu olarak üreteceği ve bu yapıların hemen her yerde türdeş olarak görülmesi biçiminde tezahür eden “ekonomizm” hatasına düşülmesini de engelleyecektir.
Engels ; “Toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişki, kendini proletarya burjuvazi karşıtlığı olarak gösterir.” (Engels, 1998a:69) der. Bu cümle toplumların devindirici gücünü ve ekonomik sistemleri değişmeye zorlayan dinamikleri ifade etmekle birlikte en temelde ekonomik sistemlerin de nasıl kavranması gerektiği sorusunun cevabını verir: Ekonomik sistemler, üretim tarzları ve mülkiyet biçimlerinin diyalektiği sonucunda oluşurlar. İleriki bölümdeki feodalizm tartışmaları da bu kuramsal çerçevede gerçekleşecektir.
2.Feodalizmin Tanımlanması
Osmanlı Devletini “sui generis” görenler ya da oryantalist bir bakış açısıyla doğu toplumlarının Avrupa feodalizmiyle benzerlik göstermediğini iddia edenler, ona ya feodal değil derler ya da onu “Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT)”nın egemen olduğu bir devlet olarak tanımlarlar. Bu tarz kavramsallaştırmalar ilginç bir biçimde kendini Marksist çizgide tarif edenler tarafından da ortaya atılmaktadır. Halbuki bu iddiaların aksine Osmanlı Devleti “geç dönem feodal” devletidir. Bu iddiayı kanıtlayabilmek için de öncelikle feodalizmin önceki bölümde ortaya atılan kavramsallaştırmalar temelinde bir tanımlamasını yapmak gerekmektedir.
Marks, tarihsel sıraya göre üçüncü mülkiyet biçimi dediği feodal mülkiyetin “feodal çağ boyunca, bir yandan serflerin emeğinin boyunduruk altına sokulduğu toprak mülkiyetine, öte yandan da küçük bir sermaye yardımıyla kalfaların emeğini yöneten kişisel emeğe” (Marks, 1999:43) dayandığını belirtir. Engels ise “Kapitalist üretimden önce yani ortaçağda, her yerde emekçilerin kendi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetine dayanan küçük üretim görülüyordu: Küçük özgür köylü ya da serflerin tarımı, kentlerin zanaatçılığı.” (Engels, 1998a:65) cümleleriyle feodalizmden bahseder. Kısacası feodalizm küçük köylü ve ya serflerin tarımsal üretimine dayanan ve bu artığa çeşitli biçimlerde (ürün-rant, para-rant) el koyan egemen sınıfların kendi aralarında da hiyerarşik bir mülkiyet yapısı ve yöneten-yönetilen ilişkisi içinde örgütlendikleri bir ekonomik sistemdir.
Kolonluğun gelişmesi, köleci üretim biçiminin bunalımını veren bir belirtiydi (Kerov, 2002:139). “Bütün eski dünyada başlıca üretim dalı olan tarım, yeniden ve her zamandan daha çok, eski durumuna gelmişti…Kölelerin emeği üzerine kurulu “latifundialar” işletmesi, artık karlı (rentable) olmuyordu; ama, o çağda, bu, büyük ölçüde tarımın olanaklı tek biçimiydi. Küçük tarım, yeniden tek karlı biçim durumuna gelmişti. Villa’lar, birbiri ardına, küçük parçalara bölündüler ve belirli bir para ödeyen, soydan geçme kiracılara, ya da kiracıdan çok toprak sahibinin işine bakan vekilleri olan, ve çalışmaları karşılığı yıllık ürünün altıda, hatta yalnızca dokuzda birini alan partiarii’lere verildi. Ama, çoğu durumda, bu çük toprak parçaları karşılığında her yıl değişmez bir para ödeyen kolonlara bırakıldılar; bu kolonlar, üzerinde çalıştıkları toprağa bağlıydılar ve onunla birlikte, satılabilirlerdi; doğrusunu söylemek gerekirse, köle değildiler, ama özgür de değil…Bunlar, ortaçağ serflerinin habercileri oldular (Engels;1998b:175-176).”
