Israrla Kardeşlik, Israrla Barış / Emre MUTLU

 

 

 

“Toplumsal refleks …”

 

Yakın zamanda kullanmıştı Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt bu sözü… Bu çok tartışılan cümlenin o an ne anlatmaya çalıştığına tam olarak hakim olamayanlar için bugün sokaklar tam bir örnek teşkil eden pozisyonda… İnsanlarımız belki de tam olarak istenileni gerekleştiremeseler de sokaklarda toplumsal refleksin birer açılımı olan “Savaş ve kan” istemeye başladılar. Yurt çapına yayılmasına özenle dikkat edilen bu eylemlerde insanlar linç kültürünün, kışkırtıcılığın, düşmanlığın ve öfkenin en temel ve ilkel duygularıyla bütünsellik oluşturarak ve tam da ne yaptıklarından emin olmayarak hareket eder oldular. Yani bir kaos için insanların aylarca ayarlanmaya  çalışılan ruh hali yerini fiziksel boyuta bırakarak vahşice devam etmektedir, bunları mutlu gözlerle izleyen bazı oluşumların önünde.

Herkesin taraf seçtiği ve o taraf için gözünü kırpmadan bir bilinçsizlik ve ağır yozlaşma içerisinde hareket ettiği şu günlerde sorunu bütünüyle çözecek bir olgu unutulmuş durumda: Barış.

Savaş çığırtkanlığının üst noktalara çıktığı şu günlerde Kürt ve Türk halklarının kardeşçe yaşamasını amaçlayan tüm düşüncelere karşı bir linç kampanyası yürütülmekte… “PKK”lı suçlamalarının herkesi rahatça bulduğu bir ortamda yine de korkmadan ve ısrarla “Barış”ı savunan insanların olması aslında Türkiye’de olgun hareketlenmelerinin yaşandığının da bir kanıtı… Bu kadar gergin bir ortamın altından kalkabilecek, kardeşlik ortamının olmasını sağlayabilecek “Sol” düşüncenin tam olarak artık sesini çıkarma vakti gelmiştir. Bu tarihsel oyunu daha fazla dışardan izlemek Solun tarihsel gelişim sürecine ve içerisinde bulunduğu konuma da hiç uymayacaktır. Muhtemel bir savaşın ve ülke çapında başlatılacak bir “Cadı avının” karşısında durabilecek ve yine kardeşlik bağlarına vurgu yapabilecek olan solun milliyetçi provokasyona karşı alacağı tutum yine tarihteki rolü için oldukça önemlidir.

Bugün “Kardeşliğe” vurgu yapmanın tam zamanıdır. Artan ölümlerin sorumlusu sadece bir taraf değildir. Ölümler iki tarafında yaptığı eylemlerin birer sonucu olarak önümüze çıkmaktadır. Yıllarca uygulanan Kürtleri bastırma, kültürlerin, dillerini, kimliklerini asimle politikaları elbette ki karşılığını buldu. Bu karşılığın kendi içerisinde dönüşüm yaşayarak milliyetçileşmesi ise ortamı ve eylemleri daha da vahşi boyuta getirdi. Karşılıklı gelişen bu süreç içerisinde elbette olan yine halka oldu. İki tarafında olgulara “Ulusal” açıklaması ve milliyetçi şuur üzerine vurgu yapması beraberinde şiddeti de getirdi.

Bugün ise tüm bu gelişimleri bir kenara bırakarak yıllardır süren savaşı durdurmak yerine daha geniş bir çapta savaş isteniyor(Basının rolünü de inkar edemeyiz.) İstendikçe iki taraftan da ölenler insanların yüreğini dağlıyor, Bir acıdır Türkiye üzerini kara bulutlar halinde kaplamış damlalarını toprakların bütününe akıtıyor. Islattığı yerlerin acısı uzun süre de yüreklerden çıkmıyor. Savaşın en ağır ve vahşi boyutunu yaşamak isteyen ve akbabalar gibi kanın akacağı günü sabırsızlıkla bekleyen “Milliyetçi” kesim ise bugün ellerinde bayraklarla “Irk” savaşımını körükleyerek savaşın o iki harflik tanımını yani “Acı ve gözyaşını” istiyor.

Zaman aşımının suçları örttüğü bir ülke de yine zaman aşımının dolmasından sonra itirafta bulunan bir Korgeneral Altay Tokat gibi emekli Albay Erdal Sarızeybek’te Şemdinli ile ilgili “Sahte çatışma ortamı yaratmak, askerlere PKK kıyafeti giydirip köylere salmak, geceleri roketler ve makinelilerle yerleşim yerlerini taratmak” gibi olaylardan söz ettikten sonra gururla ekliyor: “Delilik diyeceksiniz ama sonuç aldık.” Yine Sarızeybek’in açıklamalarında bölgeye yeni gelmiş memurların evlerine baskınlar yapılıp “Hizaya girmeleri” sağlanmış. Savaştan sonuç almak için bunları yapmak savaşı bitirir mi, körükler mi acaba? Bu soruları kendimize sorup güzel bir öz eleştiri yapmak boynumuzun borcudur. Zaten bölge halkının vahşice yaşadığı bu zulümleri arttırmak, acılarını göz yaşıyla yoğurmak için alınan savaş kararlarının savaşı bitireceği düşüncesi bu noktada karşımıza tam bir “Çocukluk” örneği olarak çıkmaktadır.  O günleri, o sessizliğin silah sesleriyle ve evin üzerinden geçen mermi çığlıklarıyla bozulan günlerin acısını çeken bir insana da kulak vermek gerekir:

