Ölü Doğan Bebek / Ozan ASLAN

 

 

 

1838 Serbest Ticaret Antlaşması sonun başlangıcı olmuştu Osmanlı için.
Bu antlaşma ile Avrupa malları Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı’nın açık Pazar haline gelmesini ve küçük esnafın yok olmasına neden olmuştu.
Osmanlı’da üretim çok büyük ölçüde tarıma dayalıydı. Sanayi gelişmemiş, buna karşılık özellikle ticaret, ulaştırma, bankacılık gibi hizmet kesimleri azınlık ve yabancıların egemenliğindeydi.

Yeni topraklar kazanmak, Avrupalı devletlerin Rusya’ya karşı kışkırtması ve Balkan Savaşları’nda kaybettiği yerleri almak isteyen Osmanlı, ekonomisinin beyaz bayrak çekmesini göz ardı ederek hala savaşlarla boğuşmaktaydı. Bu savaşlarla birlikte ilk dış borç 1854 yılında Kırım Savaşı ile başladı. 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etti. Bu tarihte ihracat geliri 19 milyon sterlinken, sadece kısa vadeli borçlar 16,5 milyon sterlin, hükümet geliri ise 22,5 milyon sterlindi. Dış borçlanma süreci yıkılışa kadar devam etmişti. Yanlış ekonomik politikalar izlemesi nedeniyle ülkeyi ağır bir fakirliğe sürükleyen Osmanlı Devleti, Amerikan dolarının 167 kuruş olduğu dönemde 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne devretmiş ve adeta ölü doğmuş bir bebek bırakmıştı.

Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu da kolay olmamıştı. 1. Dünya Savaşı’ndan çıkan halk yokluklar içinde yüzerken, bir bağımsızlık savaşı daha vermesi imkânsıza yakındı. Zira buna ilk başta ekonomi elvermiyordu. Ama bağımsızlık mücadelesinin başkahramanı Mustafa Kemal Atatürk; ibretle izlenecek bir politika izlemişti. Şüphesiz ki bu ibretle izlenecek olan politikanın en çarpıcı noktası savaşın sıfır enflasyonla geçilmesiydi. Milli hükümet savaş boyunca para basımına gitmeden, harbin finansmanını arttırılan vergiler ve halktan alınan bağışlarla sağlamıştı. Bu durumu İnönü, savaş sonrasında şu sözlerle anlatmıştı; “ Mustafa Kemal Paşa’ya birçok kez para basımına gitmesi için uyarılarda bulundum, hatta bu uyarılar zamanla yalvarmaya kadar gitti ama Mustafa Kemal Paşa’yı ikna edemedim. Şuanda ise ne kadar haklı olduğunu anlıyorum.”

Savaş meydanlarında kazanılan başarının artık ekonomide gösterilmesi gerekiyordu. Bu doğrultuda, Mustafa Kemal Atatürk’ün “…askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir.” anlayışı kalkınma çabalarının temelini oluşturmuştur. Bu anlayış çerçevesinde birçok ekonomik reforma girişilmiş, daha sonra tüm cumhuriyet tarihi boyunca yakalanmayacak ekonomik istikrar yakalanmıştır.

Ekonomik çalışmalar, İzmir İktisat Kongresi ile başlamıştı. Mustafa Kemal Atatürk, açılış konuşmasında iktisadiyatın önemini şu sözlerle vurgulamıştı: “…efendiler, Tarih, milletlerin, yükseliş ve çöküş nedenlerini ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmak da ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu sebepler, sosyal olaylarda da etkilidir. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselişiyle alakadar ve münasebetdar olan, milletin iktisadiyatıdır. Hakikaten Türk Tarihi tetkik olunursa bütün yükseliş ve çöküş nedenlerinin bu iktisat meselelerinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Efendiler, tarihimizi dolduran bunca muvaffakiyetler, zaferler ve yahut mağlubiyetler yıkılış ve felaketler bunların kâffesi vukua geldikleri devirlerdeki ekonomik durumumuzla münasebatdar ve alakadardır. Yeni Türkiye’mizin layık olduğu mertebeye ulaştırabilmek için behemehal iktisadiyatımıza birinci derecede önem vermek mecburiyetindeyiz. Çünkü zamanımız bir iktisat devresinden başka bir şey değildir.”

17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresinin en önemli kararlarını şöyle sıralamak mümkündür:

1. Hammaddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulması
2. El işçiliğinden ve küçük imalattan süratle fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir,
3. Devlet yavaş yavaş iktisadi görüşleri de olan bir organ haline gelmeli ve özel sektörler tarafından kurulamayan teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır.
4. Özel teşebbüslere kredi sağlayacak bir Devlet Bankası kurulmalıdır.
5. Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gerekir.
6. Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
7. Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır.
8. Demiryolu inşaat programına bağlanmalıdır.
9. İş erbabına amele değil, işçi denmelidir.
10. Sendika hakkı tanınmalıdır.
Kongrede alınan radikal kararlar artık uygulama aşamasına gelmişti ve bununla birlikte kalkınma planları hazırlanmaya ve uygulanmaya başlanmıştır. Dünyada ilk demokratik kalkınma planları Türkiye’de uygulanmaya konulmuştur. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik hazırlanmıştır. Atatürk ilk kalkınma planını 1933–1938 yılları ikincisini ise 1938–1943 yılları için hazırlatmıştır. Her iki planın da temel amacı, hammaddesi Türkiye’de olmasına karşın dışardan ithal edilen ülkemizde üretilmesini sağlamaktı.

