Bandura’nın Sosyal Öğrenme Kuramının Kısmen İncelenmesi / Serkan ÖZGÜCÜ

 

 

 

İnsanın davranışlarını hangi faktörlerin yönlendirdiğini araştıran psikologların önemli bir bölümü, davranışlarda ne insan doğasının ne de genlerin etkili olduğunu kabullenmiş, bunların yerine çevrenin etkisini baz alan teoriler geliştirmişlerdir. Bu psikologlardan biri de Albert Bandura’dır. Çevrenin etkisi ise bizim çevreye karşı herhangi bir tepki vermeden yalnızca çevrenin etkisi ile gerçekleşmez, çevreye karşı yapılan değerlendirmeler ve bunun sonucunda verilen tepkiler sonucunda gerçekleşir. Çevredeki olayların insan beyninde tanımlanması ise bilindiği üzere işaretler ve sembollerle, yani dil ve nesneler ile gerçekleşir. Bu işaretler-semboller çevremizdeki her türlü olaya ait olan bilgileri içerdiğinden sosyalleşme sürecinin esas araçlarıdır diyebiliriz. Sosyal öğrenme kuramına göre insanın sosyalleşme süreci hayat boyu devam ettiğinden insanların davranışlarının gelecekte değişmesi ihtimali diğer davranış teorilerine göre oldukça yüksektir. Bu nedenle sosyal öğrenme teorisini hem erken yaşlardaki çocukların çevreyi ilk tanımlaması ve yorumlamasında, hem de adölesanların çevresindeki birçok şeyin farkına varıp davranışlarını değiştirmesinde kullanabiliriz. Bandura’ya göre öğrenmedeki temel kavramlar taklit, gözlem ve model almadır. Yalnız taklit unsurunun olması, çocuklar tarafından gözlenen her türlü olumsuz ya da olumlu davranışın taklit edileceği anlamına gelmez, bu nedenle gözlenen olumlu davranışlar belki de çocuk tarafından hiç gerçekleştirilmeyebilecektir.

Bandura’ya göre sosyal öğrenme denilen süreç dört basamaktan oluşur. İlk basamakta gözlenen nesneye ya da olaya dikkat edilmesi gerektiğini belirtir. Dikkatin belirlenmesini etkileyen faktörlerin başlıcaları; modelin (çevrede kişiyi etkileyen olayın ya da bu olayı yapan kişinin) gözlemleyen kişinin ilgi alanında olup olmaması, model davranışın açık bir şekilde yapılıp yapılmadığı (gözlemlenen davranışın anlaşılabilmesini etkiler) ve yine gözlemleyen kişinin kişisel ve eğitimsel özellikleridir (gözlemlenen davranışın anlaşılmasını etkiler). Model davranışı yapan kişi, eğer çocuğun (gözlemleyenin) yaşadığı kültürden biri ise açık bir şekilde bu davranış, çocuk tarafından çok daha kolay bir şekilde anlaşılabilecektir. Bunda, çocuğun o ana kadar o çevreden öğrenmiş olduğu deneyimler rol oynar. Örneğin çocuk, ailesi tarafından belli bir yönde eğitimden geçirilirse ve bu çocuk aynı yöreden bir insanın davranışıyla karşılaşırsa model davranışı gerçekleştiren kişi ile çocuk bir bakıma aynı dilden konuşmuş olacaklardır. Diğer taraftan, çocukta birikimden dolayı belli ilgiler açığa çıkmış olduğundan, mesela çocuğun hayata bakış açısı içerisine giren fikirlere sahip bir kişi bu davranışı gerçekleştirdiğinde çocuk bu ilgisinden dolayı davranışı gerçekleştiren kişiye karşı dikkatini daha kolay bir şekilde toplayabilecektir. Çocuk, belli bir anda kişiliğinin bir özelliğinden sıkılmış ise, yani kişiliğinin bu özelliği çocuğa olumsuz tepkiler doğuruyorsa bu özelliğin tersi yönde bir özellik edinme ihtiyacında olduğu söylenebilir. Bu aksi yönde özelliği (çocuğun kazanmayı düşündüğü özelliği) gösteren kişi, topluluktaki birçok kişi arasından çocuk tarafından fark edilebilecek ve eğer model davranışı gerçekleştiren kişi bu özellik yönünde başarılı olmuşsa (çocuk, bu kişinin bu özelliğini gereği gibi uyguladığını düşünmüşse) bu kişi doğal olarak çocuk tarafından dikkatlice gözlenecek; o çocukta onun kişilik özelliği yönünde bir yönelme olabilecektir.