Feodal düzenin ilerlemesi, daha sonra, 8. y.y.’da, toprağa ait ilişkilerdeki özgün bir değişime yol açıyordu. Toprak artık özel mülk olarak verilmiyordu; egemen sınıfın temsilcileri, ancak kendi topraklarında silah altına alınan birliklerin başında kralın ordusunda hizmet etmeleri koşuluyla, malikane ya da yurtluk denilen topraklara sahip olabiliyorlardı (Kerov, 2002: 146). Buna gedik (benefice) adı veriliyordu. Bu sistem 9. ve 10. y.y.lar boyunca değişikliklere uğramış ve askeri gedik kalıtsal bir nitelik kazanmış ve “franc-alleu” denilen biçime dönüşmüştür. Bu sistemde bütün toprak sahipleri, daha güçlü bir senyör, yani karşısında bağımlılığını kabul etmek ve kendisini onun vasalı ilan etmek zorundaydı. Vasal senyöründen bir yurtluk alıyor ve silahlarını onun hizmetine koymak zorunda bulunuyordu. Bu tarihsel gelişim çizgisi, feodal mülkiyet biçiminin çok dereceli bir mülkiyet biçimine bürünmesini sağlamıştır. “Feodal ilişkilerde temel üretim aracı olan toprak genelde hiç kimsenin özel ve mutlak mülkünü oluşturmamaktadır. En güçlülerin, piramidin zirvesindeki hükümdarın, geniş alanlar üzerindeki fiili olmayan üstün (çıplak) mülkiyet hakları, büyük-küçük toprak beylerinin daha doğrudan ama çeşitli yükümlülüklere bağlı olduğu için gene mutlak olmayan mülkiyet haklarıyla çakışmaktadır. Bu mülkiyet hakları hiyerarşisinin erekliliği (finalitesi), sonuçta elbette toprağı işleyen ve artık-emek kaynağı olan doğrudan üreticiler ve onların emeğinin ürünleridir. Dolayısıyla, üretici köylünün de mutlaka bu mülkiyet haklarıyla bir ucundan ilgilendirilmesi gerekir. Nitekim doğrudan üretici de en azından bir yararlanma hakkına, genellikle de babadan oğula geçen fiili bir tasarruf hakkına sahiptir. üretici sınıfın kendisini yeniden üretmesi açısından da zorunlu olan bu tasarruf hakkı, hem üretim teknolojisinin, hem gelenek ve göreneğin, hem de toplumsal güç ilişkilerinin sınırlamaları altında belirlenecek ve genelde keyfi bir yoruma konu olmayacaktır(Oyan, 1998: 168-169). Peki yukarıda tanımladığımız feodalizm kavramsallaştırmamız ışığında Osmanlı toplumunun toplumsal, siyasal, ekonomik yapısını açıklamakta kullanabilir miyiz? Bu sorunun cevabını şimdiki bölümde açıklayacağız.
2.1.Osmanlı Devleti Feodal Midir?
Kimileri Osmanlı Devleti’nin feodal olmadığını söylemiş, kimileri Weber’in “ideal tipler” adı altında kuramsallaştırılan metodolojsini ve patrimonyalizm kavramını kullanarak Osmanlı toplumunu “patrimonyalist” diye tanımlamış, kimi Marksistler de Stalin’in toplumun tarihsel evrelerini 5 zorunlu aşama olarak tanımlayan şablonculuğuna Marks’ın çok fazla üstünde durmadığı “ATÜT” kavramsallaştırmasıyla, bilimsel gerçekleri çoğu zaman göz ardı ederek, karşılık vermişlerdir. Oysa ki, Osmanlı Devleti’ni Feodal bir devlet saymak daha doğru olacaktır.
