Bütün Tarih İnsana Bir Ayrıcalık Aramakla Geçti/ Metin ARTENA

 

 

 

Bütün tarih insana bir ayrıcalık aramakla geçti. İnsan bilir, insan inanır, insanın iradesi vardır vs… Kapitalizmin insana sunduğu “ayrıcalık” ise “Homo Economicus” demesiydi.

Thomas Hobbes “İnsan insanın kurdudur” derken insan doğasında güvenlik ve mülkiyet isteğinin var olduğunu varsayar. Bu ise toplumsal yapıyı ortadan kaldıracak bir şeydir. Toplumu sımsıkı ayakta tutacak şey doğal hakların devlet erkine terk edilmesidir.

Modernizme giren en önemli tartışma, mülkiyet ve ekonomik alan tartışmasıdır. Bu dönemin karakteristiği mülkiyet sorununa “derin” bir çözüm bulmasıdır. Mülkiyet insanın doğal hakkıdır. Bu düşünce liberal iktisadın ilham kaynağı oldu. Bu vesileyle başka bir sorun gündeme giriyordu: Ekonomik ilişkilerdeki düzenlemeyi kim yapacak? Hobbes’un çözümü burjuvazinin işlerini zorlaştırıyordu. Liberallerin “dahiyane” çözümü: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” oldu. Yani bu sorunun çözümü de doğal durumda mümkündü.

Adam Smith, bu teoriye mistik bir hal kazandırdı. Piyasanın görünmez eli bütün ekonomik sorunları çözecek yegane güçtü.

Adam Smith ve günümüzde onu izleyenler; piyasanın, kıt üretim kaynaklarını tahsis eden malları ve hizmetleri verimli biçimde dağıtan hayırsever bir “görünmez el” tarafından yönetildiğini düşündüler.

Adam Smith’den 1300 sene önce Muhammed “Zenginlerin malında yoksulların hakkı vardır” sözü ile mülkiyetin dokunulmazlığına vurgu yaparken; Marks da ekonomiyi kıt kaynakların yönetimi olarak tanımlayan politik iktisat anlayışına, kaynakların kıtlığının kaynakların belli ellerde yoğunlaşmasına bağlaması görünmez elin ifşası olmuştu.

Disiplinler arasılık ya da her disiplinin kendince ‘toplum’u nesne etme paradigması yirmi birinci yüzyılın sosyal bilimlerde egemen anlayış olma yolundadır. Bunun, nesnelliği ortaya koyan net ideolojik verilerden oluşan ‘sistemle açıklama’ eğilimine sert bir polemik olduğu düşünülebilir. Ama aslında yine göz ardı edilen başka bir şey var. Kapitalizmin geldiği noktayı tahlillerde en dikkat çeken iki kampın olduğudur. Bunlardan birisi her devir ‘neo’ vurgusunu başına ekleyen neo-sonsuz şeklinde devam edecek olan liberalizm ile buna teslim olmuş bir sol politika. Bunun dışındaki kamp ise muhafazakarlığı sindirmiş bir statüko bekçiliğini inadıyla sürdüren duruş.

Yirminci yüzyıl sol teorisyenlerinin ilk kopuşu kapitalizmin iktisadi-siyasi-askeri ayrımlarını aynen kabullenip tüm ayrımların eridiği noktayı metafizikleştirmeleri ile oldu. O nokta tarihsel eleştirel bakışın gerçekçi olduğu yerdi. Bu noktadan gelişen sapma solun toplumsallıkla kurduğu ilişkiyi sanallaştırdı. Politik alanın sınırlarının iyi tahlil edilemeyişi birçok sol programda ekonomist, stratejist ve insan hakkıcı eğilimin ana eksen olması sonucunu doğurdu. Yaşadığımız çağın gerçeği, vahşeti bir yandan yakınlaştırırken bir yandan da uzak bir geçmişe ait olgularmış gibi belletiyor. Aslında her gün yüzümüze vurulan ama sır gibi korunan bir olgu vardı; hala da var. Bu olgu, kimi zaman kafası kopan çocuk haberinden sonra maaş zammı diye ya da haksızlığın arkasından ‘Kendine Bak!’ sinyali ile gelmekteydi. Bu ‘Kendine Bak!’ ileri ki aşamada ‘Kendini Bil!’ diye tasavvufvari bir hal alırken en acımasız ve en gerçek hali ‘Haddini Bil’ emridir. İnsanın vicdanına seslenen her durum aslında soluk bir kopyadır. Asıl olan onun bilinçten eyleme dökülmesi olacakken o sihirli olgu kendini bir anda gösterir ve çağrısı o anla sınırlı kalmayıp; geleceğimizi düşünme nidasıyla ete kemiğe bürünür. Bu koşullanmanın en önemli sayıltısı ise toplumun bireylerden oluştuğu kabulüdür. Özneye yüklenen bu mistik mana aslında onu rüya halinde ebedileştirme ve edepleştirme için en önemli dayanaktır. Bunun karşısındaki “Başkaları da var ve birlikte yaşayabiliriz” cevabı öteki ile kuramsallaşırken yepyeni ama bildik bir yabancılaşmanın kapısı sonuna kadar açılmıştır. Ani sezişler ise bu durumun mutlaklığını onaylayan el çırpmalarına dönüşür. Çünkü kutsallığa bakış bu toprağın en can alıcı yanıdır.

