Türk Siyasal Tarihinin Ana Hatları / Cumhur KOCAMAN

 

 

 

“Osmanlı’dan Cumhuriyet’e”

“….Evrim sürecinde geride kalmış toplumlarda görülen devrimler, belirli tarihsel koşullardan yararlanarak, bu toplumların evrimini hızlandırmak, bazı evreleri atlamak amacını taşır. Bu ülkelerdeki devrimciler, koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci ideolojiyi izlemekle yetinmek durumundadırlar. Toplumun henüz ulaşamadığı bir aşamaya göre kurumlar oluşturmak, böylece gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmak zorundadırlar. Kendilerinden çok önce o aşamaya ulaşmış olan toplumların deneyimlerinden ders alabilmek olanağına sahiptirler. Ama o devrimin doğal taşıyıcısı, itici gücü olan toplumsal sınıfın bulunmaması ya da çok güçsüz olması nedeniyle de işleri çok daha zordur. Ancak, eski düzenin savunucusu güçlerin -tarihsel nedenlerle- zayıflamış oldukları bir andan yararlanarak iktidara gelebilirler. Temel devrimci gücün yokluğunu ya da zayıflığını ise, ideolojiye büyük ağırlık vererek ve o ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş “bilinçli” bir çekirdek güç oluşturarak telafi etmeye çalışırlar….”

Ahmet Taner Kışlalı’nın belirttiği bu hususlar Türkiye’nin 200 yıllık çağdaşlaşma tarihinin önemli bir dönemine vurgu yapmaktadır. Batının yaşadığı sanayi ve burjuva devrimlerini teğet geçen Türkiye çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak için boyuna didinip durmaktadır. Devrimleri teğet geçmek aynı zamanda Türkiye’de burjuva ve proleter sınıfların gelişmesini de engellediği için ilerici olmak da gerici olmak da hep ara sınıflara düşmüştür. İşte Türk siyasetine damga vuran bu ara sınıfların tarihi gelişimini incelemek istedik. Bu sayede günümüze kadar gelmiş bazı kutuplaşmalar ve kısır döngüleri de belki anlayabiliriz. Öncelikle bu kutuplaşmaların köklerinin Osmanlıya kadar dayandığını bilmek zorundayız. Devletçi-seçkinci cephe ile gelenekçi-liberal cephe olarak anılacak gruplar Osmanlının çöktüğü 19 yy sonu 20 yy başında ortaya çıkacaktır.  Şimdi bu iki cephenin tarihi gelişimine bakmadan önce bugüne kadar gelen bazı temel özelliklerini belirtelim.

Devletçi-seçkinci cephe “batılılaşma” düşüncesi ve simgesi çevresinde oluşmuştur. Osmanlı İmparatorluğu aydın kesimini de temsil eden merkez bürokrasi, bu cephenin yaratıcısı ve önderi niteliğini taşır. Bürokrasi, toplumda “kendiliğinden oluşan” sınıfların desteğinden yoksun olduğu için, bütün yenilikleri devletin gücüne dayanarak gerçekleştirmek yolunu seçmişlerdir. Bürokratlar, Batılılaşma yolundaki devrimleri gerçekleştirmek için, toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamının her düzeyinde devletin işe karışması gereğine inanmışlardır. Bu cepheyi oluşturanların “devletçiliği” Osmanlı toplumunda, toplumsal-ekonomik ve siyasal değişmeye önderlik edebilecek güçlü toplumsal-ekonomik sınıfların yokluğuna bağlıydı.

Emre Kongar seçkincilik yaklaşımının iki temeli olduğunu belirtir. “Birinci olarak, Osmanlı bürokrasisi, kendi içinde ve kendisi için bir sınıf olma niteliği kazanmıştı. İkinci olarak, bürokrasinin bu eğilimi boynu eğik büyük kitleler tarafından pekiştiriliyordu. Bürokrasiyi tehdit edecek güçlü sınıfların bulunmayışı, eylemsiz kitlelerin yaptığı pekiştirmeyi çok etkili kılıyordu. Aslında “seçkinci” yaklaşım, halkı güdülecek bir sürü gibi gören Osmanlı geleneğinin bir uzantısıydı.”

