Schopenhauer ve İstem / Gizem SÖNMEZ

 

 

 

Schopenhauer felsefesinin özünü istem kavramı oluşturur. İstem en gelen anlamı ile seçim yapma yetimizdir. Schopenhauer, bireyin seçim yapma yetisi olan istemi evrenin merkezine yerleştirerek, nihai gerçekliği istem olarak belirler.

İnsanı, bilen özne olarak tanımlayan Schopenhuer’e göre istem bilgiyi olanaklı hale getirir. Dünya hakkında dolaysız bilgi edinilemese de, istem nesnelerin ardındaki gerçekleri araştırmak bakımından önemlidir.

Peki istem bilgiyi nasıl olanaklı kılar? Bu soruyu Schopenhauer istemi basamaklara ayırarak cevaplar.  Basamakların en altında organik doğa, üstlerde ise bireyleşme vardır. En alt basamaktaki istem, kör ve bulanıktır. Bireyleşme ise, farklı farklı insan karakterleri ortaya çıkararak insanın incelenmesi gereken bir varlık olduğu sonucunu doğurur.

 Bilen özne olan birey, bireyleşme süreci içinde bilinci ile  dünyanın taşıyıcısı durumuna gelir ve tasarım dünyasının göreli oluşunun bilgisine ulaşır.

İstem bireyin tözüdür; ama amaçsızdır. Kimse neden istiyorum sorusuna bir cevap veremez, çünkü insan istemden başka hiçbir şey değildir Schopenahuer’ e göre. İstemi bilinç düzeyine çıkarsak da kendinde bilinçsizdir. Kişinin isteme sahip olması ihtiyaçtandır. Dünyanın tözü olan istemin isteklerinin ise sonu gelmez. Buradan da şunu anlarız ki istem eğer dünyanın tözü ise ve kişiye yön veriyorsa, o halde dünya özü gereği eksik ve doyumsuzdur. İstemin etkisi altında kalan kişi bir süre sonra onun kölesi haline gelir; çünkü her isteyişi bir diğerini doğuracak ve isteklerinin sonu gelmeyen ve bunları karşılama olanağı olmayan kişi için yaşam acıya bulanacaktır. Schopenhauer acının kaynağı olarak istemi görür.O halde istemden kişi kurtulmalıdır. Dünyada kendinde olan tek şey istemken, onu yaşamından çıkaramayacak kişi için de tek kurtuluş yolu istemini aşmak olacaktır.

İstemi aşmanın yolu dış nedenler ve iç yaradılış olarak belirlenir. İç yaratılışla kişi istemden bağımsız olarak şeyleri kavrayabilir, dış nedenler ise doğada kendini gösterir. İstemi aşmak öncelikle dünyanın özündeki acıyı kavramakla olur.

Dünya acılarla doludur ve bu acılardan kurtulmanın tek yolu istemin isteklerini yerine getirip geçici mutluluklar elde etmek yerine, istemin önüne geçip acıdan kaçınmaktır.

Kişinin acıdan kaçınması büyük mutlulukları beklememekle gerçekleşir. Mutluluk negatif, acı ise pozitiftir Schopenhauer’e göre. İstem insanı haz arayışına yöneltir. Hazlar ise geçici mutluluklar verse de dünyanın özünde doyumsuz oluşu ve insanda bulunan istem dolayısıyla kişi ya aldığı hazlar ile yetinemez olur ve daha fazlasını ister, ya da hazların sağladığı sahte mutluluğa karşı gerçek bir acıya bırakır kendini. Hazdan kaçış istemi aşmanın en azından istemin isteklerini kontrol etmenin bir yoludur. Bu kaçış kişinin kendi içinde bulabileceği bir yoldur. İstemi aşmanın diğer yolu ise doğada kendini gösterir.

