Dönüşüm / Emre ÇALIŞIR

 

 

 

Son dönemlerde, ülke siyaseti açısından önemli gelişmeler yaşanıyor. Türk Siyaset tarihi, keskin dönemeçlerden dönerken biz ona tanıklık ediyoruz uzaktan. Dakika dakika değişen ülke gündemi, öne sürülen teoriler, yapılan açıklamalar öylesine baş döndürücü bir hıza ulaşıyor ki bazen, geleceğimizi ilgilendiren tüm bu olaylar karşısında, koymamız gereken tavrı koymakta, düşünüp sorgulamamız gerekeni sorgulamakta geç kalıyoruz çoğu zaman.

Kolay değil… Yıllardan sonra tek başına iktidar olan bir partinin, “Bu AKP’ nin ilk ve son iktidarıdır” cümlelerine inat, ikinci kez, geçerli oyların neredeyse yarısını alıp, daha da güçlenerek iktidarı ele geçirmesi, bunu takip eden süreçte ise, Cumhur’a Başkanlık edecek ismin seçim zamanı gelmesi…Tüm bu gelişmelerin, bir gece yarısı Genel Kurmay’dan gelen bir e-bildirge ile tamamlanması… Türkiye son birkaç aydır geleceğini yakından ilgilendiren tüm bu konuların içinden çıkmaya çalışıyor. Hal böyle olunca sonuç ta kaçınılmaz oluyor… Karmakarışıklık!

Halkın her kesiminden büyük bir destek alarak iktidara gelen AKP’ nin, bu denli hızlı hareket etmesiyle birlikte, hata yapma olasılığının yükselmesi ise yadsınamayacak bir gerçek. Siyasi alandaki “yenilikler” henüz sindirilmemişken, yola koşarak devam edilmesi, değişim sürecini kısaltmak yerine, bu süreçteki engellere her gün bir yenisini ekleyerek, yolu daha da tehlikeli bir hale sokacaktır. Nitekim, yapılan değişiklikler bir ülkenin geleceğini ve o ülke topraklarında yaşayan milyonlarca insanı direkt olarak etkileyeceğinden, hataların geri dönüşümünde ya da telafisinde ağır bedeller ödenecektir. Aslında, ülke olarak, kendi yapmadığımız hataların bedelini ödemeye alışığız. Babalarımızdan, dedelerimizden bize kalan lanetli bir miras sanki  “bedel ödemek”. Geçmişimize baktığımızda gördüklerimiz hiçte iç açıcı değil. Darbeler, idamlar, kötü politikalar, kötü siyasetçiler ve tüm bunların sonucu, erozyona uğramış toprak misali, her gün ellerimizin arasından kayıp giden ülke geleceği!

Türkiye stratejik olarak önemli bir konumda… Gerek ülke sınırları içinde, gerekse çevresi ile sorunları çok… Ülke geneli fakirlik sınırı altında yaşarken, IMF destekli programların uygulanmaya devam edilmesiyle gün be gün yoksullaşıyor. Hiyerarşinin tabanı ve tavanı arasında ki fark her gün biraz daha açılıyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin artması, literatürde “sosyal patlama” olarak adlandırılan, fakat halk arasında “bıçağın kemiğe dayanması” olarak ifade edilen bir dinamitin fitilini yavaş yavaş ateşliyor. Bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken, bir yandan da farklı dillerle, farkı dinlerle birlikte yaşayabilmenin yollarını arıyoruz. Tüm sorunların üstüne, ülkenin doğusu hala kanıyor… Bu olumsuzluklar içinde, devletin resmi birimlerinin birbirleriyle uyuşmaz bir tablo sergilemesi durumu daha da zorlaştırıyor. Bugüne kadar uygulanmış olan politikaların yanlışlığı, eksikliği tartışılmaz bir hal alırken, yeni bir oluşuma, bir “dönüşüme” olan ihtiyaç günden güne artıyor.

