Mavi Bir Delinin Eylül Defteri/ Ali BOZCA

 

 

 

Uyanmışsın öğle olmuş ağzında paslı bir jilet ve kan tadı … Sigaran bitmiş kalmışsın silahsız… Güneş bir leşin üstüne düşer gibi üstüne üstüne geliyor, içine çökmüş bir ayna gibisin yani…

KAFKA’yı anlamak uğruna böcek olma arzusuyla başladığın uykudan boş dönmüşsün… Sonra bir kadının bitirilmek için başlananlardan olmadığını anlamışsın sırf bu yüzden görünmez bir el midene yumruklar indirmekte ve bu acının tek ilacı var…Fante Fante diyerek bağırıyorsun…Tozlu raflara uzanıyor ellerin  ama bulamıyorsun kitabı… Kahrolası Bandini neredesin, görmüyor musun anneme küsmüşüm ve sigaram bitmiş. Tanrım bu halde bile bir dağın rüyasında neler görebileceğini düşünüyorum.

Kahretsin bunlardan bahsetmeyecektim sizlere…

İçinizden beni vurmak isteyenler olabilir bunu ya hemen şimdi yapın ya da o yağlı iğrenç kıçlarınızın üzerine oturup bu yazıyı okumaya devam edin… Size benim deli olduğumu söyleyecekler hayır henüz deli değilim ama bir delinin kokusunu 10 metre öteden alabilecek kadar kocaman bir burnum var. Ola ki bana yaklaşmak isteyenler olabilir onlar için bir uyarıdır bu…

Fante demiştim demin hatırladınız mı? O hergele işte bir O, çocukluğumdan bana miras kalan kronik mide ağrılarımı dindirebiliyor bir de annem… Biraz nane kaynatırdı annem ve anında kesilirdi midemdeki ağrılar. Bana akıl vermeyin küstah yaratıklar kaç defa kaynattım naneyi fakat kesilmedi hiç bir zaman ağrılar. Bilmiyor musunuz annelerin ağrı kesmek ile ilgili mistik bir güçleri var. Bukowski “Fante benim tanrımdı ve tanrıların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum” demiş. Ben ise diyorum ki “Fante benim annemdi ve ne zaman midem ağrısa kimin kapısını çalacağımı çok iyi biliyorum…”

Kahretsin bunlardan bahsetmeyecektim sizlere…

Aranızda faşist olanlar varsa hemen terk etsin bu metni, az sonra suratlarına tüküreceğim çünkü. Biliyorsunuz dostlarım milliyetçilik iki nokta arasındaki en uzak mesafedir ve az/çok kendisinin aynısını çoğaltabilen/klonlayabilen herkes rahatlıkla beyinsiz bir milliyetçi olabilir. Tanrım beni, Salinger’i ve Fante’yi böyle bir panayıra soytarı yapmadığın için minnettarım…

Hey sen yaşlı bunak o şiirleri yazmadan önce hangi narin kalçaları okşadı buruşmuş ellerin biliyorum, bana yutturamayacaksın o köpek ölüsünü andıran şiirlerini.

Hey sen “Şiir; sürgit akıntıya teslim olmuş bireylere ters bir akıntı oluşturmaktır” diyen, çirkin kaltak, biliyorum babandan ve kocandan yediğin dayakları, defol git şiirden, işlemen gereken iki cinayet var henüz…

Hey sen bütün porno filmlerin mutlu bir evlilikle biteceğini sanan küçük, duygusal fahişe, öptüğün hiçbir kurbağa bir prense dönüşmeyecek, ne çabuk unuttun Aragon’un kulağına fısıldadıklarını;

“Söyle yavrum şu sözleri ve sakın ağlama

Mutlu aşk yok ki bu dünyada”

Bilmezmiş gibi yapma henüz ilk şiirini yazdığında anlamış olman gerekirdi, o kokuşmuş masallardaki tüm yakışıklı prenslerin, şiir yazmayı beceremeyen güzel kızlar için yaratıldığını ve senin payına hadım edilmiş siyah bir köle düştüğünü…

Hey sen, bedenine henüz kadın eli değmediği sağ elinden anlaşılan, at hırsızı suratlı, kibirli abazan, “Sağ elim orospu elim” diyen Cemal Süreya’yı iyi anla, anla ki elin seni yeniden doğursun, aksi takdirde becermekten usanmadığın o sağ elinle yazdığın şiirler kısır bir kadının rahminden öteye gidemeyecek. Fark etmedin mi hala? Tanrının bedenine üflediği temiz ruhunun, seçmek için kıvrandığı günahkâr tohumları. Haydi, dölü döşe, külü toprağa karıştır ve yeniden doğur kendini…

Kahretsin bunlardan bahsetmeyecektim sizlere…

İçinizde edebiyat lobilerinden korkanlar var, korkmayın dostlarım nerede görülmüş, 3 şairin 5 saniye bir arada görüldüğü. Korkmayın dostlarım, bir sıçan gibi yaşamaktan vazgeçin, kırın testileri ve gün yüzüne çıkarın şiirlerinizi, belki de sizinkilerdir modern edebiyatı müjdeleyecekler…

İçinizde kendisine bir şeyh arayanlar olduğunu da biliyorum. Ahmaklaşmayın dostlarım, o uyuşmuş basurlu düşünceleriyle hiçbir düşsel tohum ekemezler çorak zihinlerinize. Nerede görülmüş bir yılanın bir ömür tek bir gömlekle hayatta kalabildiği. Hem ne demişti vaftiz babamız Nietzsche;

“Derisini değiştirmeyen yılan ölür.”

Şayet bir nüsha olmaksa niyetiniz hem de kötü bir nüsha, koşun şeyhinizin eteklerine yapışın ve onu yüceltme pahasına kendinizi eksiltin…

Kahretsin bunlardan bahsetmeyecektim sizlere…

Bütün bunları dostlarım, tüm bu saçmalıkları okulların soğuk duvarları arasında öğrenemezsiniz, hele o içi geçmiş muşmula suratlı öğretmenlerden hiç öğrenemezsiniz… Duydunuz mu? Teneffüs zili çalıyor haydi sınıflarınıza.

Şimdi gitmem gerek dostlarım, ölüler ülkesi Hades’te var olduğu söylenen, unutuş ırmağı; Lethe’den bir avuç içip değişen kanı karşılamak için…