Tam da bu yüzden piyasayı meşrulaştıran iktisadi-siyasal söylemi, savaşı ve istilayı zorunlu gören stratejist söylemi karşısına alan akademik militan bir halka ihtiyaç vardır.

Piyasanın Görünmez Eli Ne Vaat Ediyor?

Kapitalizm, maddi ve simgesel olarak iktisadın topluma egemen olduğu tarihsel bir sistemdir. Sistemin değişmeyen özünü, sermaye birikim sürecinin başat ve özerk bir amaç konumunda olması oluşturur. Toplumun farklı sınıfları sermaye birikim süreçlerinin gereklerini kendi yararları için kabul edip uymaları gereken zorunluluklar ve hedefler algılamasıyla kapitalizm sadece maddi üretimini değil; ideolojik alanda da egemenliğini yeniden üretir.

Marx’ın diliyle “kapitalist rekabet ideolojiyi, dini, ahlakı vb. olabildiğince yok etti; bunu yapamadığı yerde de onları apaçık yalanlara dönüştürdü” (Marx, Alman İdeolojisi). Kapitalizm iktisadi bir zorunluluk altında yığınların tek geçim kaynağı olan emek gücünü satma, piyasaya amade etmesiyle yani emek gücünün meta halini almasıyla yeni güç ilişkileri ortaya çıkardı. Toplumsal sınıfların verili tarihsel koşullar altında kalması, koşulları değiştirecek tarihsel bilincin ve gücün de baskılanmasını gerektiriyordu. Emeği diğer yaşam faaliyetlerinden soyutlayarak piyasa koşullarına boyun eğmeye zorlamak onun varoluşunun olmazsa olmazıydı.

Karl Polanyi ise “Emek yalnızca yaşamın yanında yer alan bir insan faaliyetine verilen addır. Satılmak üzere değil bütünüyle değişik nedenlerle ortaya konur ve yaşamın diğer yönlerinden ayrılamaz. (…) Toprak yalnızca doğanın başka bir adıdır. İnsan tarafından üretilmemiştir; nihayet para, yalnızca satın alma gücünün kural olarak hiçbir zaman üretilmeyen, bankacılık sistemi ve devlet maliyesince düzenlenen bir simgesidir… Emek, toprak ve paranın meta tanımı bütünüyle hayaldir. Ama emek, toprak ve para piyasaları bu hayal yardımıyla örgütlenmiştir.” (Polanyi, Büyük Dönüşüm, Sf. 119-120). İnsan ve insan yaşamının konusu olan her şey kapitalizmin metalaştırıcı etkisiyle sermaye birikiminin kaynağına dönüşmüştür.

Adam Smith’in kendi sayıltısı olan “İnsan kendi çıkarına göre eyler” ve buradan çıkarılan mitsel kabul rasyonel olarak eylemsi piyasaya uygunluğu ölçüsündedir ;kabulüdür. Piyasa denilen olgunun var oluşu, bireyi ekonomik birim olarak görüp onunla ve toplumsallıkla ilgili her şeyi bir girdiye dönüştürmesiyle gerçekleşir. Kendi kuralları yasaları egemen sınıfın hakimiyet tesisinin ideolojisidir. Burjuvazi ve burjuvazinin çıkarlarını göz ardı ederek piyasanın kurallarından ve bağımsız işleyişinden söz edilemez. Marx, burjuva egemenlik biçimini özetlerken bu gerçeğe vurgu yapar: “Burjuvazi her türlü kişisel onur ve saygınlığı değişim değeri içinde eritti; insanların uğruna savaştığı tüm özgürlüklerin yerine ilkesiz bir tek özgürlüğü koydu: Serbest ticaret.” Marx tam da bu noktada insanın çıkarına göre eyleme durumunu toplumsallık tartışmasıyla alt üst eder. Alt üst ettiği aslında Hegel’in özgürlüğü sivil toplumda/devlette görerek mutlaklaştırdığı sermaye iktidarıdır. O’na göre içine doğduğu verili koşullar altında oluşan bilincin özgürleşmesi bu ilişkileri çözerek eylemesi ile mümkündür.