Kendini sınırlamadan ve istemin esiri olmadan doğaya yönelen kişi, saf bir bakışla dünyanın duyguları alt üst eden yapısının önüne geçerek mutluluk ve mutsuzluk gibi duyguları da aşarak acısını dindirebilir. Doğaya saf bir şekilde bakan ve istemin esiri olmaktan kaçınan  kişi için nesne karşısında bireyselliği yok olmaya başlar. Birey olmak anlamsızlaşarak, ne olduğu ve durumu önemsiz hale gelir. Bu durumu Schopenhauer nesnede yitip gitmek olarak tanımlar. Bireysel tüm farklılıklar ortadan kalkarak, nesneye yönelim başlar. Doğaya ve nesnelere saf bakış kişiyi acıdan kurtarsa bile kalıcı değildir. Bilincin tekrar isteklere yönelimi ile birlikte neden sonuç ilişkileri içinde üzüntü tekrar kişiyi bulur.  Nesnel seyre dalış acıdan tamamen kurtuluşun tek yolu olsa da sürekli olmayışı dünyanın acıdan ibaret oluşunun bir göstergesidir. Nesnel seyre dalışta nasıl ki birey bireyselliğini kaybediyorsa, bunun sürekliliği sağlandığı takdirde acılarda anlamsız hale gelirdi ve kişi acılara da uzaktan bakarak kendine yabancılaştığı gibi acıya da yabancılaşırdı. Nesne ilişkilerinin dışında kalmak ve zamanın akışının dışına çıkmak ise Schopenhauer’e göre yalnızca sanatla mümkündür. Schopenhauer felsefesinde sanata büyük yer verir ve acıdan kurtuluşun tek yolunu sanatta bulur.

Sanat ve bilim karşılaştırması yapan Schopenhauer, bilimin neden sonuç ilişkilerine dayanması ve nesneler üzerinde araştırmalar yapması dolayısıyla hiçbir zaman nesnelerin gerçek özüne ulaşamayacağını bu nedenle doyuma ulaşamayacağını  savunurken bilimin mutlaka bir yerde tıkanacağını öngörür. Sanatın nesnesini ise idealar olarak gören Schopenhauer, doyumun bu ideaların kavranması ile gerçekleşeceği görüşündedir. Yeter sebep ilişkilerine bağlı usu da sanatın dışında tutarak, sanatı dehanın işi olarak görür. Deha bilgiyi istemin hizmetinden çekip alır ve insan kişiliğinin ulaşabileceği en üst noktaya ulaştırır. Deha, öğretilebilir olmadığı için kişini en derin doğasında mevcuttur. Deha sahibi kendi kişiliğinden soyunarak şimdi ile yetinmez. Sıradan insanlar günlük yaşamda mutluluğun yanılsamasını yaşarken, dehanın özünü hayal gücü oluşturur. Deha bilgi peşinde de koşmaz o sadece saf bir bilmeyle algı nesnelerine yönelir. Ustan uzaktır ve zaman zaman nesneler karşısında kendi bireyselliğini bile yok sayabilir. Schopenhauer, ustan ve “şimdi” den uzak duran, bireyselliğini yitiren dehayı deliliğe de yakın bulur.

Deha, öğrenilmeyle elde edilmeyeceğine göre herkes deha sahibi olamaz. O halde istemi aşmak nasıl gerçekleşir? Schopenhauer istemi aşmanın geçici yolları dışında kesin bir yol sunamaz kişiye. Görünüşte acıdan kaçış mümkün olsa da dünyanın özü gereği kişi acı ile baş başadır. İstemsiz bir yaşam düşünülemez.

İstemi reddetmek acı dolu bir hayatın dışına çıkmaktır der Schopenhauer, ama bu acıdan kaçışta da kişi mutluluğu bulamayacaktır; çünkü Schopenhauer dünyayı zaten olabilecek dünyaların en kötüsü olarak adlandırmıştır. Acının dışında kişinin bulabileceği tek duygu hiçlik duygusu olabilir. Hiçlik duygusu kişiye birey olmanın da anlamsızlığını duyurarak içinde yaşadığı dünyanın aldatıcılığının farkında vardırır. Bütün insanların birleştiği nokta ise bu hiçlik ve acı duygularıdır. İşte burada Schopenhauer ahlak felsefesini merhamet ve acı duyguları üzerinde temellendirir. Herkesin yaşadıkları aynıdır aslında, bu nedenle böyle kötü bir dünyada yaşamak zorunda kalan bireyler birbirlerine merhamet göstermek zorundadır.