Devletçi-seçkinci Osmanlı dönemi içerisinde değerlendirdiğimizde Batı tipi toplum modeline inanan, batı kurumlarının devlet eliyle  yapılması gerektiğini düşünen ve bunu yaparken baskı uygulamaktan çekinmeyen bir gelişim süreci görüyoruz. Başardıkları şey ise halkın Osmanlıya bütünüyle yabancılaşmasıydı.

Devleti-seçkinci yenileşme çabalarına ve bunu yaparken baskı araçlarına tepki olarak gelenekçi-liberal cephe doğmuştur. Cephenin liberalizmi gerek ekonomik gerekse siyasal eğilimleri yansıtıyordu. Kişinin hak ve özgürlükleri kısıtlandığı için, devletin baskıcı bir tutumla siyasal yaşamı denetlemesine karşı çıkıyordu. Aynı nedenle gelenekçiliği, batılılaşma yönünde topluma baskı ile benimsetilmek istenen yeniliklere karşı bir direniş olarak biçimlenmişti. Bu gelenekçilik aslında Osmanlıların İslam ve yarı-feodal kültürlerinin bir karışımıydı. Cephe bir tepki hareketi olduğu için  Batıda birbirine ters olan iki kavram(gelenekçilik ve liberalizm) ortak bir cephe oluşturuyordu.

Cephenin genel özelliklerini maddelersek birinci olarak bürokrasiye tepki olarak yerinden yönetimi savunuyorlardı. İkincisi kendilerini halkın gerçek temsilcisi olarak görüp aynı zamanda kendilerini, İslam dininin ve Osmanlı geleneğinin koruyucusu olarak sunuyorlardı. Son olarak her türlü yeniliğe karşı olmak gibi bir duruşları bulunuyordu.

Bu iki cepheyi genel olarak değerlendirdiğimizde bazı ortak noktalara ulaşıyoruz. İki cephe de tutarlı bir ideolojiden yoksundu. Devletçi-seçkinler yüzeysel bir batıcılık ve karmaşık bir ulusçuluk ülküsü geliştirmişlerdi. Gelenekçi-liberaller ise altın çağa dönüşü, yani İslam’ın özüne dönüşünü yoz bir biçimde savunuyorlardı. Bu yoksunluğun yanı sıra herhangi bir ekonomik görüş de getirememişlerdi. Batılı devrimlerin altında yatan ekonomik gerçekleri çok az kişi gerçekten fark edebilmişti. Üstyapının değiştirilmesinin her şeyi sağlayacağını sanıyorlardı. Bunun yanı sıra grupların homojen bir yapısı yoktu. Kendi içlerinde dahi büyük kavgalar veriyorlardı. Yeni doğan toplumsal sınıflara nasıl yaklaşacaklarını bilmeyen bu cepheler son olarak birbirlerine karşı şiddete oldukça meyillilerdi. Özellikle bu şiddete eğilimli tutum uzun kan davalarının başlamasına yol açacaktır.

Şimdi tarihsel sürece dönelim…

Bildiğiniz gibi Osmanlı İmparatorluğunda, 19 yy da padişahın yetkilerinin sınırlanmaya çalışıldığını görebilirsiniz. Senedi İttifak ve Tanzimat reformu bu yolda atılmış belirgin adımlardır. 1865 de kurulan “Genç Osmanlılar” ise bu süreci 1876 da Meşruiyeti ilan ettirerek taçlandırıyordu. Ancak şartların uygun olmaması bu sürecin 33 yıllık bir istibdat devriyle kesilmesine yol açtı. Oysa ki Avrupa dışında ve özellikle ordu içinde kum saati çalışmaya devam etti. 1908 de, gizli örgütlenmelerle oluşmuş İttihat ve Terakki Komitesi, II.Meşruiyeti getirip Kanuni Esasiyi yürürlüğe koymayı başardılar. Bu devletçi- seçkincilerin ikinci büyük başarısı olacaktır. Yapılan 1908 seçimlerinde İttihat ve Terakki en büyük oyu almayı başarabiliyordu.