Piyasa yirminci yüzyılın icadı olan bir kurum değildir. Tarihsel kapitalizmin kendisi içinde bir uğrak ve yeniden kendini toplumsallığa dayattığı bir ilişkiler sistemidir. Hegel’in sivil toplumu piyasa ilişkilerine göre düzenlenmeye kapalı değildir. Özgürlük bu toplumda ulaşılan bir zorunluluk haliydi. Örtük biçimde orada üretilen iktisadi egemenlik burjuva egemenlikti. Onun yurttaşlar toplumu, politik iktisadın da bir bakışıydı. Politik iktisat toplumdaki herkesi bir gereksemeler toplamı olarak görür. Bu her şeyi insana indirgemedir. Marx’ın tokadı bunun bir türden yabancılaşma olduğu ve gerçeği gizleyen bir kodlama olduğudur. Aslında tüketim ve üretim arasında kurulduğu düşünülen denge bir sınıfın sermaye birikimini arttırmasından başka bir şey değildi.

İktisadın kıt kaynak kullanımının yöntemi olarak yapılan tanımı bir türden egemenlik argümanıydı. Marx’ın meta fetişizminde önemle durduğu nokta insanlar arasındaki ilişkinin yerini alan metalar arası ilişkiydi. Buradaki espri değişim değeri ile pazarda boy gösteren mallar arasındaki ilişki emeğin ölçütünü de değişim değerine indirgerken üretilen sanal bir durum gibi görünse de tüm yakıcılığıyla reel anlamda kapitalist toplumdu.

İktisadın toplumsallıktan koparılması ayrı bir alan tarifi ile mümkün kılınmıştır. Toplumun iktisadileştirilmesi onun dışsal bir olgu olarak kabulünün yol açtığı zorunlu bir sonuçtur. Sermayenin kendini süregelen örgütleyişi, ideolojik olarak piyasa putunun yaratılmasıyla devam etmektedir. Tam da bu noktada Marshall Berman’ın ifadesi derleyici olmaktadır: “… Akla gelebilecek her türden insan davranışı ekonomik açıdan mümkün, değerli olduğu andan itibaren ahlaki olarak kabul edilebilir hale gelir; kazanç sağladıktan sonra her şey uyar” (Berman, Katı Olan Her şey Buharlaşıyor).

Marx, rasyonel birey denen şeyin soyutlama olduğunu söyler. Dönemin iktisadı, bireyi toplumsallığından soyut, dürtüsel bir varlık olarak ele alır. Şimdi ele alacağımız olgu bu soyut birey için mutlak olan piyasa olgusudur. Bu olgu ‘üretken’ faaliyetlerin yüceltildiği, başat toplumsallaşma alanının iktisadi faaliyet alanı olarak algılandığı ve toplumsal güç, saygınlığın bu alanın tekeline girdiği siyasal, kültürel ve özel (aile, dostluk, aşk…) faaliyetlerin varlık alanlarının daraldığı ve anlamlarının budandığı bir süreç yaratmıştır. Toplumsal insanın yerine üretim aracı olarak algılanan birey, varoluş anlamının yerini verimlilik, dayanışmanın yerini rekabet almıştır.

Piyasa Nedir?

“Piyasa, katılımcılarının bir mal ya da hizmeti bir başka mal ya da hizmet ile karşılıklı olarak onaylanabilir buldukları şartlarda mübadele edebildikleri toplumsal bir kurumdur.” (Robin Hahnel, Siyasal İktisadın ABC’si, Sf 105).

Meta, para ve emeğin alınıp satıldığı, karşı karşıya geldiği yer, piyasadır.

Piyasa bir ilişkiler sistemidir ve tıpkı kendisini oluşturan ilişkiler gibi tarihsel bir olgudur. Yani ezeli ve ebedi değildir, sentetiktir. Tüm diğer tarihsel olgular gibi içeriği anlaşılabilir, dolayısıyla dönüştürülebilir.

