Yazmak Meselesi II / Özgür HATEM
Yazdıkça, kendini temize mi çekiyor insan? Karalama, üstün körü yaşanmış hayatını, yazarak sağaltmak mümkün müdür? Nasıl bilir peki, göz kararı yaşamışlığını? Kendine bu denli samimiyetle bakabilecekti madem; hikmeti ne olsa gerektir, bunca savrukluğunun? Kendini süzecek eleği yapmak için kaç yaşamışlık gerekir ki acaba? Ve bütün bu yazdıklarımız süzülen midir, üstte kalanlar mıdır? Yazarak temize havale olduk diyelim; bu şizofrenik dalgalanmada hangi kendimiz en çok bizdir, bilen var mı?
Eskiden daha kolay yazardım ben. Daha doğrusu hala kolayca becerebiliyorum yazmayı ama, ortaya çıkanlarla ilgili ciddi sancılarım var. Neden olduğunu bilemediğim bir şekilde, çitiliyorum artık yazdıklarımı…
Bak işte, şu sokak çocuğunun başına gelenleri anlattığım yazıdan çıkan tek sonuç, benim ne kadar şefkatli ve iyi kalpli bir insan olduğum. Oysa, niye yazmıştık bunları? O çocukları dallarından koparıp, azgın kentlere salanların işledikleri günahları bildiğimizi söylemek için. Ota boka kanayan kamu vicdanının, şişirilmiş bir balondan başka bir şey olmadığını, haykırmak için. Tabeladan ibaret sivil toplum kuruluşlarının, düzenlenen oyunun bir parçası olmaktan başka bir halta yaramadığını anlatmak için. Eee? Hani nerde?
“Camını silmeye koşturduğu o son model arabalı kel herif, öyle bir itekledi ki Onu; başını önce kenardaki trafik lambasına, sonra da kaldırımın kenarına vurarak, ayaklarımı dibine düştü. Adam, yarı beline kadar pencereden sarkıp: “Ulan piç, çizeceksin yepyeni camı. Si…r git!” diye bağırmaya başladığında, çocuğun kafasından akan kan, ince ince sızıp, taşları boyamaya başlamıştı bile. Hemen eğilip, çocukla ilgilenmekten başka çarem kalmamıştı. Çağırdığım ambulansın, sokak çocuğu olduğu için Onu almak istememesi; kendinde olmayan çocuğun kanaması devam ettiği için, tartışmayı kısa kesip, bir taksiyle en yakın polikliniğe ulaşmaya çalışmak; elimde başka bir şey olmadığı için ceketimi yaraya bastırarak kanamayı kontrol etmeye çalışmam; ve gittiğim sağlık kurumunda, ancak ödemeyi benim yapacağımı anladıktan sonra, hastaya müdahale edenlerden duyduğum tiksinti…”
Nasıl yazarsam, bu çocuğun o an orada olmasındaki bireysel payımın farkında olduğumu ve bundan çok utandığımı ifade edebilirim? Öyle kelimeler bulmalıyım ki, bütün bunları söylemekten muradımın, “bakın hepinizin aymaz olduğu bir zamanda, benim gibi vicdan sahipleri hala var” demeden, bu çocuğun şahsında bütün ötekilerin çilesini anlatmış olayım. Öyle bir şekilde yazmalı ki, bu yazı benim kendimi temize çektiğim bir mazeretnameden daha fazla bir şey olsun.
Kıllanan ve Öğreten adamların çağında yaşıyoruz. Ve dil, çok önemli bir tehdit olabiliyor insanlığımız adına. Kelimeleri düzgünce sıralanmış, bütün dil bilgisi kurallarına uyarak yazılmış metinlerin sultasında mahsur kalmışız. Sözün iktidarını anladığımız andan beri, söyleyerek, yazarak temize çekiyoruz kendimizi.
Anlam, yaratılan bir şey diye düşünüyorum. Anlamsız hayatlarımızı, yazarak anlamlı kılmak mümkün. Aslında kıyısından bile geçmediğimiz onlarca halin betimlemesini yaparak, kurtarabiliriz kendimizi. Kurtardığımız kendimiz hakkında pek fazla bir şey bilmiyor olsak ta; söz konusu kurgunun kahramanı olarak yalancı hayatlar çizebiliriz defterimize. Vefalı olmak yerine, vefanın; aşık olmak yerine, aşkın; devrimci olmak yerine, devrimin; iyi olmak yerine, iyiliğin hikayelerini yazarak ta doldurulabilir boş hayatlarımız.
Bu mudur? Yazmaktan derdimiz böyle bir şey midir? Niye dolduruyoruz o kadar defteri? Her gözümüze ilişen ve bir şekilde bir yerimize değen her duygu, olay ve fotoğrafın tanımını yapmaktan amacımız nedir? Ciddi ciddi düşünüyorum bunların üzerine. Yazmak, en özgür olduğumuz alan. Ama, ne kadar dürüstüz bu özgürlüğün tadını çıkartırken?
Belki yazarak kendini temize çekebilir insan. Ama, benim aklıma takıldı işte nicedir; temize çektikten sonra, müsvedde kıvamındaki hayatlarımızla ne yapacağız sonra?

2007/09 |