Komitenin kurulmasını ve başarıya  ulaşmasını, hemen gerici dernek ve örgütlerin ortaya çıkışı izledi. İttihat-ı Muhammedi bu örgütlerden biriydi. Bu gerici yapılanmaların en şaşırtıcı özelliği  ilginç  müttefikler  edinmeleridir. Bunların en ilginci bir Jön-Türk olmasına rağmen sonradan bu hareketten ayrılan ve adem-i merkeziyet ilkesinin tutarlı biçimde Osmanlıdaki ilk uygulayıcısı olan Prens Sabahattin’dir. Liberal kanadın bu büyük piri ve Abdülhamit destekli gerici yada gelenekçi hareket meşhur 31 Mart Vakasında (13 Nisan 1909) iktidara zor yoluyla ortak olmaya çalıştı. İttihat ve Terakkinin buna cevabı ise aynı sertlikle olacaktı. İsyancı alaylı askerlere karşı “Hareket Ordusu” derhal hareket geçti ve gizli önder Abdülhamit’i tahttan  indirmeyi başardı. 31 Mart vakasının üçüncü ortağının ise İngiliz hükümeti olması ayrıca manidardır.

Meclisi Mebusan’da ise eski bir ittihatçı olan Albay Sadık’ın Hizbi Cedidi -sonradan Hürriyet ve İtilaf  Fırkasına dönüşecektir- diğer bir muhalif gelenekçi-liberal hareket olacaktır. Ancak başta da belirttiğimiz gibi bu iki hareket de tutarlı bir ideoloji olmadan kıyasıya bir kavgaya girişmiştir. Bir diğer muhalif hareket ise 1912 de subaylar arasında kurulmuş olan Halaskar Zabitan grubuydu.

Muhalifler güç birliği ederek ilk kez gerçek bir başarı elde edeceklerdir. Muhalif cephenin oy desteğiyle Gazi  Ahmed Muhtar Paşa Temmuz 1912 de iktidara gelecek ve  ittihatçıları iktidardan uzaklaştıracaktır. Ancak gelenekçi-liberallerin bu başarısı kalıcı olmayacaktır. Balkan Savaşlarının yenilgi ortamında Edirne’nin Bulgarlara verileceği dedikodusu üzerine meşhur Bab-i Ali baskınıyla Enver Paşa’nın kimliğinde İttihat ve Terakki, iktidarı alacaktır. Bu makama oturan ittihatçılar savaş sonuna kadar da iktidarda kalacaktır. Başlarda yumuşak başlayan süreç  Haziran 1913 de Sadrazam Mahmut Şevki Paşa’ya suikast düzenlenmesi ile değişecektir. İttihatçılar suikast sonrası diktatörlüklerini ilan edecektir. Çılgın maceralara atılmadan önce İttihatçılar özellikle millileşme politikası üzerinde duracaktır. Milli burjuva yetiştirmek başta olmak üzere Cumhuriyet dönemini de başarılacak pek çok atılımda bulunacaklardır. Ancak sonuç tam bir başarısızlık olacaktır. Diktatörlük ve savaş yıllarında “devletçi-seçkinler”in diktatör liderleri başarısız ulusçuluk ve bölük pörçük batılılaşma çabaları ve ağır bir yıkım sonrası ülkeyi Alman zırhlısıyla terk edecektir.

Savaş sonrası yeni bir dönem başlayacaktır. İstanbul’da İttihatçıların azılı düşmanları Hürriyet ve İtilaf Partisinin önderleri haşin bir biçimde ittihatçı avına çıkacak ve İngilizlere yaltaklanmak için her türlü ihanete başvurmaya başlayacaktır.Ancak son sözü Anadolu söyleyecektir. İzmir’in işgalini takiben işgale karşı her yerde direnişler başlayacaktır. Kuvay-i Milliye dönemi olarak geçen zaman diliminde bir yandan ordu mensupları tarafından bir örgütlenme oluşturulurken diğer yanda eşraf ve bölge ileri gelenlerinin liderliğinde Müdafa-i Hukuk örgütleri kurulacaktır. Pek çok bölgede yerel kongreler toplanmaya başlamıştır.