Kapitalist üretim, kullanım değeri motifli, piyasaya dönük bir üretimdir. Dolayısıyla kapitalizmin yaygınlaşması ve derinleşmesi, piyasa ilişkilerinin kapsamına giren mal, hizmet ve insanları süratle arttırmaktadır. Davranışlarımızı kendine uyumlamaktadır.

“Piyasa söylemi kapitalizmin çağımızdaki egemen ideolojisi olan neo-liberal ideolojide çok farklı bir çağrışıma sahiptir. Piyasanın doğal etkinliğini veri kabul eden günümüzün hakim iktisat kuramı, özünde bir yanılsama oyunu üzerine kurulmuş bir gerçek dışı anlatıdır. Bu gerçek dışı anlatı, deney aracılığıyla denetlenmesi mümkün olmayan bir dizi normatif önerinin ideolojik bir bütün oluşturarak toplumsal tasarıma hükmetmesini sağlar. (…) Bunlar egemen iktisat normlarının işaret ettiği doğruları bir uzman söyleminin yarı ampirik, yarı popüler söylemine dönüştürerek kamuoyunun iktisat söylemine teslim olmasını sağlarlar.” (Ahmet İnsel, Neo-Liberalizm, Hegemonyanın Yeni Dili, Sf. 91). O, esrarengiz ilminden anlamayanların müdahalede bulunmaması gereken bir tabiat olayı. Tanrının bizzat kendi eliyle düzenlediği ve biz aciz kullarına bağışladığı bir mucize. “Aynı dinî düşüncede olduğu gibi bu iktisat tasarımında da ne kadar birbirlerine zıt olsalar da bütün sonuçlar, hep aynı ve yegâne doğrunun bir kez daha doğrulanmasına yarar. Bu doğru, genel ve serbest rekabet düzeninde oluşacak doğal dengenin herkesin yararına sonuçlar yaratacak bir tür ebedi yeryüzü cenneti olduğudur.” (İnsel, Age. Sf. 99).

Öfkelendirildiğinde halkların üzerine felaketler ve afetler salan bir canavar, dijital ve akışkan bir imge. Teskin edilmesi, sihirli kelimeleri kulağına fısıldamasını bilen büyücülerin, yani “Objektif ve Evrensel İktisat Bilimi” ile uğraşan müstesna teknokratların ve akademisyenlerin vazifesidir. Demokratik siyasal süreçlerin müdahalesi ters tepebilir, en iyisi, ikinci bir emre kadar ithal büyücümüz Kemal Derviş ve bilcümle liberal iktisat ustalarının mezar taşlarında, akademiden yeni mezun yetmelerin ağzında dil beste ettikleri gibi “ekonomiyi ve politikayı birbirinden ayırmak.”

Modern çağın bu büyücülerinin temel psikolojik eğilimi endişeli olmalarıdır. Sinirsel olarak bariz kronik denge bozukluğundan muzdarip olan bu piyasalar aslında mali sermaye akışkanlığını ellerinde tutan kurumların müdahale güçlerinin taşıyıcısıdırlar. Mali sermayenin küresel egemenliğinin binek atlarıdır ve bunların temel etiği egoizm ve doyumsuzluktur.

Piyasa, eşyanın tabiatının yani nesnelerin doğasının bir uzantısı. İnsanlara düşen bu doğaya itaat etmek, aralarındaki ilişkileri piyasanın ihtiyaçlarına göre biçimlendirmektir. Böylece tarihin sonu gelecek ve medeniyetin sonsuz altın çağı başlayacaktır. Her türlü yaşamsal faaliyet arz ve talep ekseninde biçimlenerek mükemmelleşecek, verimlileşecektir

Piyasa ilişkilerini, içinde yer aldığı toplumsal ilişkilerden bağımsız anlamak mümkün değildir. Dolayısıyla piyasa kavramı etrafında yaratılan yanılgı ve fetişizmi de ekonomi kavramı etrafında yaratılandan bağımsız anlayamayız. Egemen söylemde ekonomi kavramı kapitalizmi karşılayacak şekilde kullanılır, ekonominin kanunları derken kastedilen de kapitalizmin işleyiş prensipleridir. Bu kanunların her zaman ve mekanda geçerli olduğu vurgulanır. Ezeli ve ebedidirler. Bu anlayışın bir yansıması, klasik iktisat yaklaşımında tarih analizinin olmamasıdır. Eğer aynı kurallar her zaman var idiyse neden tarihi inceleme gereği duyalım?

