Akademik Militanlık ve Üniversiteden Muhalefet / Metin ARTENA
“Toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen düşünsel gücüdür.”
Tarih boyunca egemen sınıfların elinde, egemenliklerini sürdürmelerinin bir aracı olan eğitim kurumları, zaman içinde kendi karşıtını da yaratarak, ideolojik mücadelenin sürdürüldüğü temel alanlardan biri haline gelmiştir. Özünde egemen ideolojiyi yaymak için oluşturulan bu kurumlar, her dönemde toplumların geçirdiği ‘toplumsal formasyonlar’ın da en önemli göstergeleri olmuştur.
Bir toplumsal form oluşturma aracı olarak eğitim:
Antik ve Ortaçağ’da elitlerin tekelinde bulunan ve belirli sınıflara belirli formlar vermek için kullanılan bilgi, modern dönemde toplumsallaşarak, bütün bir toplumu yönlendirmenin aracı haline gelmiştir. Daha sonraki dönemlerde de eğitim bu misyonunu kaybetmemiş ve merkezi eğitimin temel öğesini oluşturmuştur.
Antikçağ boyunca eğitim ve sınıf kavramları birbirinden ayrı düşünülmemiş ve aralarındaki ilişki egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda düzenlenmiştir. Birçok kurum ve kavramın kaynağı kabul edilen Antik Yunan felsefesinde de “bir iyi”nin ya da “bir doğru”nun en iyi görüleceği yer olarak toplum gösterilerek, toplumun biçimlendirilmesinin eğitim sistemi ile doğrudan ilişkili olduğu iddia edilmiştir. Çağa damgasını vuran filozoflardan Platon, “Adalet nedir?” sorusuna cevap ararken, adaletin en iyi şekilde toplumda görülebileceğini ve en adaletli toplumun gerekli eğitimden geçmiş sınıflarla mümkün olabileceğini ileri sürmüştür.
Skolastik düşüncenin hâkim olduğu Ortaçağ’da ise eğitim, insanları Tanrının yoluna yöneltmenin aracı olarak görülmüştür. Bu dönemde eğitim, din eğitiminden ayrı düşünülmemiş ve yüzyıllar boyunca kilisenin tekelinde bulunmuştur. Feodalizmin temel direklerinden olan kilise, uyguladığı sıkı denetimin yanı sıra eğitim hakkını da gerekli gördüğü kişi ve gruplara, gerekliği gördüğü biçimlerde vermiştir.
Modern döneme gelindiğinde de, eğitim kurumlarının işlevi değişmediği, hatta matbaanın bulunuşu ve beraberinde basılı eselerin yığınsal sürümü ile etkisinin daha da arttığı görülmektedir. Eğitimin yaygınlaşması, toplumun merkezi bir eğitim sistemi etrafında kontrol altına alınmasını ve istenilen yöne kanalize edilmesini kolaylaştırmıştır. 17.yüzyıl ortalarına doğru Cizvitler, egemen Katolik anlayışına karşın Protestan inançlarını yaşatabilmek amacıyla, konuya ilişkin çok yönlü araştırmalar yapmıştır. John Amos Comenius’da, Protestan gençlerin dini kitaplarını okuyarak Protestan kimliklerini koruyabilecekleri düşüncesiyle ders kitapları yazmıştır. Comenius, herkesin okur-yazar olmasını savunan ilk kişidir ve Comenius şahsındaki bu özellik, modern dönemi diğerlerinden ayrıldığı en önemli noktadır.
Bütün bu dönemler boyunca eğitim, toplumsal yapı ve iktidarla ilişkisi bağlamında ele alınmış, her tarihsel dönemde yeniden şekillendirilmesine rağmen temel işlevi değişmemiştir. Üniversiteler de, eğitimin misyonunun devamlılığını sağlayan kurumlar olarak oluşturulmuştur fakat üniversitelerin bir diğer önemli misyonu da eğitimcileri eğitmesi olmuştur.