Mustafa Kemal ise Samsun’a çıktıktan sonra aşamalı bir plan uyarınca önce ordunun ardından da Kongrelerin önderliğini üstlenecektir.

Kurtuluş Savaşı ilk kez olarak Osmanlının asker-sivil bürokrasi ile Osmanlının hep soğuk baktığı yerel unsurların bir ittifakına neden olmuştur. Bu uzlaşma savaş boyunca hatta savaştan sonra tek parti döneminde devam etmiştir. Buradan çıkarılacak sonuç devletçi-seçkinlerin ilk kez gerçek anlamda bir sınıf desteğine sahip olmasıdır. Burada Atatürk’ün merkezi bürokrasi ile yerel unsurları “halk egemenliği” sloganı altında birleştirdiğini görüyoruz.

Cumhuriyetin ilk yılları bir tür balayı dönemi olarak görülebilir. Halk Fırkası çatısı altında devletçi-seçkinler bir yandan Batılı kurumları Türkiye’de yerleştirmeye çalışırken bir yandan destekçileri yerel unsurlara “öşür vergisi”ni kaldırarak selam duruyordu. Ancak bu balayı çok uzun sürmeyecektir. Buna geçmeden önce aslında devletçi seçkinler arasındaki bir kavga olan çok partili yaşama geçiş çabalarına bakalım.

Mustafa Kemal kendini en baştan beri Çağdaşlaşma mücadelesinin lideri olarak görmüştür. Askeri erkan içindeki seçkin konumu bu önderlik vasfını iyice pekiştirmiştir. Kurtuluş Savaşının ilk aşamalarından itibaren dizginleri üstüne almış ve konumunu sağlamlaştırmaya çalışmıştı. İşte bu tutumu önce eski ittihatçıları sonrada en yakın silah arkadaşlarını aleyhinde döndürecektir. Savaş dönemi boyunca TBMM’deki İkinci Grup üyelerinin nasıl zorluklar çıkardıkları ortadadır. İkinci Grup derme çatma bir birliktir. Bir yanda ittihatçılar bir yandan kişisel nedenlerle muhalefete geçenler bir yandan da dinci çevreler… Bunların ortak derdi ise Mustafa Kemal’in kafasındaki devrimleri engellemektir. Bu yolda özellikle başkomutanlık yetkisinin uzatılması görüşmelerinde çok sert muhalefet yapılacaktır. Mustafa Kemal buna karşılık Kurtuluş Savaşının kazanılması sonrası edindiği prensiple bunların hepsini meclis dışı bırakacaktır.

Ancak muhalif hareket durmayacaktır. Bu sefer Mustafa Kemal’in karşısına eski silah arkadaşları çıkacaktır. Atatürk’ün diktatörlüğe gittiğini düşünen Paşalar, Terakkiperver Parti’yi kurarak muhalefet yapmaya başlarlar. Programında liberal görüşler ve “dine saygılı” olmak gibi ifadeler yer alır. Bunun dışında aslında devrimler konusunda Halk Fırkası ile benzer fikirlere sahip olacaktır. Buna karşın gelenekçi unsurlar kısa zamanda partiyi saracaktır. Atatürk’ün buna tahammülü yoktur ve fırsatı bulduğu an partinin ve Paşaların işini bitirir.

İkinci muhalif parti Serbest Cumhuriyet Fırkası olacaktır. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta bu partiyi Mustafa Kemal Paşanın kurdurtmasıdır. Mustafa Kemal otoriter bir rejim kurduğunun farkındaydı ancak batılılaşma yolunda hızlı ilerlemek için bundan başka yolu olmadığını düşünüyordu. Yine de bir demokrasi denemesine girişmekten çekinmedi. Bunun bir nedeni de İsmet Paşa’yı fazla otoriter bulmasıydı. Belki de İsmet Paşa’nın bile güç kazanmasını istemiyordu yada perde arkasındaki muhaliflerinin kim olduğunu bilmek istedi. Bunu tam bilemiyoruz ama demokrasiyi getirmek istediğini de samimiyetle söyleyebiliriz.