“90’lı yılların kabusuydu çatışmalı geceler. Hakkari, Yüksekova, Şemdinli ve Çukurca’da bazı geceler sabahlara kadar bir savaş hali…

Evler ‘Kazayla’ delik deşik oluyor, sabahlara kadar iki taraf arasındaki çatışmalar sürüyordu. O günleri unutmak mümkün değil. Hele ki geceleri… Kurşuna emanet geceleri…”

Diye başlayan bir paragrafta o ünlere ait bir anı şu şekilde dillendiriliyor:

“İşte o yıllardan bir gece vakti babamla birlikte televizyon izlerken aniden televizyonumuzun ekranı karardı. Ekranın tam ortasında siyah bir leke yayılmaya başladı. Televizyonumuz kapandıktan sonra her zamanki fon müziği duyuldu: ‘Silah sesleri.’ O gün belki de çatışmanın ilk kurşunu bizim televizyonumuzu bulmuştu. Televizyondan çıkan ateşe karşılık verilince talihsiz televizyon kurşunlardan kaçamadı ve tüpünden vuruldu. Ertesi gün Necip abim tamircinin televizyon tüpünden çıkardığı mermiyi  karakola götürüp karakol komutanına ‘Dün akşam sizin kulübeden bizim eve doğru ateş açıldığında bu mermi bizim duvarı aşıp televizyonumuzun tüpüne girmiş. Buyurun bizde kalmasın…’ der. Komutan ise evlerin arasından sürekli karakola ateş açıldığını bunların engellenmesi için böyle bir durumun yaşandığını söyler.”

Belki de o kurşunlar emekli albayın anlattığı “Sahte çatışa ortamının ve makinelilerle yerleşim yerlerini taratmakla yakından ilgilidir. Kim bilir?

Doğuda bunlar yaşanmakta iken sorunun tek taraflı olduğunu düşünen “Keskin zekaların”  olayları ne kadar sübjektif incelediklerine yazılı kanıt olur. Peki ya evladını bu kardeş kavgasının sürmesi ve çıkar ilişkilerinin devamını sağlayan kişilerin isteği üzerine çatışmaya gönderen ana babalar? Onların ciğerlerinin en derinlerinde hissettiği tarifsiz ve akıl almaz acılar? Kısa bir eğitimden geçtikten sonra hiç bilmedikleri dağlarda ellerinde silahlarla nereden geleceği belli olmayan kurşunlardan korkarak ilerlemek zorunda kalan gencecik yüreklerin hesabını kim verecek? Bir gecede ölen onca askerin ne için öldüğünü bize adam akıllı kim anlatacak?

Savaş çığırtkanlığı artıyor Türkiye’de. Oyun çok güzel işliyor. Sahte emperyalizm karşıtlığı oyunları, sahte kimlikler üzerinden siyaset yapma çabaları ve beraberinde ismine “Terör” denilen olayların gelişimi… Anafartalar çarşısının bombalanması ardından gelişen “Bombalamalar devam edebilir” uyarıları. Bombalamalardan sonra artan ölüm haberleri. Tezkereden sonraki şehit haberleri… Hepsi bir yap bozun parçası gibiler. Hepsi birer yüksek dozda savaş ortamının yaşanması girişimleri gibi… İki taraflı olarak, acımayarak, kan koklayarak ve öldürerek…

Ve Türkiye ordusunun sokulmak istendiği yer…

Toprağın; savaşın getirdiği ümitsiz karanlık duygularla birleşip güneşin geleceğe doğduğu ışıkları yok eden bir coğrafya orası: Ortadoğu. Bin yılların yaşanmışlığını gözyaşı ve kanla birleştiren bu acımasız topraklar çağlar boyu süregeldiği gibi bugünde savaşlarla anılıyor. Savaşın en yakın arkadaşını kendine seçtiği bir yer olan Ortadoğu’da “İnsanlığı” hissedebilmenin dipçik ve namluların gölgelerinden kaçabilmenin imkansız olduğu bu topraklara askeri harekatla girmenin ve kendimizi orada bulmanın ağır yükünü savaşla birleştirdiğimizde içinde çıkılmaz bir labirente düşeceğimiz kesindir.

Tüm bunlara karşı çıkmanın, ve bütün bu gergin savaş ortamında “Barış”ı savunmanın gururunu ruhumuzda hissetmeliyiz. Bu savaşın siyasi bir çözümü vardır. Bu savaşı bitirecek ortam hazırlanabilirken kan istemenin hiçbir mantığı yoktur. Herkesin savaşta bir taraf seçeceği şu özel günlerde asıl insanlık ölüme kadar “BARIŞ”ı savunmak olacaktır.

Kaynak: 15 Ekim 2007(Radika-Türker Alkan)