İlk ortaya çıkışından bu yana eğitim sisteminin itici gücünü, egemen düşüncenin yeniden üretimi ve buna karşı gelişen alternatif düşünce yapıları oluşturmuştur. Bir eğitim sistemi, egemen düşünceyi, alternatifine baskın gelecek şekilde yeniden üretebildiği ölçüde, egemen düşünce olma şansına sahiptir. Bir düşüncenin yeniden üretim sürecinin en önemli ayağını ise üniversiteler oluşturmaktadır. 1809′da Prusyalı devlet adamı ve dilbilimci Wilhelm Von Humboldt tarafından ‘Berlin Üniversitesi’ adıyla kurulan ilk modern üniversitenin oluşturulma amacı, monarşiyi ayakta tutacak temellerin öğretilmesiydi. Bu anlamda, burjuva dönüşümler sonrası filizlenen özgürlük ortamında oluşturulmuş bu kurum, modern üretim ilişkileriyle daha da gelişerek günümüzdeki şeklini almıştır.
Eğitimin tarihsel seyri içerisinde üniversite, kuruluşundan itibaren iktidarın ideolojik aygıtı olarak kurumlaşırken, aynı zamanda kendi içinde bir muhalefete de olanak sağlamıştır.
Akademiden siyaset ve Türkiye’de öğrenci muhalefeti:
Siyaset, en genel anlamıyla kitlelerin rızasını almaktır. Rızanın hangi düşünce ya da amaç için alınacağı ise bu alanın, bir ‘çatışma alanı’ olarak belirlenmesine yol açar. Üniversiteler de, gerek iktidarın gerekse muhalefetin toplumdan alacağı rızanın fikri temellerinin oluşturulduğu alanlar oldukları için, başından itibaren birer siyasal mücadele alanı olarak ortaya çıkar.
Rıza alma, ‘zor gücü kullanarak alma ve gönüllü verme’ olmak üzere iki farklı biçimde gerçekleşir. Türk siyaset geleneğinde de rıza alma sürecinde genellikle zor gücü kullanılmıştır. Kökü Farsça’daki ’seyis’ kelimesi olan ve at terbiyeciliği anlamına gelen siyaset sözcüğü, Türk devlet geleneğinde ‘hizaya getirmek’ anlamında kullanılmıştır. Tarihsel kökü hiç unutulmayan siyasetin anlamı, zaman içinde daha da gelişmiş ve sözcük, ‘idam cezası’ olarak kullanılmıştır. Alınacak rıza ya da verilecek ceza ancak devlet tarafından yapılabilecek bir şey olarak algılanmış ve Türkiye’de siyaset adı altında yapılan tüm eylemler yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilmiştir. Devletin selahiyeti olmadan girişilen her siyasal etkinlik, devletin varlığına ve birliğine karşı bir tehdit olarak algılanarak, toplumsal muhalefetin yükseldiği her dönemde devlet tarafından “terbiye etme operasyonları” gerçekleştirilmiştir. Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK), yine böyle bir operasyonun ardından, üniversiteleri hizaya getirmek için oluşturulmuş bir kurumdur. Ancak her şeye rağmen üniversite, Türkiye’de en politik alanlardan biri olmayı başarmış ve toplumsal muhalefetin önemli bir dinamiği olmuştur. Sosyalizmin büyük bir prestij kaybına uğradığı ve solun kitleler nezdinde bir alternatif olmaktan çıktığı bu dönemde üniversiteler alan, oluşturulacak yeni muhalefetin entellektüel cephesi olacaktır.
Gençlik, özelde ise öğrenci gençliği, aydınların en ince şekilde tepkide bulunan kesimi olmakla birlikte toplumsal sorunlara yönelen muhalefet odaklarından da biridir. Öğrenci gençlik, duruş noktasıyla toplumdaki sınıf çıkarlarının ve siyasal gruplaşmaların gelişimini bilinçli bir şekilde yansıtan kesimler içinde yer aldığı ölçüde aydındır. Bu kimliğin kalıcılaşmasında, içinde bulunduğu ‘akademik’ ortamın önemli bir etkisi vardır.
