Kontrgerilla’nın ABC’si / Devrim MARAT

 

 

 

Bu memleketin solcusu, sosyalisti, demokratik devrimcisi, yani ayrım gözetmeksizin bütün ilerici güçleri çetelerden çok çekmiştir. Çete derken elbette ki kafasına estiğinde eline silah alan ve sağa sola racon kesen deli çağlarındaki genç mahalle kabadayılarından bahsetmiyorum. Ne de ocakların çevresinde civarında kümelenmiş neo-psikopatlardan… Söz konusu olan hepimizin az çok anladığı üzere daha derin, daha yatayına, daha kapsamı geniş bir örgütlülük… Bizim memleketimizde bu örgütlenmeye devletin “derin” kısmı diyorlar. Başka ülkelerde de zamanında ve hala süre giden bir biçimde bu örgülülüklere rastlanıyor. Oralarda da farklı isimlerle anıldı…

Yunanistan’da adı B-8, Belçika’da SDRA-8, Hollanda’da NATO komutası, Fransa’da Rüzgar Gülü, İngiltere’de Secret British Network olarak bilinen bu örgütlenmeler temelde, varlığını Soğuk savaş döneminin fırtınalı uluslararası arenasına borçlu olan ve “komünist” düşüncenin iktidarı ele geçirmemesi, geçirememesi için NATO ve CIA tarafından desteklenen özel birimlerdir.

İkinci Dünya savaşının Sovyetler Birliğinin Berlin’e muzaffer bir şekilde girmesi ile bitiminden itibaren, Avrupa’da, dünya emperyalist-kapitalist hegemonyasını alttan alta tehdit eder bir biçimde yeni ve güçlü bir toplumsal proje ilerliyor, taraftar kazanıyor, kitleselleşiyordu. Yılların Iyusif Stalin’i Josef Stalin, ”Jo amca” olarak anılmaya başlanmış, Sovyetler Birliğinin Nazi işgaline karşı kıta Avrupa’sında gösterdiği başarının ardından Sovyetler Birliğinin ve dolaylı olarak sosyalizmin popülatiresi okyanusun ötesine, günümüz emperyalist saldırganlığının baş patronu olan ABD’nin sınırlarına dek dayanmıştı. Haliyle böylesi olağanüstü bir ilerlemenin, tekelci sermaye için ise tehdit anlamına gelen bu karşı dalga’nın durdurulması, geriletilmesi, yok edilmesi içinde alınacak tedbirler de olağanüstü boyutlarda olmalıydı. Kısaca kontrgerillanın varlığına duyulan ihtiyaç bu koşullar doğrultusunda şekillendi.

O tarihten itibaren emperyalizm sahnede;”zorbalığa” karşı özgürlük,”diktatorya”’ya karşı demokrasi oyunlarını gösterime sunarken, perde arkasında bu örgütlülükler, ilericilerin saflarında infial, korku ve panik yaratacak olan kirli ve örtülü bir savaşın ilk kurşunlarını sıkmaya başlamışlardı.

Sovyetler Birliği dağılalı 18 yıl oldu. Egemenler sosyalizm utkusunun üzerine koca bir çizik çektiler.

İnançları, umutları ezdiler (daha doğrusu öyle sandılar). Hemen arkasından yer küremizin toplumsal düzlemde “küreselleşmesi” gündemi açılıverdi. Artık tüm dünya’da ne işçi sınıfından ne de onun devrimci eyleminden söz edilebilirdi. Çağımızın teknolojik atağı ile beraber yeni bir döneme girmiştik, dolayısıyla yeni bir üretim biçimi gelecek, üretim alanlarında çalışan klasik manada işçilere gerek kalmayacaktı.

Bütün ulusları yeni bir kardeşleşmenin, kaynaşmanın, iç içe geçmenin sonucu olarak büyük bir huzur ve refah dönemi bekliyordu.

Neyse ki masal faslı uzun sürmedi. Bilimsel olarak hiçbir tutarlı yanı olmayan bu öyküler fazla zaman geçmesine gerek kalmaksızın birer birer buharlaştı. Dünyanın çehresi yeni bir emperyalist saldırganlık döneminin Ortadoğu ve yakın Asya’yı hedef tahtasına yerleştirmiş biçimde açılmasıyla beraber epey değişti.

Aslına bakarsanız söz konusu kampanyanın koskoca bir tezgahtan ibaret olduğunu anlamak için  bütün bu olguların gözlerimizin önünde sıralanmasına gerek bile yoktu.