Bu plan çerçevesinde;
•Şeker
•Kayseri’de uçak
•Bünyan, Ereğli ve Nazilli’de tekstil
•Bursa Merinos
•Gemlik suni ipek
•İzmir’de kağıt fabrikaları kurulmuştur.
•Anadolu demiryolları alınarak ulusallaştırılmıştır.
•Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) kurulmuştur.
•Aşar vergisi kaldırılmış ve köylü ağır bir yükten kurtarılmıştır.

1938 yılında Atatürk’ün ölümü ve Avrupa’da savaş durumlarının esmeye başlaması Türkiye’nin sanayileşme hamlesini sürdürmesine imkan vermedi. Her şeye rağmen Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (BBYSP) kapsamında olup da henüz tamamlanmamış olan sanayi projeleri savaş yıllarında tamamlanarak işletmeye açılmıştı. Türkiye savaşa girmemesine rağmen 6 yıl süreyle savaş ekonomisi şartlarında yaşadı. Savunma harcamaları önceki dönemlerde bütçe gelirlerinin yaklaşık %40’ı ayrılırken savaşın başlaması ile birlikte savunma harcamaları bütçe harcamalarının ortalama %60’ına yükselmişti.
Harcamaları karşılamada vergi gelirleri ve borçlanma hasılatı yeterli olmadı artan harcamaların bir kısmı ancak TCMB kaynaklarına başvurularak karşılanabiliyordu. Emisyonun artması doğal olarak diğer olumsuz faktörlerle birleşerek enflasyonu hızlandırdı. Savaş yıllarında ekonominin yönetimi önceden planlanmadığı için Türkiye’nin bu konuda geliştirdiği temel çerçeve Milli Koruma Kanunu oluşturulmuştu.

Bu kanun ile getirilen düzenlemeler:
?Hükümet özel kişilere ait sanayi ve madencilik tesislerinin hangi mallarını ne kadar üreteceğini belirleyebilecektir.
?Hükümet gerek gördüğü kuruluşlara bir tazminat ödeyerek el koyabilecektir.
?Tarımda ne ekileceğini devlet tayin edecek ve 500 hektarın üzerindeki araziyi gerekirse bir tazminat ödeyerek bizzat devlet işletebilecektir.
?Özel kişilere ait taşıtlar devletçe belirlenecek fiyatlarla istenilen yerlerde çalıştırabilecektir. Gerekli görülürse bu araçlar devlet tarafından satın alınabilecektir.
?Özel kesimin yatırımları izin alma şartına bağlanmış ve hükümetin denetimine tabi tutulmuştur.
?İç ve dış ticarette fiyat kontrolü getirilmiştir. İthalatta ve iç ticarette azami fiyat ihracatta asgari fiyat uygulanmıştır.

Bu düzenlemelerle birlikte ülke sert bir devletçilik politikasına doğru hızla ilerledi ve Varlık Vergisi Kanunu ile zirve yaptı.
1942 yılında çıkartılan bu kanun ile Savaş yıllarında elde edilen aşırı ticari kazançların bir kısmına el konulmuştur. İç ve dış ticaretle uğraşan kesimler özellikle azınlıklar büyük sermaye birikimi sağlamışlardı. Hükümet hak edilmemiş kazançları vergilendirerek bir yandan azınlıkların ekonomi üzerindeki etkisini kırmak savunma harcamalarının finansmanını emisyona ve borçlanmaya gitmeden sağlamak hem de enflasyonist baskıları azaltmak amacında idi.

Kendi bağımsızlık savaşımızdan sıfır emisyonla çıkmayı başarmıştık ama 2. Dünya Savaşı birçok mali yük altına sokmuştu bu sırada en büyük kaynağımız dış kaynaklar olmuştu. 1940–1945 döneminde dış ticaret bilançosu toplam olarak 347 milyon $ fazla vermiştir. İngiltere’den 1939–1940 yıllarında yapılan antlaşmalarla 49,5 milyon Sterlin kredi temin edilmiştir, 1940 yılında Fransa’dan 1,5 milyon Sterlin ticari kredi ve 1942 yılında Almanya’dan 45 milyon TL kredi sağlanmıştır.

Savaşa katılmamıza rağmen ağır ekonomik yaralanmalarla çıkmıştık. Bununla birlikte izlenmek zorunda olunan sert politikaya bazı muhalif kesimler oluşmaya başladı ve 1946 yılında çok partili siyasal düzenin kabulü ile bu muhalefet hareketi başta Demokrat Parti’de olmak üzere muhalefet partilerinde örgütlendi. Herkesin bildiği gibi Demokrat Parti liberal bir iktisat politikası savunuyordu ve iktidara geldiğinde devletçiliği tasfiye edeceğini iktisadi kalkınmada liberal, dışa açık, özel sektöre dayalı, tarıma öncelik veren bir politika izleyeceğini devleti alt yapıya yönelteceğini vaat ediyordu.

DP ile birlikte liberal hükümetler iktidar koltuğunu günümüze kadar bırakmadı. Dışa bağımlı izlenen politikalar ve bunun birlikte özellikle ülke içindeki karışıklıklar ekonomiyi birçok kez yere düşürdü bir başka deyimle; Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne hediye ettiği ölü doğan bebeği canlandırmayı bin bir güçle başarmıştık ama gün geçtikçe izlenen yanlış politikalar büyüyen çocuğun tekrar komaya girmesini ve yıllarca komada kalmasını sağlamıştı ve hala da ne yazık ki komadadır.