Tabi tarih boyunca bu doğal kanunlara birileri bilinçsizce karşı gelmiş ve ekonomiye müdahalede bulunmuşlardır. Tüm bu müdahaleler de maliyetlerin artmasına, verimliliğin azalmasına yol açmıştır. Neyse ki insanlık mutlu son olan günümüz kapitalizmine kavuşmuştur, eşyanın tabiatı galip gelmiştir.

Hakim iktisat düşüncesinin bir diğer temel özelliği de analizin çıkış noktasının tüketici olarak rasyonel birey ve üretici olarak azami kar peşinde firma olmasıdır.Bu atomik aktörlerin arz ve taleplerini piyasaya sunmaları, piyasa koşullarının adaletli paylaşımı ile hem tekil fayda ve kar maksimizasyonu hem de toplam optimizasyon sağlanmış olur. “İktisat söylemi bir yandan ekonominin özünü veya hakikatini kendisi kurgularken, diğer yandan bu kurgulama sürecini unutup veya yok sayıp, kendi kurguladığının somut ve elle tutulur gerçekliğine inanır.” (Akt. İnsel, Sf.99)

Hakim iktisat anlayışında sömürü diye bir şey yoktur. Üretime katılan tüm faktörler, gelirden paylarını adil bir biçimde alırlar. Girişim-kar, emek-ücret, sermaye-faiz, toprak-rant ile ödüllendirilir. Üretimin artması ve maliyetlerin düşmesi herkesin çıkarınadır. Kimi bozguncular hariç herkesi mutlu eder. Bu ise gerçekliğin çarpıtılışıdır. Olgular arası ilişkilerin soyutlama ve kaba bir bakışla ele alınması tarihselliğinin yok sayılıp sömürünün gizlenmesini amaçlar.

Öyleyse Sömürü Nerede?

Kapitalizmde işçileri kapitalistler için çalışmaya zorlayan siyasi ve hukuki bağlar yoktur.

Feodalizmde bir şerif çalıştığı toprağı terk edemezdi, bunun önüne kanunlarla, ağır vergilerle ve kaba güçle geçerlerdi. Üretimi örgütleyen kişilerle, hukuki ve siyasi baskıyı örgütleyen kişiler aynıydı, sömürü görülür ve anlaşılır bir şeydi. Angarya ve ayni vergi şeklinde gerçekleşiyordu. Gelenekler, adetler ve din tarafından meşrulaştırılırdı.

Kapitalizm insanları kah zorla, kah gönül rızasıyla, bağlı oldukları toprağa bağlı hayattan kopardı, onları kentlere yığarak işçiye/işsize dönüştürdü. İşçiler, her ne kadar hukuken bağımsız ve özgür de olsalar yaşayabilmek için emek güçlerini satmaya muhtaç, her türlü üretim aracından yoksun insanlardır. İşçilerin emek gücünü, üretim araçlarının mutlak mülkiyetine sahip kapitalistler satın alır. İşçilere verilen ücret, işçilerin yarattığı değerden daha azdır; aradaki bu fark artı değer sömürüsünün ve sermaye birikiminin kaynağını oluşturur. Sömürü üretim örgütlenmesinin içinde saklıdır. Siyasi, hukuki, askeri baskıya gerek kalmadan, sırf üretime katılarak sömürü gerçekleşir. Baskıcı güç ile sömürücü güç, feodalizmde olduğu gibi tek elde toplanmaz, ayrışmıştır. Yani iktisat ile siyaset birbirinden ayrılmıştır. Sömürü özelleştirilmiş, girişimcilere satılmış/kaptırılmıştır. Kapitalistler iktisadi alanın, yani üretim mekanının ve üretim sürecinin örgütlenmesi ile uğraşırlar, bu noktada eşsiz bir hürriyetleri ve istediklerini hayata geçirme güçleri vardır, polisliğe ve yargıçlığa kafa yormazlar. Öte yandan devlet, siyasi alanda, üretim araçlarının kapitalistlere ait olan mutlak mülkiyetini, işçiler ile kapitalistler arasındaki bağlayıcı sözleşme ilişkilerini ve meta mübadelesini, yani piyasanın çalışmasını gerekirse zor kullanarak güvence altına alır. İktisadi sömürü, sırtını siyasi baskıya yaslamıştır. (E. M. Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı, sayfa 33-63, İletişim Yayınları, 2003)

Gelişen işbölümü, karmaşıklaşan üretim faaliyetleri sonucunda üretici kimliği ile tüketici kimliği birbirinden ayrışan insanlar, artı değer sömürüsünü, eğer eleştirel ve tarihsel bir bakışla donanmış değilseler, açık bir haksızlık olarak göremezler.