Peki ama kontrgerilla’ya ne oldu?

Onlarda elbet yollarına devam ettiler. Yeni dönemin değişen dinamikleri ile beraber kuşkusuz ki yeni ihtiyaçlar ortaya çıktı. Şüphesiz, her koşulda bunun siyasi karşılığının “komünizm tehlikesi” olması gerekmiyor. Devletler, öz itibariyle, egemen sınıfın ulusal ve uluslararası ölçekteki hayati ihtiyaçlarını karşılaması ve bu ihtiyaçları karşılarken de olası toplumsal tehditleri bertaraf etmesi, iktidarını idame ettirmesi için kullandığı baskı mekanizmalarıdır.

Evet…

Devletler elbette kendilerini korur. Ama kapitalist sınıfın devleti kendisini daha çok yönlü korur!

Sürdürülen kirli ve sömürüye dayalı saltanatın bekası için fonksiyonel bir savunma sistemi gerekir.

Türkiye’de de bu “fonksiyonel” savunma sistemi, bir karşı atak unsuru, sindirici, paralize edici, yok edici bir güç olarak varlığını öteden beridir sürdürüyor. Türkiye coğrafi olarak kuzeyindeki komünist “tehlike(!)”’ye daha yakın olduğu için soğuk savaş döneminde emperyalizmin vurucu gücü, saha bekçisi ve türevi görevlerini elinden geldiğince üstlenmeye çalışmıştır. Öte taraftan bu bir savaştır ve her savaşta olduğu gibi bu savaşta da taraflar vardır. Bu savaşın pek çok farklı ve bir o kadarda birbiri ile alakalı, paralel düzlemleri ve o düzlemlerde gelişen büyük çaplı çarpışmalar, bu çarpışmaların yanında küçük çaplı çarpışmalar ve bu ikisinin arasında ise her zaman, savaşın düşük yoğunluklu ve uzun erimli geçmesini sağlayan küçük çatışmalar olmuştur. Bu düşük yoğunluklu savaş (soğuk savaş ve Türkiye özelindeki sınıf mücadeleleri) kısaca sıralamak gerekirse şu düzlemlerde cereyan etmiştir: Diplomatik, siyasi, ideolojik ve sivil…

Söz konusu savaş ilk üç düzlemde rutin olarak sürerken esas olarak sivil düzlemde boyutlanmıştır.

Savaşın ülkemiz özelinde sivil düzlemde boyutlamasının hikayesi, aynı zamanda; Türkiye’nin bu kirli savaşın taşıyıcı gücü olan yarı-resmi çetelerle girdiği halvetinde hikayesidir.

 Türkiye’nin amatör kirli savaş dönemi

Türkiye’nin bu mesele söz konusu olduğunda herhalde bilir kişilerce “tam” not alacağı(!) su götürmez bir gerçek. Çünkü Türkiye’nin yakın tarihi, sınıf mücadelelerinin keskinleştiği ve bunun siyasal olarak boyutlandığı, toplumun çeşitli kesimlerinde yankı bulduğu zaman dilimlerinde gerçekleştirilen kitle kıyımları (maraş katliami, çorum katliamı), bunun yanında aydınlara yönelik yaşanan yok etme operasyonları (Sivas katliamı) ve daha ismini anmaya satırlarımızın yetmeyeceği sayısız toplu cinayet, idam,toplu infazların tarihidir.