Osmanlı devletinin ekonomik temelini araştıranların çoğunlukla göz ardı ettikleri şeylerden biri onun bir “geç zaman ortaçağ devleti” olmasıdır. Osmanlı Devleti’nin merkezi özelliği nedeniyle feodal Avrupa toplumundan ayrıldığını iddia edenler bu özelliği hep dikkate almadan Osmanlı Devleti’yle ilgili değişik teorik açılımlar sunarlar ve Osmanlı Devleti’nin feodal toplum yapısını manipüle ederler. 14.ve 15. yüzyıllarda kuruluş evresini tamamlayan etrafı görece güçlü devletlerle çevrili bir devletin ayakta kalabilmesi ancak kendisini yıkabilecek parçalılığın belirli oranlarda merkezin denetimine alınmasıyla mümkün olabilirdi. Böyle bir nedenle de Osmanlı Devleti mümkün olduğunca merkezin denetiminde olan feodal bir yapıya bürünmüştür. “Küçük dirlik dağıtımı, hak ve yükümlülüklerin oldukça sıkı bir şekilde oranlanmasına çalışan tımar sistemi aracılığıyla bir yandan feodal sistemin sakıncaları (merkezkaç eğilimleri) hafifletilmeye, öte yandan hızlı bir genişlemeye imkan verecek sınıf ittifakları ve dengeleri oluşturulmaya çabalanmıştır. Osmanlı Devleti, bir politik kargaşa ve boşluk ortamında, feodal temeller üzerinde yükselmiş, ancak gecikmiş feodalizmi çok geçmeden, 17.y.y.’dan itibaren çağının gerisine düşmeye başlamıştır. Oysa 10.y.y. ortasından itibaren hiçbir dış tehdit altında kalmayan Batı Avrupa coğrafyasındaki feodal formasyonların siyasi olarak ufalanma lüksüne sahip olmaları (ve bu sürecin dahi 13.y.y. sonundan itibaren tersine çevrilmeye başlanması) doğru değerlendirilmelidir (Oyan, 1998: 164).” Bu nedenle de Batı Avrupa’daki feodalizmin kuruluş dönemindeki parçalı yapıyla Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki merkezi yapıyı karşılaştırarak Osmanlı Devleti’nin feodal olmadığına kanaat getirmek anakronizmden başka bir şey değildir. Dolayısıyla daha önce de belirttiğimiz gibi ekonomik ve toplumsal formasyonların oluşmasına toplumların karakteristiklerinin, “tarihsel zorunluluk”larının yaptığı etkiyi göz ardı etmektir.
Ekonomik yapıları üretim biçimi ve mülkiyet ilişkilerinin diyalektiğinin bir sonucu olarak kavramsallaştırdığımızda; Osmanlı Devletinin feodal üretim tarzına ilişkin diğer feodal toplumlarla benzeşen özellikleri ortaya çıkar. Bu açıdan baktığımızda Osmanlı Devleti’nin ,Batı Avrupa toplumlarına benzer şekilde, “miri toprak rejiminde devletin mutlak değil üstün mülkiyet hakkını koruduğunu, yararlanma/ tasarruf haklarını tımarlılara ve reayaya bıraktığını (bazen başka katılanlar da olur) görürüz… Devletin üstün mülkiyete sahip olmayıp fiili mülkiyete sahip olmayıp fiili mülkiyete ortak olduğu malikane-divani denilen mülkiyet biçimi bize feodal mülkiyet anlayışını en iyi anlatan örneklerden bir başkasıdır. Keza, alınır-satılır mülklerden olup askeri hizmet yükümlülüğüne bağlanmış mülk tımar, hizmetin yerine getirilmemesi durumunda tarımsal ürüne el konulmasına (mülk tımara el konulamamakta) götürülen niteliğiyle, feodal rant ile vergi arasındaki geçişmeleri iyi anlatmaktadır (Oyan, 1998:170).” Ayrıca Osmanlı Devleti’nde Tımar sahibinin ikili niteliğe sahiptir. Tımar sahibi hem “sahib-i arz” (toprak sahibi) hem de “sahib-i raiyyet” sayılır.