İkinci basamak, gözlemlenen an ile aynı davranışın çocuk tarafından hayata geçirildiği an asındaki zaman farkında çocuğun bu davranışı unutup unutmadığıdır. Eğer, çocuğun gözlemlediği davranış, model kişi tarafından çok başarılı bir şekilde uygulanmışsa çocuk bu davranışı aklında tutma yoluna gidebilecektir. Haliyle, gözlemlenen kişi bu davranışında başarılı olamamışsa akılda tutma gücü zayıflayacağından çocukta ileride bu davranışın ortaya çıkma ihtimali azalacaktır. Akılda tutmanın kolaylaşması görsellikte işitsellikten daha etkili olduğundan eğer çocuk, bu örnek almak istediği davranışı başkasında duymayıp bizzat gözlemlemişse bu durumda çocuğun akıla tutma gücü artacaktır denilebilir. Üçüncü basamağı benimsenen davranışın gözlemleyen (çocuk) tarafından yapılmasıdır. Çocuk, hatırda tutma gücüne ve model davranış ile benimsenen davranış arasında geçen süreye bağlı olarak bu davranışı uygular ya da uygulamaz. Uyguladığı takdirde, model davranışın aynısının olacağı diye bir kural da yoktur. Yani model davranışın gerçekleştiği X anı ile çocuk tarafında gerçekleştirildiği Y anı arasında çevresel şartlar birbirinin aynı olamayacağından o davranışın nitelik ve niceliklerinde bir takım değişiklikler gözlenir. Y anındaki ortamda çevre şartları birbirine zıt olduğunda çocuk o davranışı daha şiddetli uygulayabilir ya da başka bir yolla uygulayabilir. Örneğin şiddetten bahsedecek olursak, X anındaki model davranışta yaşça büyük bir kişinin başka bir çocuğu dövdüğü gözlemlenmesine rağmen Y anında bu davranış dövmek olarak değil de azarlamak vb. yollardan hayata geçebilir. Bu yüzden model davranışın taklit edilmesinden bahsedilmesi yanlış olur. Dördüncü basamağı ise gözlemleyen kişinin o davranışı yapması yönünde güdülenmesidir. Bu ise, X anından sonra (model davranış gerçekleştirildikten sonra) o kişinin cezalandırılması veya ödüllendirilmesi olayıdır. Fakat X ile Y anları arasında zaman farkı fazla olduğunda X anında ödüllendirilen davranış Y anında da ödüllendirilecek midir? Ödüllendirilme işi genel anlamda toplum tarafından toplumsal değerlere uygun olarak yapıldığına göre sosyal hayattaki bir davranışı düşündüğümüzde bu davranışın aynı toplumda X tarihindeki ve Y tarihindeki tekrarlanışından meydana gelebilecek tepkiler birbirine çok yakın olacaktır. Bu nedenle, çocuk birkaç ay da birkaç yıl sonra dahi aynı davranışı tekrarlayacak olsa içinde yaşadığı toplum ahlaki değerleri ve normları yine aynı olacağından X anında yergi oluşacaksa Y anında da o çocuğa karşı bir yergi oluşacaktır.