İkinci Dünya savaşı boyunca Türkiye, savaşın seyrine göre kah Nazi Almanya’sı ile yakınlaşmış, ikili ilişkiler ve anlaşmalarda bulunmuş, kah işin terse döndüğü durumlarda ise müttefiklerin cephesine yaslanmaya çabalamıştır. Sovyetler Birliği Stalingrad cephesinde direnirken, boğazlardan düşük tonajlı ve ticaret gemisi kisvesiyle alman askerlerinin lojistik ihtiyaçlarını karşılayan yüksek tonajlı gemilerin kafasına göre gidip gelmesi ve Savaş sona erdirildiği sırada Türkiye’nin müttefiklerle anlaşmaya varıp Nazi Almanyası’na ve Japonya’ya savaş ilan etmesi bu durumun somutlaştığı en doyurucu örneklerdir. Dolayısı ile böylesi bir diplomatik eblehliğin getirisi, bölgesel zeminde gün geçtikte kırılganlaşan bir Sovyet-Türk ilişkisi olmuştur. Savaşın sona ermesi ve uluslararası alanda emperyalizm için büyüyen tehlikenin(sosyalizm) farkına varılmasıyla beraber Türkiye’nin bu kırılganlaşan ve gittikçe gerilen ilişkilere mukabil geliştirdiği çıkış yolu, soğuk savaşın kışkırtıcılığı ve diplomatik arenada bunun lobi faaliyetlerinin yürütülmesi olmuştur. (Fatin rüştü zorlu ve şükrü Saraçoğlu öncülüğünde gerçekleştirilen kıtalar arası git-geller ve ikili temaslar) Çok zaman geçmeden ise artık günümüzde ortaokul talebelerinin bile ezbere bildiği “Sovyetler boğazlardan üs, Doğu Anadolu’dan toprak istedi.” rivayetleri Türkiye siyasi tarihine salıverilmiştir. Bütün bu tarihsel kesitin anlatımında önemli olan nokta, konumuz açısından bu yaşanan gelişmelerin, çetelerin Türkiye’de boy vermesinin tarihi ile hangi noktada kesiştiğidir.”Komünizm tehlikesi”nin,dünya emperyalist sistemi için ciddi bir tehdit haline geldiği kavrandığı anda ona karşı atılacak adımlarında başta söylediğimiz gibi tehlikenin vehametini karşılar ölçüde çok boyutlu olması gerekliliği kendini dayatmıştır. Türkiye’nin, özellikle Nazi Almanya’sı ile savaş boyunca yaşadığı utangaç yakınlaşmanın perde arkasında başka şeyleri de geliştirdiğini görmek gerekir. Nasıl ki, ABD Nazi gestapo’sunun subayları kullanıp,”komünizm tehlikesi”’ne karşı CIA’yı örgütlemek için profesyonel anti-komünist destek aldıysa, Türkiye’de de ikinci dünya savaşı yıllarında Nazi Almanyası’ndan nemalanan Türkçü-Turancı örgütlenmeler pıtrak gibi çoğalmış ve sonrasında keskileşen siyasi savaş esnasında bu örgütlenmelerle dünya siyasi tarihine etki edecek bir garip savaş döneminin(soğuk savaş) tohumlarını sivil düzlemde,kendi ülkesinde atmıştır. O tarihte bu planların eylemsel alanda karşılığı Tan gazetesi olayları ve CHP’li vekillerin kampüs içi bizzat kışkırtmaları ile öğrenci-gençliğin düzenlediği anti komünist nümayişler ve hemen aynı tarihlerde yaşanan komünist tevkifatlarıdır.  Öte taraftan, yaratılan anti-komünist histerinin beslenmesi için radyo yayınlarında bile kitlelerin bilinç altına işlenen “komünizm bir yılandır,arkadan sokulur.” mesajları ve daha nice akıllara zarar girişimle beraber toplum mengeneye alınmış,bir toplumsal paranoya havası gün geçtikçe kuvvetlenen bir biçimde estirilmiştir.

Türkiye, komünizm tehlikesine karşı ülke sathında tüm bu gayretkar hamlelerinin üstüne, Kore savaşına askerlerini yollayıp bir ikinci takdire şayan hamle yapmasıyla beraber,bunun karşılığını NATO’nun koruyucu şemsiyesinin altına girerek almıştır. Zaten öncesinde Amerikan başkalarının ismi ile anılan yardım paketleri ve doktrinlerle bunun zeminini oluşturulmuştu diyebiliriz.

Az yukarıda bahsettiğimiz Türkçü-Turancı örgütlenmeler ise bu süreçte son derece marjinal bir rol üstlense de, soğuk savaşın resmen başlamasının ardından, ilerleyen süreçte Türkiye’de egemen sınıfın kendini müdafaa etme araçlarından bugüne kadar en işlevlisi olan faşist hareket’in kadro potansiyelini oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin, tüm bu uzun tarihin kısa anlatısından çıkaracağımız kadarıyla anti-komünist gelenekle yoğrulmuş bir devlet olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Ve bu dönemi,”komünizm tehlikesi”’ne karşı ilk sıcak temasını yaşayan genç cumhuriyet’in, kirli savaşı tatbikinde ki amatör dönemi olarak adlandırıyoruz.