Osmanlı Devleti’ndeki vergi yapısına bakmak da onun feodal özelliğini ele verir. “Osmanlı Devleti’nde Şer’i vergilerin asıl ayırdedici özelliği dinsel olmaktan ziyade, toprak üzerindeki üstün mülkiyet haklarının (toprağın kirasının) karşılığı sayılmasıdır. Örfi vergiler ise, köylünün kişiliği üzerinde tımar beyinin sahip olduğu hakların karşılığıdır. Örfi vergilere aynı zamanda raiyyet vergileri denmesinin bir nedeni de budur. Örfi vergilerin bu niteliğini daha iyi anlamak için, çiftini bırakıp kaçan ve 10 yıllık geri getirilebilme süresi içinde bulunamayan reayanın, bu süre sonunda bulunması halinde “sahib-i raiyyetine” çift bozan tazminatı ödemeye devam etmek zorunda olması anımsatılabilir. Keza, tımar beyiyle anlaşıp yerine bir başka üreticiyi bırakarak göçen köylü reayanın, çift bozan tazminatı vermemekle birlikte çift resmi ödemeye devam etmesi çok anlamlı bir örnektir (Oyan, 1998:172).” Benzer bir durum daha önce bahsettiğimiz “malikane-divani”lerde de görülür. Malikane kısmına bağımsız toprak beyinin üstün mülkiyet hakları ve kısmen yararlanma haklarıyla sahip olduğu, buna karşılık “divani” kısmına divan adına tımarlı sipahinin bir yararlanma hakkıyla tasarruf ettiği bu çift başlı mülkiyet biçiminde toprak sahibine şer’i vergiler, divani tarafa raiyyet vergilerinin uygulanması da iddiamızı doğrular niteliktedir.
Sonuç
Bu çalışma kapsamında toplumsal süreçlere, ekonomik yapılara nasıl bakılması gerektiği ve bu bakış açısı üzerinden Osmanlı Devleti’nin feodal bir ekonomik yapıya sahip olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Devleti, toplumsal ve ekonomik formasyonları sınıf süreçlerinden bağımsız bir şekilde analiz eden, Osmanlı Devleti’ni “sui generis” olarak tanımlayan yaklaşımlara karşı bu süreçleri sınıf temeline oturtan bir yaklaşım savunulmaya çalışılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin feodal bir üretim tarzına sahip olduğunun kavranması Osmanlı Devleti’nin kapitalizmle eklemlenme sürecini, bu sürece koşut olarak gelişen siyasal dönüşümleri, ekonomik politikaları anlamlandırmak ve hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki devlet-bürokrasi ilişkisini çözümlemek açısında kilit bir öneme sahiptir. Sonuç olarak böyle bir kavrayışla yola çıkılan bu çalışmanın yazarı Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş dönemini “Prusya tipi geçiş” modeliyle; Cumhuriyetten günümüze gelen dönemdeki siyasal ve ekonomik politikaları ise Gramsci’nin “hegemonya ve anti-hegemonya”, “pasif devrim” kavramlarıyla açıklamak istemiş; fakat zamanının yeterli olmaması ve kuramsal bilgi yetersizliğinden kaynaklı olarak bu amacı gerçekleştirememiştir. Bu nedenle de bu çalışma bir anlamda eksik kalmıştır.
Dipnotlar
1-Milli Demokratik Devrim Tezi, Parti-Cephe Geleneği (Mahir Çayan’ın Emperyalizmi safhalara ayırıp bu safhalara göre mücadelenin stratejisinin değiştiğini söyleyen kuramı), Komünist Parti Geleneği ve Kemalizmden Etkilenen sol içinde sayılabilecek akımlar vs.
Kaynakça
Engels, F. (1998a) Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Ankara: SOL
Engels, F. (1998b) Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Ankara: SOL
Kerov, Zubritski, Mitropolski (2002) İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Ankara:SOL
Marks, K. (1999) Alman İdeolojisi, Ankara:SOL
Oyan, O. (1998) Feodalizm ve Osmanlı Tartışmaları, Ankara:İMAJ

2007/09 |