Bireyin toplumsallaşması sürecini izlediğimizde çocuk aynı alandaki iki farklı davranışı birbirinin yerine koyduğuna göre daha önce de eski davranışın yeni bir davranış olduğu söylenebilir. Yani birinci zamanda B davranışını A davranışına tercih etmiş olması, daha sonra hep B davranışını yapacağı anlamına gelmez elbette. İkinci zamanda çocuk, aynı kategori altında açıklanabilen başka bir C davranışını B davranışına tercih edebilir. Bu durumda, davranışların zamanla değiştirilmesi olayı ortaya çıkmış olur ki bu aslında kişiliğin de çocukluk döneminden sonra zamanla değişebileceğini gösterebilir mi? Kuşkusuz C’nin B yerine geçmesi yetişkinliğe ulaşana kadar çok daha yüksek ihtimal iken yetişkinliğe ulaşıldıktan sonra bu ihtimal azalır. Kişinin ortaya koyduğu davranışlar, o kişinin değerlerini ve inanç yapısını oluşturduğundan kişinin değer ve inançlarının değişebileceğinden kuvvetle bahsedilebilir.

Model alınan davranışın gelecekte çocuk tarafından da uygulanması üç yolda olabilir. Bunlardan ilki doğrudan pekiştirmedir. Buna göre çocuk eğer gözlemlediği davranışı kendisi uyguladığında çevresi tarafından onaylandığında/ ödüllendirildiğinde bu durum doğrudan pekiştirme adını alır. İkincisi dolaylı pekiştirmedir. Bunda, çocuk model davranışı yaptığında çevresi tarafından kabul görüyorsa, bu çocuğu gözlemleyen aynı çevredeki diğer çocuklar da bu çocuğun davranışına yönelirler. Yani aynı özellikte bir gözlemleyenin diğer bir gözlemleyeni etkilemesidir. Üçüncüsü ise içsel pekiştirmedir. Bu tür bir pekiştirmede birden fazla gözlemleyen yoktur, karar verici etken de çevre değil gözlemleyenin kendisidir. Örneğin, bir işi yapan delikanlı, bu işi çevresinde kabul görmese bile kendi inançları ve değerlerine göre bu davranışı doğrudur ve yapılması gerekiyordur. Böylece o delikanlı, çevresine göre aslında dışlanmış bir davranış sergilemesine rağmen içsel olarak pekiştirilmiş olur.

Sosyal öğrenme kuramının anlaşılabilmesi için bu kuramı tamamlayıcı birtakım ilkelere ihtiyaç vardır. İlk olarak Bandura, karşılıklı belirleyicilik kavramını ortaya atmıştır. Toplumsallaşmanın ve bireyde davranışların oluşması çevrenin ve davranışın karşılıklı etkileşimi ile mümkün olabilir. Birey tabanlı değil de küçük çaplı insan topluluğu düşünüldüğünde bu insanların davranışlarının çevreyi etkileyeceği de göz önüne alınmıştır. Bireylerin tek tek davranışları toplandığında kişilerin davranış kalıpları-dolayısıyla kitlesel değerler-ortaya çıkacağından davranışların da çevre üzerindeki etkisi yadsınamaz. Kitlenin davranışlarının ve çevrenin birleşimi sonucunda birey bir davranış ortaya koyduğunda çevreden (kitleden) gelen tepkilere göre bundan sonraki davranışlarını da şekillendirecektir. Böylece iç içe geçmiş bir etkileşim ağı ortaya çıkacaktır. Sonuçta bireyin bir davranışı kitleye ters olduğunda, çevrenin tepkisi diye bahsedilen kavram aslında diğer insanların ortaklaşmış tepkisi anlamını kazanır.

