YÖK ve Tiyatro Üzerine Lanetli Ek Fiilin Geniş Zamanında Birkaç Değini / Ozak K. DİL
Beyazıt’ta şöyle dendi:
“Alkışları kaldırın, artık her yer sahne!”
Sahne olarak üniversite:
1- Diyelim, kapalı bir uzam olarak sahne, teatral elyazının sayfasıdır. Öğrencinin, sahneye çıkmadan (onda bir anda belirmeden) önce, “sadece sahneye çıkma olasılığı”yla bile, yaşayan bir sözdizimi olarak, toplumsal temsilin ilk dekorunu (böylelikle gerçeğin, kendi imgesini önden sahneye itiştirdiği ve) oluşturduğu bu sayfa, diyelim izleyenlerin gözünde bir köşe kapmaca oyunudur.
2- Üniversite / sahneden çıkan itaatsizleştirilmiş uzam binanın izbe yerlerine, oradan sokağa, sokaktan kente öğrencilerin adımlarıyla yayılır ve onu doldurur; denebilir ki teatral uzam kesintiye uğramaz, izleyicinin arkasını kollama nedeni budur, göstericiyi ağzını tıkayıp iyice bir çalkalayın, göreceksiniz! Ki bir uzam değil, bir kesit olarak ise sahne, oyunun kendi “tabanıyla tavanı” arası dışında hiçbir yere gereksinmeyeceği bir “yer olmayan yer” olarak oyundan önce başlamış ve oyunla bitmeyecek bir süredir.
3- Diyelim bu tür direnişin tarihi de kesintisiz bir tarihtir, gerçeğin sınırını ihlâl edin dedik Sirkeci’de, ona akınlar düzenleyin! Gökyüzü Galata Kulesi’ne tutturulmuş, her an kurtulup uçabilecek bir uçurtma gibiydi üzerimizde. Dediler ki her ihtimale karşı gökyüzünüzü yanınızda getirin, gerektiğinde burnunuzun üzerine kapatın.
İknâdan itaatsizliğe:
4- Diyelim, iknâ edici bir yer olarak itaatsizlik sahnesi, bu iknâyı bozucu / onu gerektirici bir öğe olarak bir sahne-olmayan yeri gereksinir. Bütün bir Doğu tiyatrosunun ardında sonsuzca genişleyen ama ustaca daraltılmış bir uzam bulursunuz, denebilirse yerelleşmiş bir evrendir bu. Sonra sonra modern adliyenin mahkemesinin ardında sonsuzca esneyen muhakeme / adalete rastlarsınız; İsânın ardında çarmıh… Çok sahneli bir salonda eşzamanlı süren bir oyun olarak (s)ev(gi)lilik, parlamentoda demokrasi… üniversitede “bilim”… hep orada-olamayanı çağırır ve gerçekliğin karakteri, adalet, tanrı ya da pantomim içeriğinde ereksiyon oyununun sahnesi, sahne-olmayandır aslında. Dedik ki sahnenizi yanınızda getiriniz, inanmadılar; dediler ki kortejde rüya görme de, başkasının rüyası olma da serbesttir.
5- Sahne, bu açıdan iknâ edici bir yerdir. İtaatsizliğin sahnesi üniformalı sivillik değil, sokaktır; kaldırım taşlarının altında kumsal var-dır.
İzlenme meselesi:
6- Diyelim, salonun sahnesinden sahnenin oyununa otobüslerle geçtik, burada izleyici kendi izleme başarısını da alkışlayacağı bir oyun oynamaya girişir: “Doğru” izleme yöntemi olarak, eylemi izlerken eylemci gibi davranmak: Sözlerin altını çizmek, afişleri üstünkörü geçmek ya da bir “cümleye” takılıp kalmak… Dedik ki, itaatsizliğin en küçük anlam birimi eylem cümlesi olacak. Biz bu gramer için bir çizelge hazırlıyorduk plastik dosyanın arkasına… Biz bu sayfayı itaatsiz bilinçaltı lehine çevirmek ya da “kitabın” arasına çizgi roman konmasını engellemek niyetindeydik. Diyelim ki tiyatroda da izleyici halet-i ruhiyesi bu performans içindedir. Bunu herkes bilir.
Medyatik kadraj üzerine:
7- Diyelim, teatral / şenlikli itaatsiz hareketi üreten ya da onun üretilmesi için “uygun toprak” olan toplumsal sahne, ilkesel olarak kaçış çizgisidir. Sivil eylemlilik alanı, itaatsizlik kadrajına (sihirsiz küreye) iktidardan kaçarken “sığınan” bir kanun kaçağının giysisiyle birlikte “sivil ahlâkını” da bir kostüme dönüştürürken, oyun esnasında sahneden geçen bir “böcek” bile textte belirebilir. Aynı kareye aynı iktidar da kaçağı kovalarken “sığınabilir!”