Uluslar arası ilişkilerde hakim anlayış ‘ya bizdensiniz, ya da düşman’ katiyetindedir. Bunun bir başka lehçesi “piyasa dostu” ya da “düşmanı” ikilemidir. Dünya Bankası’nın yoksulluk tanımında kullandığı standart, tam da piyasa merkezli bir yaklaşımdır. Yoksulluğu, yaşayanları açısından değil “reel iktisadi” dengelerin ayağı rolündeki tüketim merkezli ya da eksik tüketim eğilimi, tüketici olamama açısından görürler. Yoksulluğu tartışırken dünyadaki sınıfsal yapı ve ilişkilerin tarihselliği ideolojik bir çarpıtmaya uğratılmaktadır. İronik bir şekilde yoksulluğun nedeni olan sermaye “yoksulluğu aşma” söylemini krizi aşma çabasında kullanmaktadır. Yoksulluğun aşılması tüketim krizi endişesinden kaynaklı acildir. Aşılma biçimi ise piyasa dostu uygulamalarla mümkün görülür. Kavram eski dünyanın yeniden, itinayla sömürgeleştirilmesini içermektedir.

Sürekli olarak eşitsizlik üreten bir ilişkiler sistemi olarak kapitalizm, insan-insan ilişkileri olarak algılanacağı yerde, kendi kendine işleyen insan-nesne hatta nesne-nesne ilişkileri olarak algılanır.

Adam Smith’in toplumsal iş bölümünü piyasanın varlığına bağlarken dayandığı “insanın bir şeyi başka bir şeyle takas eğilimi olduğu” yollu kabulüdür. “Kapitalist topluma özgü ideoloji tam da bu noktada işlemeye başlar. Yani insan-insan ilişkilerini insan-meta, dahası meta-meta ilişkisi olarak ele alıp tanımlamak ve bu ilişkilerin mutlak ve evrensel olduğunu düşünmek, kapitalist toplumu anlamamızı önleyen ve düşüncemize dışarıdan müdahale yolu ile sokulan temel anlamlandırma biçimidir.”(Fuat Ercan, Toplumlar ve Ekonomiler, sayfa 145, Bağlam Yayınları, 2001)

Piyasaların Metalaştırıcı Etkisi

Piyasa savunucuları “piyasalar inse de çıksa da, gerilse de rahatlasa da, her zaman verecekleri akılcı izahlar vardır. Onların işlevi akıl dışı bir huzursuzluğun ve gerginliğin hakim olduğu bir dünyayı, bu varoluş tarzını akılcı bir yorumla meşrulaştırmaktır.” (İnsel, Age. Sf. 96)

Bir üretim faaliyeti eğer piyasaya yönelikse, öncelikli amaç ortaya değişim değeri çıkarmak olmalıdır. Ancak değişim değerine sahip bir mal veya hizmet piyasada fiyat bularak kendini gerçekleştirebilir. Böyle olamayan bir malı veya hizmeti, tek gelir kaynağı piyasa olan bir kurum üretmeyecektir. Böylece ürünler piyasanın istediği karaktere yaklaşırlar, bölünebilir, fiyatlandırılabilir, homojen gibi. Bu karaktere yaklaşamayan mal ve hizmetlerin üretimi ekonomik rasyonaliteye aykırıdır.

İçinde bulunduğumuz dönem kapitalizmin sürekli kriz dönemidir. Dünya çapındaki ekonomi politikaları yürütücüleri krizleri çözmekle değil yönetmekle meşguldür. Krizin kökünde kar marjlarının sürekli düşmesi ve korkunç miktarlarda sermaye birikimi fazlasının, yönelecek üretim sahaları bulamaması yatar. Bu tıkanıklığı aşmanın bir yolu, önceleri belki de girilmeye tenezzül edilmemiş sahaların fethidir. Her türlü yaşamsal faaliyeti, kapitalist üretimin konusu yapmak, yani piyasaya yönelik meta üretimi olarak yeniden düzenlemektir. Bu yaklaşım sınır tanımaz, ahlak, hukuk, meşruluk gibi şeyleri sürekli alt-üst ederek peşinden sürükler. Zira iktisatçılar, iktisat ahlaksız bir bilimdir der. İktisadi yayılım ve derinleşme de ahlaksızdır.