Cumhurbaşkanlığı sistemi ve Anayasa, yeniden düzenlenmesi bir gereklilik halini almış olan, fakat gerekli özen ve titiz bir çalışma  gösterilmediği takdirde çok büyük sorumlulukların altına girilmesine neden olacak başlıca iki konu… AKP, ikinci kez tek başına iktidar olmasının yanı sıra Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kendi öngördüğü ismi yerleştirmesiyle birlikte daha da güçlenerek radikal kararlar almaya başladı. Askeri darbe ardından, olağan üstü hallerde hazırlanmış olan 1982 anayasası, kabul gördüğü 7.11.1982 tarihinden bu yana sürekli değişikliğe uğradı. 25 yıldan bu yana iktidara gelen hemen hemen tüm hükümetler tarafından üzerinde oynamalar yapılan anayasa, sıkça telaffuz edilmesine rağmen, hiçbir siyasal parti tarafından tamamen değiştirilemedi. Ülke aydınlarının, parti liderlerinin, sivil toplum örgütlerinin sık sık gündemine gelen “Anayasa değişmeli” ifadesi pratiğe dökülemedi, ta ki AKP tek başına iktidar oluncaya kadar.

Yıllardan beri “Anayasanın değişmesi şart” tezini savunanlar, bugün 82 Anayasasını savunur durumdalar. Peki sebep ne? Aslında bunun nedenini bulmak çok ta zor değil. “Demokrasinin ışığında şeffaf politika” uygulayacaklarını savunan hükümet, Anayasa taslağı hazırlamak konusunda, “şeffaflık” ile bağdaşmayacak derecede “gizlilik” politikası uygulamayı tercih etti. Bu tercih ise, ülkedeki diğer olumsuzlukları göz ardı ederek,  “şeriat paranoyasına” kapılmış bazı çevreler tarafından “türban sorununa” dönüştürüldü. Ülkenin “ana kitabının” değişimi söz konusu iken tartışılan temel konunun “türban” olması ise oldukça düşündürücü. Peki tek sorunumuz türban mı? Yanlış konulara odaklanıldığı sürece maalesef ki büyük bir hüsrana uğramamız kaçınılmaz olacaktır. Yapay gündemler ve halkın “gerçek sorunundan” uzak tartışmaların tek bir tarifi olabilir “boşa kürek çekmek”. Ülkenin neredeyse tamamını meydana getiren emekçilerin yaşam koşulları ve işverene karşı mevcut hakları oldukça düşündürücü, bunun yanı sıra tehlikeli bir tırmanışa geçen milliyetçilik diğer sorun, seçim barajı yüksekliği nedeni ile meclis kapısında kalan milyonlarca oy ve temsil edilemeyen kitleler… Oysa kamuoyu tek bir soruna odaklanmış durumda “türban”. Bu sorun(!) öyle boyutlara getirildi ki türbana kısıtlama getirilmesi halinde, ülke refaha çıkacak, yanlış politikaların kurbanı olan milyonlarca insan açlık sınırı altında yaşamayacak, inançlarından ya da inançsızlıklarından dolayı parmakla gösterilemeyecekler, parasızlık nedeniyle hastane kapılarında ölmeyecek hiç kimse ve hesap sorulacak ülkeyi bataklığa iten herkesten…

25 yıllık Anayasanın değişmesi şart fakat, bu değişim aydınlarla, üniversitelerle, halkla beraber yapılmalıdır. Halkı yönetecek yasa, kapılar ardında değil, halkın isteği doğrultusunda hazırlanmalıdır ki “değişim” gerçekleşsin. Aksi takdirde yeni Anayasa, olağan üstü durumda hazırlanmış olan darbe Anayasasından çokta ayrı düşmeyecektir. AKP’ nin, iddia ettiği gibi demokrasi ve özgürlük ışığında yürüdüğünü ve “değiştiğini” kanıtlamasında en etkin yol ise, yeni Anayasa tasarısını “türban” merkezinden çıkartıp, gereksiz gerginliklere sebebiyet vermeden, halk için, halkla birlikte hazırlamak olacaktır. Fikir almadan, ortak bir noktada birleşmeden atılacak olan her adım, herkesin beklediği “dönüşümün”, “dayatmaya” varmasından öteye geçemeyecek ve meydana gelen yeni Anayasa beklenen taleplere cevap vermemekle birlikte, oluşmasında imzası olan herkesi büyük bir sorumluluk altına sokacaktır.