8- “Dilin dilsiz düşünceye ettiğini sokağa ediyor olabilir misiniz?” diye buyurdular, bir kolluk memuresi; önemsiz bir soru değildi bu ve hem de iyi niyetli idi. Eski bir duvar yazısına göre “üniversitenin modernizmi polisin modernizasyonundan” başka bir şey değildir dedik! Bu kovalamacadan âzât için, lütfen, “herkes sahneye artık!” dedik.
9- Diyelim, itaatsizlik oyunu, şenlik, toplumsal sahne içinde dolaşır ama onun sınırlarını aşar. Şiirin dil içinde dolaşıp onu aşması, ondan daha uzağa düşmesi gibi ve nasıl oyun esnasında dünyada “gerçek” olan tek yer izleyici koltuklarıysa, şiir esnasında da “şiirsel” olmayan tek yer okuyucudur. Bunu böyle belirtince, çevredeki dükkanların, işportanın, eyleme uçuşarak katılan Beyazıtlı güvercinlerin de giderek bir varoluş biçimini paylaşacaklarını, içini doldurmaya çalıştığımız hiçlikte figürasyonu görkemli gösterilere dönüştüreceklerini kurduk.
Roller üzerine:
10- Diyelim, sokak sahnesi öğrenci için öğretmenin yittiği bir derslik gerilimidir; çünkü sahnenin izleyen için oyuncuyu görünür kılan / izleyiciye yeni bir göz veren “meşru” durumu, oyuncu için izleyiciyi görünmez kılar, oyuncuyu kör (olmaya iknâ) eder. İzleyici sokakta gören bir görünmez, eylemci kör bir görüntüdür. Talep sahnesi, bu kendine özgü adaletiyle oyuncuyu daha baştan eksik, sakat olarak belirler, öğeleri belirsiz, sakat bir dünya içinde. Kimi itirazlar dile getirildi: Görünür edilen oyuncu değil, karakterdi; bir aktör ya da aktrisin bedenini karakter için bir sahneye dönüştürdüğü anda bile biz (gözle) görünürlüğü olanın klasik anlamda oyuncu (değilse bile oyunculuk) olduğunu söyleyecektik. O sırada tramvay seferleri iptal edilmiş miydi? Gösteriden sonra içmeye gidilecekti, şubeye.
11- Başka kimi itirazları da, sona doğru, anlatmadan geçmeyeceğim: Üçüncü bir gözle seyircinin sakat bırakıldığı öne sürülecek olsa da, kast edilen elbette yeni bir göz değil, gördüklerini anlamlama ve yorumlama için özgün bir referanslar bütünüdür, bunu herkes bilir. Eylemci / oyuncu ise seyirciyi “görmez”. Onun varlığının bilgisine geçici bir sözleşme icabı onu yok sayacak kadar bile “haiz” olduğunu düşünmeyiz. Oyuncunun karakter olduğu esnada kanıları ya da yetenekleri yoktur, onun cazibesi karar cenderesine girmeden eyleyebilmesindendir; edimlerinin kökeninde arzular aranmaz. “Sakat” metaforunun ye(te)rsiz olmadığı kanaatindeydik. Sokak, eylemciden aldığı gözü izleyiciye verse de, denebilir ki günümüzde izleyiciyi gören bir oyuncu, oyun(cuy)u gören bir izleyiciden daha sık karşılaşılan bir olgudur. (Maalesef mi?) Biz YÖK’ü protesto eylemlerinde, toprağı bol olsun, Marlon Brando’yu andık. Bir eylemdi onunki de, Hollywood içinde.
Bir an olarak sahne:
12- Diyelim, tüm bir direniş süreci, eylemcinin kurmacadan gerçeğe kaçmadan önce / kaçarken sahneye tutunmasıdır. Yaşayan bu sözdizimi (teatral eylem) gündelik gerçeklik dışında yazıdaki kadar rahat barınamamaktadır. Oyundan gerçeğe “geçme” gibi naif bir ifade değil de, “kaçma” gibi “polisiye” bir ifade seçmemizin nedeni ilk bakışta, karakterin var olmayı sürdürme eğilimine sahip olmasından doğan direnç gibi görünüyor. Sahne / sokak bu açıdan ruhsal bir durum, bir çatışma hali gibi kurulabilir: Diyelim eylemcinin kendisi olma eğilimini her an “askıya alan” ya da, denebilirse, onu kısa bir süreliğine “delirten” bir psikoz.