Eğitim, sağlık gibi alanlar, sanayi alanlarıyla karşılaştırıldığında uzun süre kapitalistlerin ilgisini çekmemiştir. Fakat sermaye birikiminin yönelebileceği üretken sahaların yetersiz kalması, bir yandan çaplı reklam kampanyaları ve esnek üretim ile ürün farklılaşmasını, bir yandan da mali spekülatif sermayeye geçişi hızlandırmıştır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hatta “savunma” sektörleri ve daha bir takım kamusal mal ve hizmetler, kapitalistlerin ağızlarını sulandıran bakir alanlar oluvermiştir. Sermaye bu alanlara girmektedir. Bu alanlarda faaliyet gösteren kurumlara, işletme perspektifini aşılamakta, yani bunları azami kar amaçlı firmalara dönüştürmeye, çalışanlarını esnek emek piyasalarına tabi kılmaya çalışmaktadır. Bir firma ancak piyasada karşılık bulacak faaliyetleri sürdürecek, diğer faaliyetleri kapı dışarı edecektir. Sosyal bilimlerin üniversitelerden kapı dışarı edilmeye çalışılması gibi. Bu süreç, toplum hayatında, piyasa indinde ölçülemeyecek öneme sahip faaliyetler yürüten bu kurumları tahrip eder. İnsanlara bakar, çıkarları birleşik ve bütünleşik, organik bir toplum görmez, atomize bireyler görür, tüm üretim faaliyetini onlara piyasada satabileceği metalara endeksler. Toplumsal çıkara dönük üretimi tasfiye eder. Ticarileşme dediğimiz işte bu süreçtir ve mülkiyetin el değiştirmesiyle, yani özelleştirmeyle tam olarak aynı şey değildir. “Özelleştirmesek bile, kamu kurumlarını hantallıktan kurtarmalı, ekonomik açıdan rasyonalize etmeliyiz, kendi kaynaklarını yaratabilir hale getirmeliyiz” şeklinde bir söylem bu ayrımı çok güzel yansıtır.

Öte yandan kapitalizm, akla hayale gelmedik metalar icat etmekte, her kültürü yutarak bir şeyler satacağı bir pazara dönüştürmektedir. Hatta anti-kapitalist simgeleri dahi meta yapıp satabilmektedir. Yakında üzerinde etiket veya barkod olmayan bir şey kalmayacak ya da biz esiri olduğumuz meta fetişizminin etkisiyle her nesnenin üstünde, sanki doğalarının gereğiymiş gibi barkodlar görmeye başlayacağız.

Teknoloji, tüm faaliyetlerin ve ürünlerin piyasaya sunulabilirliğini arttıracak ve piyasanın çalışmasını kolaylaştıracak yönde gelişmeye teşvik edilmektedir. İnternet, dünyanın telefon bağlantısı olan her hangi iki farklı noktasındaki insanı bir araya getirebilmekte, arz ile talep arasında sonsuza yakın bir temas düzlemi olarak işleyebilmektedir. Ticarileştirici ve metalaştırıcı teknolojik gelişme, doğrusal, mecburi ve “ileri” algılanmamalıdır.

Hayatın her alanı eğer ticarileşmeye konu olabiliyorsa, ticarileşme karşıtı mücadeleye de engin bir alan açılıyor demektir. Onların piyasalarını mükemmelleştirmek için kurduklarını biz niçin devrimimizi mükemmelleştirmek için kullanamayalım?

Sosyal Bilimler Nereye?