Tam bu noktada, hazırlanış ve meydana geliş evreleri aynı olmasına karşın, 61 Anayasası ile verilen hakların, 82 Anayasası ile nasıl geri alındığı, geçen zamana rağmen düşüncelerin nasıl gerileyebildiğini, özen gösterilmeden, gerekli alt yapı oluşturulmadan, ortak paydada buluşmadan, aceleyle, kapalı kapılar ardında hazırlanan bir Anayasanın nasıl enteresan sonuçlar doğurduğunu görmek yerinde olacaktır.

Aslında şunu çok açık bir şekilde söyleyebiliriz ki kabul edilen her Anayasa, önceki devrede yaşananlara bir tepki olarak hazırlanmıştır. 1957 yılında, mevcut oyların  %48 ini alarak tekrar iktidar olan DP’nin yükselmesi ve tek başına söz sahibi olmanın vermiş olduğu rahatlık ile alternatif fikirlere tahammülsüz, baskıcı ve yasakçı bir tavır ortaya koyduğunu bilmekteyiz. İsmi ile bağdaşmayacak derecede antidemokratik bir çizgi üzerinde mevcudiyetini devam ettiren DP’nin, 27 Mayıs 1960 darbesi ile düşürülmesi ardından yeni Anayasa tartışmaları başladı. Askeri darbeyi gerçekleştiren subaylardan 38 inin yer aldığı ve Cemal Gürsel’in başkanlığında oluşturulan Milli Birlik Komitesi, sivil yönetime geçmek amacıyla, yeni bir Anayasa hazırlanıp, seçimlere gidilmesi için bir “Kurucu Meclis” oluşturmaya karar verdiler. Kurucu Meclis, MBK üyelerinin yanı sıra, siyasi parti (DP hariç), baro, basın, işçi sendikaları, üniversite ve yargı üyeleri gibi her tabakadan temsilcilerden oluşmaktaydı. Burada görmekteyiz ki, 27 Mayıs’ ı gerçekleştirenler, temsil niteliğini mümkün oldukça her kademeye yaymaya çalışmışlardır. Bu ise, eksikliklerin olmasının yanı sıra, Anayasanın hazırlanması aşamasında bir nebze olsun, olumlu tablo çizmektedir.

9 Temmuz 1961 tarihinde halk oylamasına katılanların %60,4 ü tarafından kabul edilerek Türkiye Cumhuriyeti’nin 3. Anayasası oldu. Nispeten özgürlükçü bir ortamda mevcudiyetini sürdüren Türk Siyaseti, tarih 12 Mart 1971’i gösterdiğinde tekrar kesintiye uğradı. 12 Mart’ı gerçekleştirenler, ülkenin içinde bulunduğu “siyasi bunalımı”, 61 Anayasanın vermiş olduğu özgürlüklere bağladılar ve Anayasa üzerinde bir takım değişiklikler yapma ve bazı geçici maddeler getirme yolunu tercih ettiler. Bu önemli değişikliklerden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz.

1.      Temel hakların kullanılmasına yeni sınırlamalar getirilmiş, Bu amaçla genel bir yasak eklenmiştir.

2.      Gözaltında tutulma süresi önce 7, daha sonra 15 güne çıkarılmıştır.

3.      Memurların sendikaya üye olması yasaklandı.

4.      Hükümete, kanun gücünde kararname çıkarma yetkisi verildi.

5.      Üye seçimlerinde hükümetin etkili olduğu Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması öngörüldü.