Öğrenci gençlik, son 40 yıllık politik tarihimize belirgin şekilde rengini vermiştir. 1960′lı yıllarda gündemi belirleyen ve öğrenci hareketinin bayraklaştırdığı anti-emperyalist söylem, kampüs dışına çıkarak toplumsal bir hal almıştır. 1970′lerde ise üniversite muhalefeti, öğrenim özgürlüğü, can güvenliği ve anti-faşist mücadelede, süreci belirlemesinin yanı sıra siyasal alanın rengini de yansıtmıştır. Genel olarak toplumsal muhalefetin, özel olarak ise öğrenci muhalefetinin dönüm noktası olan 12 Eylül cuntası ile toplumsal mücadele dibe vurmuş ve en basit demokratik haklar bile rafa kaldırılmıştır. 80′li yıllarla beraber ise üniversiteler, demokrasi talebinin yüksek sesle dile getirildiği yerler haline gelmiş, 80′lerin sonu ve 90′ların başında bu kurumlarda “jandarma-polis işgaline son” söylemi temel talepler arasına girmiştir. 1990′larda kendini gösteren özelleştirme sürecinde, ana slogan özelleştirme karşıtlığı olmuştur. “Harçlara hayır”, “Eğitimde özelleştirmeye son”, “Üniversite kapıları yoksul halk çocuklarına kapatılamaz” ve “Bilginin metalaşmasına hayır” gibi sloganlar öğrenci gençlik hareketinde vücut bulmuştur. Yine bu dönemde Kürt hareketinin yükselmesiyle ana dilde eğitim sorunu gündeme gelmiştir. 80′li ve 90′lı yılların en önemli ortak özelliği ise “Nasıl bir üniversite istiyoruz?” sorusuna verilen cevabın, 70′li yılların ideolojik çerçevesini aşamamasıdır. Bu dönemde özerk-demokratik üniversite, demokratik halk üniversitesi ve sosyalist üniversite gibi belirli toplumsal projelerin parçası olabilecek talepler kampus içine hapis olmuştur.
Kriz ve yeni muhalefet arayışları:
Büyük toplumsal mücadelelerle kazanılan öğrenim hakkı, 1970′lerden itibaren neo-liberal politikaların etkisiyle, bilimin metaya dönüştürüldüğü, sermayeyle olan organik bağının güçlendirildiği bir alan haline getirilmiştir. Türkiye’de de 12 Eylül darbesiyle birlikte kendini yoğun olarak hissettiren neo-liberal politikalar aracılığıyla üniversitenin sermayeye eklenme süreci hızlanmış ve bugün itibariyle büyük oranda tamamlanmıştır.
Bu dönemde ilköğretime kadar inen özelleştirme politikaları, üniversiteye gelen öğrencilerin sosyo-ekonomik menşeinde ciddi bir değişime neden olmuştur. Yüksek öğrenimine devam eden yoksul halk çocuklarının sayısı her geçen daha da azalırken, kalanlarda üniversitenin vasıflı-vasıfsız işçileri olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Üniversite üzerine söz söylerken, bugün sayıları neredeyse devlet üniversiteleriyle aynı olan vakıf üniversiteleri de göz ardı edilmemeli, ve öğrenci sayısı on binlerle ifade edilen bu okullar, üniversite muhalefetinin önemli bir parçası haline getirilmelidir. Bugün öğrenci kitlesinin tabanı değişmiştir ve değişmeye de devam edecektir. Tüm bunların sonucunda üniversitelerde karşımıza çıkan yeni öğrenci tipi, daha bireyci, çevresindeki sorunlara duyarsız hatta herhangi bir toplumsal ya da siyasal bir sorun görmeyen, emekçi halkla arasında empatik bir ilişki kuramayan ve aydın kimliğinden uzak duran bir durumdadır.
Son 10 yıldır, solun karakteristik özelliği olan yoksulluk, sömürü gibi ekonomik saldırılara karşı direnme argümanları, üniversite kitlesini örgütleme şansını yitirmiştir. Kitle tabanını yoksul halk çocukları olarak gören bir öğrenci muhalefeti de daha baştan marjinalleşmeye mahkumdur. Öğrenci muhalefeti üniversitedeki duruşunu, ideolojik ve politik bir ikna oluş süreci üzerinden örgütlemelidir. Sosyalizmin kendisini güçlü bir alternatif olarak gösteremediği günümüzde, onun kapitalizmden daha iyi bir toplumsal düzen olduğunu savunan propaganda dilini öne çıkarmak, propagandif etkiyi zayıflatır. Harekete geçirilmeye çalışılan kitle, yeni dönemin kitlesidir ve bir önceki dönemin söylemleriyle örgütlenmesi mümkün değildir. Öğrenci muhalefeti, egemen ideolojinin iktidarının doruk noktasına ulaştığı, geleneksel devrimci propagandanın bertaraf edildiği bir dönemde yeni bir propaganda dili geliştirmelidir.