13- Bu noktada “kışkırtıcı” diye damgalanmak pahasına bir soru sorduk telefon hakkımızı kullanırken, ki bu hak bile yaklaşık bir saat hıncahınç odada sorgulanmıştır: Oyuncunun kendisi, aynı zamanda karakterin kendisi midir? Diyelim, Othello’yu oynayan biri, içinden Othello olmadığını bilir ama oyundaki Othello karakteri kim olduğuna ya da olmadığına dair “içinden” ne gibi bir bilgiye sahiptir ve bu davranışlarına nasıl yansır? Arada dalıp gider mi, burnunu omzuna mı siler ya da fazlaca mı kendinden emin görünür? Sahi nasıl oynayacağız Marlon? Teorik olarak bile bunu yapabilmek için bunun dışında oynamıyor olmak gerekmez mi?
14- Yoksa tiyatro yaşamın aynası değil de aynanın yaşamı mıdır? Bu soru üzerinden biraz ilerleyelim dedik, sabaha karşı, ilk vapura doğru yürürken: İyi bir oyuncunun oynadığı karakterin, her şeyden önce var olduğundan en küçük bir kuşkusu olmadığını gördük. Ve bu noktada sivil itaatsiz eylemcinin gerçek / gündelik yaşamda bir “yetenek” olarak edindiği “var olma” yanılsamasını yaratan aklını oynadığı karakterle paylaştığına, oysa paylaşmaması gerektiğine, dolayısıyla, bir bakıma, oyuncunun aklının, karakterin bilinçaltı olduğuna karar verdik. Örneğin, olasılıkla, Othello’nun da yaşama dair “Neyim? Nasılım? Oynuyor muyum?” gibi soruları vardı, kendi gerçekliği içinde. İşte buraya bir mim koyalım: Oyuncunun yüzündeki “oynuyorum”u Othello’nun “oynuyorum”undan ayıran şey nedir?
15- Eylemcinin yüzündeki “direniyorum”un maskeyle örtülmesi gerekir.
16- “Omuz silkmeyin hemen” dedi, ilk vapurdaki ilk çaycı amca: Hep kendi kendinizdiniz, hiç başkasının kendisi oldunuz mu? Aşktan mı söz edeceksiniz hemen? Acele etmeden şunu da dinleyin: Woody Allen, bir karakterin bir anda gerçek olmaya karar verip, sinema salonunda, gösterim sırasında beyazperdeden “firar” ettiği Kahire’nin Mor Gülü’nde bunu dâhice işler. Filmin bir sahnesinde “gerçek olmayan” karakter ile onu oynayan, “gerçek” oyuncu, söz konusu karakteri kimin oynadığı konusunu tartışırlar. Bence, denebilir ki, bu kısa sahne, “oynamak” denen edimin tüm “yanıtsız” içeriğini belleklerimize boca eder. (Kahire’nin Mor Gülü’nü koklayınız!)
17- Diyelim, orada öğrenci açısından sokak, kendine ya da başkasına “sahip” olmadığı biricik, ama toplumun bir kitle olarak onu her zamanki gibi “sahip” aldığı alelâde bir yerdir. Aslında gündelik liberal yaşamda ilk durum ne derece göz alıcıysa ikincisi de o derece önemsenmez, çünkü bir devletin vatandaşı rolünü ister istemez oynayan her kişi, bu rolün içeriğini ve sıkıcı sorumluluğunu devretmeyi seve seve kabul eder. Oyuncu oyunun ve kişi vatandaşlığın tükenmesinden sonra geriye kendinin kalacağından emindir sanki. Ama diyelim ki, bu iki durumun da ve özellikle tiyatronun da “illet-i iptidaiyesi” çoğunlukla aksi yöndedir. Bu oyunu oynamaya bir kez, sadece bir kez gönüllü oldunuz mu… sonunda geriye kimse kalmaz.
18- Hayır, sahneyi oyunla karıştırmayacağız. Oyun zaten kendi içinde gerçek / kurmaca zorakî ayrımına gidilmeyecek kadar mutlaktır; kanımca itaatsiz eylemcinin eşsiz çilesi olan delilik oyun içinde değil, sahne içinde belirlenmeli. Unutmamalıyız ki Sana Gül Bahçesi Vaadetmedim’de, Deborah, Yr evreni içinde sağlıklıyken, bu dünyada bir Yrli olarak “anormaldi.” Hadi, ideal deliliği sahnede bir ideoloji olarak kuralım, tiyatro sanatının en dip kıvrımlarına ulaşalım sokakta, gerçeğe ulaşmak için.
[Dinlediğiniz için teşekkürler. Sahne kararır.]

2007/09 |