 Türkiye’nin profesyonel kirli savaş dönemi

Türkiye, 70′li yılların sıcak atmosferinde devlet aygıtının dolaylı ve örtülü desteği ile  yeni ve daha profesyonel açılımlarla yüzleşmiştir. Bunlar aynı zamanda savaşında boyutlandırılması anlamına geliyordu. Nazilerin beslemesi ile varlıklarını bulan dünün Türkçü-Turancı gruplaşmaları bu tarihlerde içlerinden çıkardıkları kadrolarla, tüm dünyada ve Türkiye’de süre giden savaşın, Türkiye nezrinde yeni bir cephesini daha açmış bulundu. 50′li yıllarda biriktirilen deneyimler bu dönemde pratikte sınanma şansı bulmuş, faşist hareket’in örgütlenme, kitleselleşme kanalları ardına kadar açılmıştır. Bu noktada, o tarihin elle tutulur olguları olan faşist katliamlardan, komanda kamplarından..vb şeylerden derinlemesine bahsetmeyeceğiz. Zira anlatılımızın tarihselliği sadece meseleye yönelik bir siyasi perspektif sunması için gereklilik arz ediyor. Fazlası değil…

Günümüz verileri ile hareket edersek profesyonelleşmenin sınırlarını da daha iyi görmüş oluruz.

Sonuç olarak, 12 Eylül darbesi ile beraber başta kısaca değindiğimiz dönem kapanmıştır ama sonrası süt liman değildir.

 

Geçtiğimiz yaz aylarında Genelkurmay Başkanlığı’nın provakatif bir şekilde halkı kitlesel refleks göstermeye çağırmasının ardından başta ADD ve ÇYDD’de olmak üzere çeşitli irili ufaklı sivil toplum kuruluşlarının bu çağrıyı sahiplenir biçimde ülke’nin dört bir tarafını eylem alanına çevirmesi,  bazı sivil kurumlarla militer yapı arasında ki ilişkilerin bir kez daha irdelenmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.  Çünkü bu tip “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” tarzında bildirilerden vazife çıkartacak olan yarı gizli paramiliter örgütlerin neler yapabilecekleri açıkçası belirsiz bir konu olmaya devam ediyor. Son dönemlerde mantar gibi çoğalan kuvvacı-pantürkist yapılanmaların asıl kaynağının ne olduğuna ilişkin oldukça ilginç veriler ortada. Bu veriler, kamuoyunca çete olarak görülen asker-sivil karışımı örgütlenmelerin, aslında kendine özel gizli yasal dayanakları bulunduğunu gösteriyor. 43 yıl önce NATO’nun başka coğrafyalar için geliştirdiği gayri-nizami harp stratejinlerinden kopya edilerek yürürlüğe giren(Amerikan Özel Harekat Birlikleri’ne ait FM’nin (Field Manual)  Türkçeye çevrilmesi) Sahra talimnamesi bu noktada son derece önemli bir yer işgal ediyor.

Sahra talimnamesi 31-15(st 31-15),ilk kez Orgenaral Ali Keskiner imzasıyla 25 Mayıs 1964 gün ve OPS:1708-74-64.Mr. Ta. Krl. Sayılı Kara Kuvvetleri Komutanlığı emriyle yürürlüğe giriyor.

İşte bu noktandan itibaren,kirli savaşın profesyonelleşmesinin sınırlarını daha net görüyoruz.

Sahra talimnamesi 31-15 kapsamında,“Gayri Nizami kuvvet anlayışına taraftar olan,Silahlı Kuvvetler eski mensuplarıyla gayri nizami kuvvet teşkiline muktedir kuvvetli şahsiyetler ve bunların faaliyetleri üzerinde durulması” öngörülüyor.Buna ek olarak bu çetelerin,”Barış döneminde savaş halinin varlığını kabul ettirmek yolunda” eylemde bulunacakları dile getiriliyor.

