Eleştiri / Erkan KÜÇÜK

 

 

 

Kıssa I

Osmanlı ki bir tarihin okyanusu

Fütuhat kaftanı her dem belirgin

Oysa kımıltısız bir devletin tarihle tenakuzu

Çatlamış bir zamanın solgun nakşında tedirgin

Güneş kırığı bir vitraydan musallat

Birkaç ışık lekesine katık

Vakitsiz bir semai sokağın Osmanlı eylülünde akşam

Bir konağın ağır açılan kapılarından

Sultaniyegah bir gurubun seyrine kalktık

Menekşe kuytularında devrik bir padişah boynunu akıtır

Bizse bir faslın ağır açılan sandallarından

Suların halayık dalgalarla üftadegânına

Usuldan bir tutam muhabbet kattık

Sırmalı peşkire bürünmüş bir akşam sofrasında

Biz ki bir meşrutiyeti

Devrik bir laledan boynundan karanlık hissemizle

Bir istibdat aruzunda yaşadık

Oysa yine de çalamadık takvimimizi eksik zaman asırlarından

Çünkü tarihi kotarmada bizler yalnızca baharattık

Ve hâlâ bir yeniçeri ocağına hoyrat kanayan İstanbul

Yeditepenin Osmanlı kasıklarından

 (Osmanlıya dair hikâyat- Murathan Mungan)

Osmanlıya Dair Hikâyat: Kıssa I

(Murathan Mungan)

Marksist eleştiri öncelikle eserin ideolojik özünün açığa çıkartılmasını hedefler. Açığa çıkartılan ideolojinin niteliği eserin değerlendirilmesinde önemli bir kıstas oluşturur. Bundan sonraki safhada özü taşıyan biçimin irdelenmesindedir sıra. İkisinin tutarlı birlikteliği araştırılan konular arasındadır. Bu girişi uzatmak mümkün elbette; zira Marksist estetik yalnızca lukacs değildir, onun yanında Fischer, Adorno, Caudwell, Brecht, Benjamin, Marcuese, Mackerey vb. gibi pek çok ismi Marksist estetiğe önemli katkılar yapanlar arasında saymak mümkündür. Durum böyle olunca da ortada çok farklı Marksist sanat görüşleri ortaya çıkıyor. Bunun için, bir eleştiriye kalkıldığında büyük oranda bu sayılan isimlerden en az birine gönderme yapmak zorunlu oluyor. Yani yalnızca bir tane Marksist eleştiri kuramı yok ortada. Benim açımdan en geçerli yol bu görüşlerden yola çıkarak kişinin bir senteze ulaşması yönünde. Ancak şunu söyleyeyim bunun yeri burası değil. Bunun için uzun süreli yoğun bir çalışma yapmak gerektiğine inanıyorum. Aksi taktirde eleştiri yalnızca eklektik bir bileşim olarak kalacak, kendi içinde tutarsızlıları muhtevasında barındıracaktır. Bu amacımı sürece bırakıyorum.

Ben şimdi severek okuduğum bir şiiri çözümlemeye çalışacağım. Aslında bu şiirin haricinde Marksist eleştirinin çok açık bir biçimde yürütülebileceği metinlerde elime geçti, örneğin Günter Grass’ın bir öyküsü, Nazım Hikmet’in birkaç şiiri, Sabahattin Alî’nin birkaç öyküsü vb. Metinler bu çalışma için epey elverişlilerdi. Ancak ben bir şiirde kafa yormanın eleştirimin gelişimi açısından daha açımlayıcı olacağını düşündüm. Özellikle bu seçtiğim Murathan Mungan’ın Osmanlıya dair hikayat adlı kitabındaki şiir (aslında hepsi öyle) kullandığı dil ile çetrefilli bir okuma gerektirmesi ile beni kendine çekti.

Bu şiirin çözümlenmesi eksik bir uğraş olarak kalacak; çünkü kitaptaki her şiir Osmanlının faklı yönlerine değindiği ve bu yüzden şiirlerin bileşimiyle bütünlüklü bir eleştiriye gidilebileceğini, yalnızca bir şiirin değerlendirilmesinin yetersiz olacağını ister istemez belirtmek zorundayım. Fakat şu an için başka bir yola baş vurmamız pek mümkün değil. Bir şiir yalnızca belli bir yön üzerinde duracağından eleştiriyi genelleştirmemiz mümkün olamıyor. Ancak şunu belirteyim ki buda bana kalırsa yeterlidir. Yani bu şiirde ortaya çıkan tez bana göre önemli bir sorunu açığa vurmakta bu yüzden kendi başına yeterli bir yapı olarak ta ele alınabilecek bir metin olarak değerlendirilmeyi hak ediyor kanısındayım.