(Hikmet Özdemir, Yakınçağ Türkiye Tarihi 1, Syf. 265)

1971 yılında ciddi bir kesinti ve değişikliğe uğrayan Anayasa, tarih 1982 yi gösterdiğinde tamamen değiştirildi. 82 Anayasasının oluşum koşullarına göz atarsak eğer, tıpkı 61 Anayasasının hazırlanışında olduğu gibi, 12 Eylül 1980 darbesi ardından oluşturulan Anayasa’ da bir “Kurucu Meclis” mevcuttu. Kurucu Meclis, Milli Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisinden oluşmakla birlikte, Danışma Meclisinde yer alacak üye seçimi biçimi ile 61 Anayasasını oluşturan Kurucu Meclisten ayrışıyordu. 160 üyeden oluşan Danışma Meclisinin 40üyesi doğrudan MGK’nca, geri kalan 120 üyesi de her ilin valisi tarafından önerilen isimler arasından MGK tarafından seçilecekti. 12 Eylülcüler, 27 Mayısçılara kıyasla Anayasa temsil niteliğini mümkün oldukça dar tutmuşlar ve bu da Anayasa’ ya direkt olarak yansımıştır. Tabloya baktığımızda, 82 Anayasasının hazırlanmasında, her daim son sözü söyleyenin MGK olduğunun altını çizmemiz yanlış olmaz.

13.02.1982 tarihli, 17604 sayılı Resmi Gazete de yer alan;

1.      Feshedilen partilerin Genel Başkan, Gen. Bşk. Yardımcısı, Gen. Sekreteri, Gen. Sekreter Yardımcıları, ile Gen. Yön. Kurulu Üyeleri dışında kalan üyeleri, Anayasa Komisyonunun isteği üzerine, Anayasaya ilişkin kişisel görüşlerini açıklayabilirler.

2.      Bahsi geçenler, sıkı yönetim komutanlıklarının iznine bağlı olarak meslek kuruluşlarınca düzenlenecek bilimsel toplantılarda kişisel görüşlerini açıklayabilirler.

3.      Bunların dışında kalan ve her türlü siyasal faaliyette bulunmaları yasaklanmış olan dernekler, tüzel kişiler ve sivil topluluklar bu konuda görüş açıklayamazlar. Bunların mensupları kişisel görüş açıklamaları bu yasağın dışındadır.

Maddelerini okuduğumuzda, mevcut şartların yeni bir Anayasa hazırlanması için uygun olmadığını görmekteyiz. Fakat tüm bunlara rağmen hazırlanan Anayasa, 7.11.1982 tarihinde halkoylamasına sunuldu ve mevcut oyların %91.37 sinin “evet” demesi ile, Türkiye Cumhuriyeti’ nin 4. Anayasası olarak kabul edildi. Bu kabul ediş, 61 Anayasası ile tanınmış olan Temel hak ve özgürlüklerde, yargının üstünlüğünde, kolektif hak ve özgürlüklerde geri adım atılmasına sebebiyet vermiştir.

Görüldüğü gibi yakın tarihimize göz attığımızda, ülke yasalarının temel dayanağı olan kitabın hazırlanması, asker gözetiminde, olağan üstü şartlarda meydana gelmiştir ve bu şartlarda hazırlanan her 2 Anayasa da, toplum ihtiyaçlarına cevap verecek içerikte olamamıştır.

Şimdi gündemde, ilk defa siviller tarafından hazırlanan ve “darbe” gölgesinde olmayan bir Anayasa oluşturulması var. Ülke için gerçekten önemli olan bu adım, sağlam bir zeminde atılmalıdır. Aksi takdirde, hem AKP hem de ülke toprakları üstünde yaşayan herkesin bir “bedel” ödemesine sebebiyet verebilir. Bu noktada, şu ayrıntının altını çizmekte fayda var. Anayasa’ nın asker tarafından hazırlanmaması yada darbe ortamında  oluşturulmaması, bahsi geçen Anayasa’ nın “sivil” olduğunun kanıtı olamaz. Belli bir görüş, parti ya da zümrenin tekelinde, geniş bir tabana yayılmadan, katılıma izin verilmeden, “biz en iyisini yaparız” mantığı ile hareket edilmesi halinde, hazırlanacak olan Anayasa, mevcut ihtiyaçları karşılamaktan fersah fersah uzak olacaktır.

AKP, bu noktada biraz daha açılımcı olmalı ve her fırsatta vaat ettiği “özgürlük ve demokrasi” ışığında hareket etmelidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, gerekli hassasiyet gösterilmeden, “Anayasa değişikliği” gibi çok büyük önem içeren konularda atılacak yanlış adımların telafisi ya da geri dönüşü kolay olmayıp, vebali ise ağır olacaktır.