Talimname kapsamındaki bu örgütler,”Sivil bir örgütlenme şeklinde idari taksimata uygun hücre tipi örgütlenilmesini; tedhiş (dehşet salma),sabotaj, gizli haber alma” yöntemlerini uyguluyorlar ve “silahlı soygunları” bu doğrultuda finansman sağlamak için kullanabiliyorlar. Bu örgütlenme öylesine yaygın ve öylesine kapsamı geniş ki, Sahra talimnamesi 31-15 kapsamında “köylere kadar” örgütlenmesi gerekliliği üzerinde duruluyor. Sahra talimnamesinden Türkiye kamuoyunun ilk kez 1973 yılında haberi oluyor. İlk kez Barış Gazetesi “şiddetin kaynağı” olarak anlam yüklediği talimnameyi yayınlayacağını duyurdu.  Ama haber daha yayımlanmadan haberi hazırlayan muhabir ortadan kayboldu ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Böylesi bir örnek,devletin derin kısmı namı ile bilinen çevrelerin,söz konusu kendi deşifrasyonları olduğunda ne kadar hassas ve şiddet potansiyeline sahip olduğunun en bariz kanıtlarından biridir.Sahra talimnamesi o gün bugündür yürürlükte. Esasen sıkça adı geçen TSK bünyesinde ki özel harp dairesinin bu konu ile ne kadar alakası olduğunun iç yüzünü görebilmemiz açısından  talimname çok elzem bir yer işgal ediyor.

Sonuç Yerine…

Bütün bunlardan bir sonuç çıkmalıdır.

Türkiye soğuk savaşın ilk yıllarında, savaşın sıcak estiği sivil cephede ilk ve amatör girişimlerinin ardından, ilerleyen süreçte emperyalizm mevcut bağların gün geçtikçe sıkılaşması ile soğuk savaşın bitiminde de devam edecek olan sivil savaşın profesyonel hatlarını oluşturmuş oldu. Deneyim biriktirdi, olgunlaştı, yetkinleşti.

Bu olgunlaşma noktasında, bu kirli savaşın sivil aktörlerinin ikili bir kategorik ayrımı söz konusudur:

Esas kuvvet: Merkezi militarist yapıya bağlı yarı resmi, paramiliter örgütler…

Yedek kuvvetler: Ülke sathına yayılmış bir biçimde, halihazırda örgütlü bulunan, ve bugünkü rutin görevleri, emniyet kuvvetlerinin bulunmadığı, yetersiz kaldığı yerlerde kitlelere. ilericilere, sosyalistlere yönelik baskı unsuru olmak üzere özetleyebileceğimiz faşist hareket ve buna ek olarak daha farklı bir işlevselliğe sahip bir biçimde  radikal dinci yapılar. (Örnek: Hizbullah PKK’ya karşı Diyarbakır çevik kuvvet merkezinde eğitilmiştir. Olayı haber yapan Aydınlık Diyarbakır temsilcisi Halit Güngen haberi yazdıktan iki yıl sonra öldürüldü.)

Peki bu kuvvetler kime, neye karşı kullanılmıştır?

İşte odak noktamız ve meselenin özetlendiği kısım bu sorudadır. Bu kuvvetler başta da söylediğimiz gibi egemen sınıfın olası tehlikeleri bertaraf etmeye yönelik geliştirdiği fonksiyonel bir savunma sistemi, kapitalizm’in zorunlu olarak ürettiği bir reflekstir. Tehlike’nin ismi değişebilir ama öz niteliği, yani sınıfsal niteliği sabittir. Kontrgerillayı, Gladio’yu devlet yapılanmasının derinliklerinde aramak gerekmez. Tamda özü itibariyle kontrgerilla örgütlemesi zaten toplumsal organizmanın her hücresinde yansımalarını bırakır. Derinlere gömülü örgütün araştırılması, didik didik edilmesi ise tamda bu noktada önemsizleşir.Hakkını arayan işçinin grevini kıran diğer grev kırıcı işçi yaptığı işin özü itibariyle düzenin bir “kontra”sıdır.

Ya da emekçi sınıflara yeni ve eşitlikçi bir düzen alternatifi sunmak şiarıyla kuşanmış sosyalistlere, ilericilere, üniversitedeki aydın adayı öğrencilere saldıran, kırmızı rengi görmüş boğaya benzer gibi kendiliğinden hareketlenen irili ufaklı faşist gruplar, yine yaptıkları işin özü itibariyle düzenin dolaylı yoldan, sınıf düşmanlarına verdiği karşılığı, kontra’yı taşıyanlardır.

Bütün bunlardan müteşekkil olan ve gün geçtikçe Türkiye’nin bağımlılığını pekiştiren uluslararası ilişkilerin payandası haline gelmiş, emperyalizmin manipülasyonuna açık bir biçimde hareket kabiliyeti kazanmış olan bu güç, işte bu günümüzün komplo teorisyenlerince bir alamet-i farika haline getirilmiş olan kontrgerillanın ta kendisidir.