Kıssa I

 “Osmanlı ki bir tarihin okyanusu”

Osmanlı devletinin tarihsel olarak köklü bir geleneğe sahip olduğunu bildirerek söze başlıyor şair. Burada kullanılan okyanus kelimesi kitabın tamamında derinlik anlamında kullanılmış. İkinci mısrada Osmanlının belirgin niteliklerinden olan fetihçi yaklaşımını “fütuhat kaftanı her dem belirgin” sözüyle veriyor.

“oysa kımıltısız bir devletin tarihle tenakuzu”

“çatlamış bir zamanın solgun nakşında tedirgin”

Üçüncü mısrada, ilerlemesi durmuş bir devlet olan Osmanlının, tarihle çelişki içinde olması ve yine dördüncü mısradaki zamanın çatlaması ve nakşın solması imgeleriyle de bu düşünce sürdürülüyor. Çatlayan zaman ve solan nakış güç yitiminin ve bundan duyulan tedirginliğin ifadelerindir.

“güneş kırığı, bir vitraydan musallat”

Güneş metaforu kitabın bütününde Osmanlının eski başarılı, güçlü olduğu günleri ifade ediyor. Bu iki mısra bir değerlendirildiğinde güç yitimi düşüncesinin şiirde sürdürüldüğünü görüyoruz. Artık güneş eski güneş değildir. O artık ışık lekesidir. Işığın vitraydan geçtikten sonraki solgun halidir.

“vakitsiz bir semai sokağın Osmanlı eylülünde akşam”

Osmanlının zamanı yoktur. O, tarihe denk düşmez. Başka bir zaman diliminde yaşamını sürdürüyordur. Ve şimdi sonbaharındadır (eylül akşamı). Semai imgesi onun kendi içine kapalı zamansallığını anlatmak için kullanılmıştır (semai Osmanlı müziğinde bir makamdır). Bu içe kapalılık durumu sonraki mısrada daha net olarak verilir:

“bir konağın ağır açılan kapılardan”

‘konak’ Osmanlıyı simgelemektedir. Kapı ise dışa açılandır. Ancak dış iletişim çok zayıftır.

Devamında :

“sultani yegah bir gurubun seyrine kalktık” ifadesi, işlevsizleşen kapılardan tek görülen Osmanlının çöküşünü anlatır. Sultani yegah Türk müziğinde inici bir makamdır. Bu inicilik gurup vakti (Güneşin batışı) ile perçinleniyor. Güç yitimi güçlendirilerek veriliyor.

Güç yitiminin arka planın da olanlar hakkında şair şunu söyler :

“menekşe kuytularında devrik bir padişah boynunu akıtır”

Menekşeye üstten baktığınızda dibini göremeyeceğiniz bir çiçektir. Şair bu metaforla görünenin arkasında gerçekleşen bir yaşamın olduğunu söylüyor. Ki arka planda kanlı iktidar savaşları yaşanmaktadır.

Arka planda bunlar yaşanırken diğer yandan Osmanlının son dönemlerinde yenilik hareketleri baş gösterir. Ama nasıl? Cevabını şairden alalım :

“bizse bir faslın ağır açılan sandallarından”

“suların halayık dalgalarla üftadegânına”

“usuldan bir tutam muhabbet kattık”

Ağır açılan sandal ilerleyememenin ve özellikle bu yenilikçilerin tutumundaki gerici unsurları simgeler. Sonraki mısrada bu unsur açıklanır. “Dalgalar” Osmanlının son yıllarındaki fikri akımlardır (Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık). Ve bunlar halayıklar (cariye, uşak) gibi bağımlıdırlar, çöken, Osmanlıya ki bu üftadegândır (düşkünlüktür). Şair bu duruma şiiriyle katılır “… bir tutam muhabbet kattık”

“ sırmalı peşkire bürünmüş bir akşam sofrasında”

 Osmanlının son dönemlerinde bir sofraya çevrildiğini söylüyor, peki kim besleniyor ondan.