Bugün, sol ile üniversite öğrencisi arasında ciddi bir iletişimsizlik sorunu vardır. Propaganda ve propaganda araçları arasına çekilen “duvar”, yapılan her eylemin karşısına bir kontr-propagandayı çıkarmaktadır. Asılan afişlerden, dağıtılan bildirilere kadar geleneksel araçlar ve söylemler etkisini yitirmiş ve mevcut araçlarla yapılan pratikler öğrenci örgütlerinin günlük işi haline gelerek, bir iç ajitasyon malzemesi olmuştur.
Yeni propaganda araçları olarak, günlük yaşamı sabote eden, algıları sarsan eylem tarzları geliştirilmeli, bireye doğrudan seslenilerek, kapitalizme ve onun taşıyıcısı haline getirilen bireyin günlük hayatına karşı saldırgan bir dil kullanılmalıdır. Bireyin anlam dünyası ve anlama kategorileri, yoğun bir ideolojik saldırıya tabi tutulmalıdır.
Öğrenci muhalefeti, bilginin terör aygıtı haline getirildiği bir dönemde, ‘toplumsal yarar için bilgi perspektifi’ ile entellektüel bir cephe açmayı hedeflemelidir. Bu muhalefet, sosyal bilimlerden teknik bilimlere kadar geniş bir alana egemen olanların, akademik iktidarına, yine bu alanlardan oluşturacağı akademik militanlıkla cevap verecektir. Fakültelerin ve bölümlerin kendine özgü durumları göz önünde bulundurulmalı, fakat merkezi politikanın rolü de göz ardı edilmemelidir. Örneğin mühendislik fakültesinde örülecek bir çalışma, sosyal bilimlerdekilerden farklı olmakla birlikte, yapılan her çalışma diğer fakültelerle eşgüdümlü olarak sürdürülecektir. Merkezilik ve yerellik birbiri ile çelişen değil, birbirini besleyen yöntemler olacaktır.
Uluslararası kapitalizmin içine girdiği yapısal dönüşüm süreci, ülkemiz yöneten sınıfları arasında sorunlar yaratmaktadır. Halen devam etmekte olan Kıbrıs, Ortadoğu, YÖK ve benzeri konularda yaşanan saflaşmalar, toplumsal muhalefeti de etkilemektedir. Öğrenci muhalefeti, bu saflaşmalarda, asıl sorunun eski ve yeni dönem aktörleri arasındaki iktidar mücadelesi olduğunu görmeli ve bu tartışmalarda kendi tarafını yaratmalıdır. Muhalefet, YÖK ve türban tartışmalarında olduğu gibi, it dalaşının bir tarafı olmamalı, üniversitenin tavrını oluşturmalıdır. Bugün sol içerisinde küreselleşme ve Avrupa Birliği (AB) tartışmalarında iki farklı eğilim ortaya çıkmakta, bir tarafta ulusal onur ya da ulus devletin kurulmasına yönelik reflekslere destek verilirken, bir tarafta karşı çıkılamayacak bir olgu olarak görülen küreselleşme ve AB’ye uygun pozisyonlar geliştirilmesi savunulmaktadır.
Öğrenci muhalefeti, mücadelenin anti-emperyalist bir çizgide yürütülmesi gerektiğini savunurken, bu çizginin önceki dönemlerinkinden daha farklı bir muhtevaya sahip olacağının farkına varmalı ve anti-kapitalizm eksenli bir anti-emperyalist mücadele yine çıkarmalıdır. Üniversitelerde işgalcilik ve coni edebiyatıyla bir mücadelenin yürütülemeyeceği görülmeli, yaratılan kapitalist bireyi ve ilişkilerini hedef tahtasına oturtulmalı, emperyalist-kapitalist sistemin hayatın bütün alanlarına nüfuz ettiği günümüzde, içinde bulunulan duruma uygun politikalar geliştirilmelidir.
Öğrenci muhalefeti, gençlik hareketinin sorunlarını bugünden yarına çözülemeyeceğinin farkındadır. Yakın zamanda kitlesel ve militan bir mücadelenin ortaya çıkması mümkün değildir. Süreç bir arama ve biriktirme sürecidir. Bu doğrultuda katılımcı ve demokratik tartışmalar üretilmeli ve bu tartışmalar pratikte denenmelidir.

2007/11 |