Bandura’nın ikinci ilkesi çevredeki her türlü davranışın, o çevreye ait olan bireyin kafasında sembollerin oluşmasına neden olduğuyla ilgilidir. Birey, özellikle hatırda tutma aşamasında, gözlemlediği bir davranışın gerçekleşmese dahi kendisi uyguladığında nasıl bir sonuca varabileceğini semboller yardımıyla düşünür. Bu yolla, hem geçmiş davranış değerlendirmeleri hem de geleceğe ait değerlendirmeler yaparak bu davranışını analiz etme yoluna gider. Bu durum, insanın çevresindeki her türlü olayları semboller sayesinde soyutlaştırması sayesinde olur. Hatta birey yapmadığı ama yapmayı düşündüğü bir davranış hakkında da bu davranış ile geçmişte buna benzer olarak gerçekleştirdiği bir davranış arasında ilgi kurarak bu davranışın muhtemel etkilerini göz önüne alır. Özetle, çevremizdeki olaylar ya da davranışlar bize semboller aracılığıyla soyutlaşmış olarak yansır. Çevrede davranış etkisiyle yaşanması muhtemel (geleceğe ait) olayları bireyin zihninde yorumlaması Bandura’nın bireye yüklediği öngörü kapasitesi kavramı ile açıklanmış olur. Üçüncü ilke olan dolaylı öğrenme (başkalarının davranışını gözlemleyerek öğrenme) bireyin öğrenme hızını ve dolayısıyla toplumsallaşma hızını artırır. Birey, herhangi bir davranışı hayata geçirmeden de sonuçlarını gerçeğe yakın tahmin edebileceğinden dolaylı öğrenmenin önemi ve insanın zihinsel kapasitesini nasıl artırdığı anlaşılabilir. Bandura, teorisini esas alırken insanların kendi davranışlarında özgür olduğunu kabul etmiştir. Yani çevrenin bizim üzerimizde davranışsal anlamda güçlü bir baskı yoktur. Zaten bireyin davranışlarını yorumlayabilmesi, başkalarının davranışlarından kendine pay çıkarabilmesi için o davranışı yapıp yapmama hakkının kendinde saklı bulunması gerekir. Davranış özgürlüğünden bahsedilmeyen, determinist bir çevre göz önüne alınırsa bireyin başkasının davranışını gözlemlemesinin herhangi bir anlamı olmayacaktır, çünkü başkasının davranışını gözlemleyip yanlış olduğuna karar verse dahi çevre model üzerinde o davranışı yapmaya zorlamışsa aynı şekilde gözlemleyen birey üzerinde de aynı şekilde içinde bulunulan kitleye ters olan davranışı yapmaya zorlayacaktır. Bandura’nın öz yargılama kavramı da öz düzenleme ilkesinden hareketle oluşturulmuştur. Bireyler kendi davranışlarını hayata geçirip geçirmemeye karar verebildiklerine göre bu davranışları hayata geçirmeden önce onlar üzerinde zihinlerinde testler yapmış olmaları ve muhtemel sonuçları tahmin etmiş olmaları gerekir. Öz yargılama ilkesi, hem bireyin henüz gerçekleştirmemiş olduğu geleceğe dair davranışların sonuçları üzerinde düşünme yetisi verir, hem de geçmişte gerçekleştirdiği davranışlarından dolayı kendisini eleştirme yetisini kazandırır.

Albert Bandura’nın sosyal öğrenme kuramı içerisinde yer alan; gözlem yoluyla öğrenmenin davranış üzerindeki etkileri, Bobo Doll ve çocukların gruplanmış olarak şiddet sahnelerine maruz bırakılması ile ilgili deneyleri, bu konuyu destekleyen Rozenweig ve Krench’in sinir hücresi gelişimi deneyleri ele alınmadığından başlıkta “kısmen” kelimesini kullanmayı uygun buldum. Özetle, Cooley, Mead, Adler ve diğer birçok filozof gibi Bandura da insanın davranışlarının şekillenmesinde genetik ve insan doğası faktörlerinden çok, sosyal faktörler olan çevresel etmenleri ele almıştır.