“biz ki her meşrutiyeti”

“devrik bir laledan boynundan karanlık hissemizle”

“bir istibdat arzusunda yaşadık”

Yenilikçilerdir sofraya çöken. Her meşrutiyet (iki kez gerçekleştirilmiştir, yenilikçilerin etkisi)bir padişah götürür ancak bu asla ilerici bir değişim olamaz. Yenilikçiler istibdat geleneğinden beslenmişlerdir ve onu sürdürmek arzusu duyarlar hep. Buda Osmanlının güç yitimini devam ettirir.

“oysa yinede çalamadık takvimimiz eksik zaman asırlarından”

Yinede bu Osmanlının kendini kurtarma çabaları (yenilikçilerin eylemleri) başarısızdır. Çünkü onlar zamanlarını yakalamak için yanlış yerden referans almaktadırlar. Eksik zaman asrına yani geçmişe bir yönelimleri vardır. Dolayısıyla bu daha başından kaybedilmiş bir çabadır.  

“çünkü tarihi kotarmada bizler yalnızca baharattık”

Bu durumda onlara tarihin dönüşümünde gerçek etkisi olamaz bu yüzden ancak baharat olmayı hak edenlerdir. .

“ve hala bir yeniçeri ocağına hoyrat kanayan İstanbul”

“Yeditepecin Osmanlı kasıklarından”

Burada iki imge belirleyicidir: yeniçeri ve kasıklar. Yeniçeri ile eski dönemlerin geri çağrılma arzusunun yaşatılması ve Osmanlı kasıkları ile bunun üremeye devam ettiğini vurgular şair.

Şunu tekrar etmemizde yarar var. Şairin ortaya koyduğu eleştirellik (eğer varsa) bu şiir açısından olaya yaklaştığımızda kitabın bütünü incelenmeden yeterince açığa çıkmıyor. Ancak yinede belirgin olan noktasını şöyle ifade edebiliriz. Şairin eleştirisi yenilikçi fikir akımlarının öz niteliği üzerine odaklanmıştır. Yenilikçilik olarak kendini gösteren şey Osmanlıyı yeniden diriltme çabasının ötesine geçmez. Oysa ölmeye yüz tutmuş hatta ölmüş bir devleti canlandırmak faydasızdı. Aydınların bu tutumu boşa kürek sallamaktan farksızdı. Şair şiirinde bu aydınlardan bahsederken biz ifadesini kullanmış. Bu nokta belki zorlama bir yorumla, günümüz aydın kesimi için bir eleştiri niteliği taşımaktadır. Şimdi, geçmişle olan bağlarıyla eleştirilir. Gelenek ortaya çıkarılmaya çalışılır. İlericilik adı altında gericiliğin canlandırılması, kökü Osmanlıya kadar giden aydın ve aydınlanma sorunudur. Oysa öncelikle aydın althusserci bir kavramı kullanırsak “epistemolojik kopma”dan geçmelidir. Hesabı verilmemiş, analiz edilmemiş bir tarih peşimizden sürekli gelir ve gizliden gizliye, bazen açık olarak bizi belirler. Ben şairin bu görüşüne katılıyorum. Bu nedenle bu konuda olumsuz bir eleştiri getirmiyorum. Belki diğer şiirlerde çözümlemenin kapsamına alınsaydı, bizimde söyleyeceğimiz pek çok şey olacaktı.

Biçimsel açıdan şair bol metaforlu bir dil kullanmış şiirinde. Bu yüzden anlamın okuyucu tarafından alımlanmasında zorluklar yaşanmıyor değil. Ancak şunu söylemeliyim ki, şiire de bence bu yakışıyor. Her şeyin kabak gibi ortada olduğu bir metni ben edebiyat kategorisine katma taraftarı değilim. İletinin veriliş biçimi bence sanatın oluşumu açısından fazlasıyla önemli. İşi yalnızca ideolojik tutumun ilericiliği boyutunda ele almak basite, kabalığa kaçmak olur. Biçim iletiyi hemen ele vermemelidir. Bu anlamda çözümlediğimiz bu şiir hem insanı düşünsel olarak zorlamakta, ki bu olumludur; hem de dili estetik bir haz doğurabilmektedir. En azından benim açımdan bu söylediklerim geçerlidir.