Serbest Cumhuriyet Fırka tam anlamıyla bir liberal parti idi. Devletin asıl işlevinin özel sektörü desteklemek olduğunu parti programına işlemişti. Ayrıca İsmet Paşa’yı eleştiriyor ve liberal özgürlükleri savunuyordu. Atatürk partiye verdiği desteği göstermek için kardeşi de dahil kendine yakın isimleri partiye kaydettirmişti. Kendini tarafsız olarak addediyordu. Ancak bu tarafsızlığı pek sürmedi. Zira Serbest Fırka lideri Ali Fethi Okyar’ın ilk yurt gezisinde ortalık karışacak kan dökülecek ve Serbest Fırkaya inanılmaz bir destek gelecekti. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’yı endişelendirecek ve partinin kapatılmasına yol açacaktı. Demokrasi denemeleri şimdilik duracaktı.

Daha önce Cumhuriyet döneminin ilk devirlerinin yerel eşraf ile merkezi bürokrasi arasında bir balayı dönemi olduğunu söylemiştik. Ancak bu balayı 30’lardan sonra bitecekti. Çünkü devletçi-seçkinlerin tek hedefi geri kalmışlığı yok edip batılı bir ulus-devlet yaratmaktı. Bu yolda feodal kalıntılar olan eşrafın köküne kibrit suyu ekmek gibi bir misyonda üstlenmişlerdi. Ancak bu misyon daha en başta devletçi-seçkinci cephede bir ayrılık yaratacak ve ilerde Demokrat Partinin kurulmasına yol açacaktı.

Kemalistler çağdaşlaşmaya bir tür kültür devrimiyle ilerliyordu. Bu açıdan ideolojiyi ön plana çıkarıyor ve ideolojiyi uygulayacak bir “insan tipi” yetiştirmeye çalışıyorlardı. Bunun yolu da birinci olarak eğitim devriminden geçiyordu. Tevhid-i Tedrisat sayesinde laik ve çağdaş eğitim kurumları kurulurken kendilerine destek olacak bir köylü sınıfı yetiştirmek için “Köy Enstitüleri”nin ilk temelleri de atılıyordu. İkinci olarak devlet aygıtının gücünü kullanarak yerel unsurlarını gücünü kıracak düzenlemelere gidiliyordu. Eşrafın kökünün kazınmak istenmesinin bir nedeni de sanayileşme çabalarıydı. Zira bir tarım ekonomisi bağımsız bir ülke yaratmaya yetmiyordu. İşte bu çaba eşrafı Kemalistlere düşman edecektir.

Devletçi-seçkinlerinin bu devrimci yaklaşımı ne yazık ki tam anlamıyla başarıya ulaşamayacaktır. Zira ideolojilerindeki yetersizlik onların geç hareket etmesine ve batılılaşma çabalarında yüzeysel davranmasına yol açacaktır. Bu geç kalma ve yüzeysellik eşraf ve yeni gelişmekte olan burjuvaziye istediği fırsatı verecek ve din yoluyla iktidarın Kemalistlerin elinin altından kaymasına yok açacaktı.

Köy enstitüleri ve toprak reformu çabaları sonucu CHP içindeki dört milletvekili “dörtlü takrir” adı altında bir uyarı mektubunu merkez organlara iletecektir. Merkez onları takmayınca ve dışlayınca bu dört isim partiden ayrılarak Demokrat Parti’yi kuracaktır. Demokrat Parti gelenek-liberalliği temsil edecek olsa da yöntem olarak aslında devletçi-seçkinci yapıda idi. Tepeden inmeci bir yaklaşımı benimseyecek ve ürktükleri bazı devlet organlarına şiddetle hakim olmaya çalışacaklardır. Bunun bedelini ise 1960 da devletçi-seçkinlerin asker kanadının müdahalesi ile vereceklerdir. Bu hikaye ise bir başka yazının konusudur….