Kapitalizme özgü bu ideolojinin sosyal bilimlere yansıması yapay bir parçalanma şeklinde gerçekleşir. Bu hem yanılgının bir sonucudur hem de ciddi bir destekleyicisidir. Her disiplin belli bir indirgemecilikle dünyaya yaklaşır, bütünsel algılamaların önüne geçer. Sorulan bir çok soruyu “bu benim konum değil” diyerek reddeder. Algılamadaki bu parçalanma, kapitalizmin toplumsal hayatı parçalayarak sömürüyü gölgelemesini kolaylaştırmaktadır. Eğitimi, parçası olduğu duvarın bütünlüğü hakkında fikri olmayan tuğlalar pişirmek zanaatına dönüştürmektedir.(Pink Floyd, The Wall) İnsanların çok yönlü gelişim potansiyellerini baskılayarak tek yönlü ve/veya mesleki-teknik bir gelişmeyi dayatmaktadır. Bu modern kültürün ve kapitalizmin yarattığı ciddi gerilim ve çatışmalardan biridir. (Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma, İletişim Yayınları, 2004). Tüm bu parçalanmışlık, sosyal bilimler alanında bir paradigma kaosu yaratmaktadır. Kapitalizmin parçalı biçimde ele alınışı mutlak doğruymuşçasına “ileri” bir adım olarak gösterilmektedir. Toplumsallığı bir bütün olarak ele alış demode olmuş bir bilim yapma yöntemi olarak görülmektedir. Toplumdaki sömürü olgusunu gözden kaçırmak bu parçalılığın doğal sonucudur. Tülin Öngen’in (İktisat Dergisi, Nisan1999, Sf 29) belirttiği gibi kapitalist toplumsal ilişkileri bir bütün olarak kavramak, yani ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkiler arasındaki bağı saptamak oldukça güçtür. Bu güçlük en somut biçimde toplum bilim çalışmalarında kendini gösterir. Burada en büyük sorun, tamamen kapitalist toplumsal örgütlenmeye özgü yapay bir bölünmenin toplumsal gerçekliğin bir yönü olarak ele alınmasıyla ilgilidir. Çünkü, kapitalizmde, gerek ekonomik gerek siyasal ilişkiler gerçekte aynı temelden kaynaklanır. Yani, kapitalist üretim tarzında sömürü ilke olarak, “siyasal” ve “ekonomik” yönlerin kaynaşmasının bir sonucudur. Buna rağmen kapitalist sistem bu gerçeği örten bir toplumsal örgütlenme içinde karşımıza çıkar.

Öte yandan bu güçlük, yalnızca metodolojik alanda değil, aynı zamanda inceleme nesnesi (toplum) ile inceleyen (insan) arasındaki ilişkide de kendini gösterir. Çünkü, toplumsal gerçekliğin eksik analizi toplumsal gerçeklik karşısındaki tutumları da sakatlar. Öyle ki, ekonomik ilişkilerin toplumsal güç ilişkilerinden yalıtılarak ele alınması, ekonomik eşitsizliklerin doğal ya da zorunlu görülmesine, dolayısıyla iktidar ilişkilerinin meşrulaştırılmasına neden olur. İşte, asıl üzerinde durulması gereken konu budur.

Bu zihniyet kapitalizme karşı birleşik mücadeleyi parçalı hale getirmiştir. Kapitalizmin “kendi suretinden yarattığı dünyanın” bütünsel tarifini yapmaktan kaçmak; çevre, kadın, kent, emek vb. mücadele pratiklerinde etkileşimi zorlaştırmakta ve bu alanları bir birine kapatmaktadır.

O mahur beste çalar…

Gerçekliğin bütünsel devrimci kavranışı ve eleştirisinin yapılamadığı günümüzde kapitalizme ve onun koşullandığı sosyalliğimizin bütüncül bir algısının oluşturulması gerekiyor. Kapitalizme karşı mücadelede stratejik bakışımızı ancak böyle üretebiliriz.

Sermayenin insanî her türden şeyi yok ederek, nesneleştirme yoluyla toplumsallaştırdığı bu dönemde çağrımız 11. tezin çağrısına yüreğimizi koymak ve dünyayı anlamayı dinamik bir süreç olarak kavramaktadır.

İşte insanlık tarihinin mutlu sonu şeklinde lanse edilen kapitalizm böyle bir emek sömürüsü ve yanılgı üzerine kurulmuştur. Geldiğimiz günlerde de insanlığa ölümden ve yoksulluktan başka bir şey vaat etmemektedir.

Piyasa kavramını da bu yanılgının bir parçası olarak algılamalı ve sömürünün görünmez kılınması çabasının bir uzantısı olarak bilmeliyiz.

Piyasa hem bir mistifike edici kavram olarak hem de tüm hayatımızı sömürgeleştiren bir mekanizma olarak önümüzde duruyor. Ona temas etmeden nefes alabileceğimiz zamanımız var mı?

Onun ve iktisadi-ideolojik art alanının esiri olmadığımız bir tahayyül anımız var mı?

Beynimizdeki barkodları söküp atacak gücümüz var mı?

Değişim değerinin değil, kullanım değerinin örgütlediği bir yaşam mümkün mü?

Bütün Mümkünlerin Kıyısındayız!