Diyalektik I/Diyalektiğin Doğuşu ve Metafizik Yöntem / Poyraz KIZILOK

 

 

 

 

Günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce Herakleitos adlı bir filozof her şeyin bir akış halinde olduğunu söylemişti. Ona göre evren ve nesneler mutlak bir değişim içindeydi. Hiçbir şey sabit kalmıyordu ve doğadaki bu değişim kaçınılmazdı. Şimdiki haliyle bir “şey”, kendisinden önceki şeyin dönüşümünü ifade ediyordu. Evreni bir savaş ve zıtlaşma yeri olarak görüyor ve yeni şeylerin oluşumunu bu çatışmaya bağlıyordu. Bu düşüncelerini de “varlık ve yokluk aynıdır; çünkü her şey vardır ve yoktur” sözüyle özetliyordu. Herakleitos’un o dönem içinde sınırlı kalan düşünceleri, günümüzün modern filozoflarına esin kaynağı olacaktı.

 

Diyalektik sözcüğü köken olarak Yunanca dialektikos sözcüğünden gelmekte ve anlam olarak tartışma demektir. Diyalektiğin tartışma anlamını taşıması Antikçağ filozoflarıyla ilişkilidir. Önemli bir filozof olan Sokrates sürekli soru sorarak doğrulara ulaşma yöntemini kullanıyordu. Bu yöntemle birlikte Sokrates, karşısındakini çeşitli akıl ve dil oyunlarıyla çelişkiye düşürmeye çalışıyor ve bu “oyunun” sonucunda onu ikna ediyordu. Sonraları bu yöntem Yunanistan’daki filozoflar tarafından yaygın hale getirildi ve tartışmalarda kullanılmaya başlandı. Bir soru sorma yöntemi olarak bu yönteme, Sokrates   Sokratik yöntem de denilir Diyalektiğin kapsamı da zamanla genişledi ve klasik bir tartışma yöntemi olmaktan çıktı. Sokrates’ten sonra Sofistler, Platon ve onun öğrencisi olan Aristoteles de diyalektiği inceleme altına almışlar ve bunun sonucunda diyalektik yöntemi gerçeğe ulaşmada bir araştırma yöntemi yapmışlardır. Diyalektiğin gelişmesiyle birlikte diyalektik sözcüğü, değişim ve dönüşümü ifade eden bir hareket anlamını da taşımaya başladı.

 

Hatırlatmakta fayda görüyoruz: Antik Çağ’da çeşitli filozoflarca yapılan saptamalar olayları açıklamada yetersiz kalmaktaydı. Diyalektik yöntemin sistemleşip modern hale gelmesi Hegel’le birlikte olmuştur.

 

Metafizik ve Diyalektik Çatışması

Felsefede, olguları açıklamada, diyalektik yöntem dışında bir yöntem daha kullanılmıştır: Metafizik. Metafizik kelime anlamı olarak fiziğin ötesinde demektir. Sözcükten de anlaşılabileceği gibi, metafizik fizikten bağımsız ve fiziğin araştırma alanı içine girmeyen olguları araştırır. Bir disiplin olarak metafiziğin anlamı budur. Tarihsel süreçte bu kavramın da anlamı diyalektik gibi genişlemiştir. Yeni anlamıyla bir yöntem olan metafizik, kanıtlanmamış ön kabullerden yola çıkarak söylemler üretmeye çalışan bir araç haline gelir. Örneğin fizik, ölümden sonra başka bir yaşamın olabileceğini kanıtlamamışken, metafizikçiler düşüncelerini ölümden sonra yaşamın olduğu ön kabulü üzerine temellendirerek yeni düşünceler türetirler. Ölümden sonra cennet vardır, gibi.

 

Diyalektiğin yöntemini kavramak için, metafizik yöntemini de burada ele almayı doğru buluyoruz; çünkü metafizik yöntem diyalektik yöntemin karşıtı önermeler sunar. Dolayısıyla metafizik yöntemin bizlere ne söylediği doğru bir şekilde kavranamadan diyalektik yöntem de iyi kavranamaz. Bu bölümden başlayarak metafizik yöntemin ilkelerini irdeleyeceğiz. Bunu yaparken George Politzer’in metafiziği açıklama yöntemine ve onun temel aldığı dört ilkeye sadık kaldık; çünkü Politzer’in metafiziği inceleme yöntemi anlaşılması kolay bir yöntemdir.

A. Özdeşlik İlkesi

Metafizik yöntemin birinci ilkesi özdeşlik ilkesidir. Bu ilkeye göre, şeyler zorunlu olarak kendileridir, kendilerinden başka bir şey olamazlar ve dönüşemezler. Her şey sabittir. Burada bir durgunluk ve bir donukluk söz konusudur. Yani ortaya çıkan düşünce, şeylerin hareketsiz olduğu düşüncesidir. Şeyler özde değişemezler. Örnek vermek gerekirse bir erkeğin kendisi on yıl önce de, on yıl sonra da kendisine eşittir; çünkü hala iki gözü, iki kolu, iki ayağı vardır. Oysa bu insan dikkatle incelendiğinde geçen süreçte çeşitli farklılıkların ortaya çıktığı rahatça görülebilir; boyu uzamıştır, sakalları çıkmıştır, sesi kalınlaşmıştır vs. Yani erkek temelde erkek olmasına karşın, on yıl önceki erkeğin niteliğinde değildir ve dolayısıyla biz ona “erkek” dediğimizde o an gördüğümüz yeni erkeği niteliyor oluruz. Sonuç: erkek değişmiştir. Elbette insanı tanımlarken her özelliği ayrı ayrı anlatıp bir insan profili çizemeyiz ve bunun zamana göre değişimini örnekleyemeyiz. Yani metafiziksel yaklaşım günlük hayatta kullanışlıdır, ama şeylere indirgemeci bir yaklaşım sunar; çünkü bu yöntem şeyleri bir bütün olarak kavrayamaz ve basit düşünür.

 

Özdeşlik ilkesinin temeli olan şeylerin sabit olduğu düşüncesi, yanlış olduğu kadar bir o kadar da dayanaksızdır; çünkü dünyada gördüğümüz şeyler dakikada belki yüzlerce, binlerce, milyonlarca kez değişmektedir. Eskiler yeni şeylere dönüşürler. Aynı kâğıdın yanarak küle dönüşmesi, atomların hareketliliği, biyolojik yapıların evrimi gibi… Böylece eski şeylerden bağımsız olarak yeni şeyler oluşur. Yani herhangi bir şey her zaman kendisine eşit olamaz ve kesin olarak bir şeyle özdeşleştirilemez.

 

Başka bir deyişle metafizik yöntem, herhangi bir şeyi, bir özellikle özdeşleştirir ve her zaman öyle olduğunu savunur. Kedi nankördür düşüncesi metafiziksel bir çıkarımdır. Burada kedi, nankör olmakla özdeşleştirilmiştir.

 

Metafizik yöntemin ikinci ilkesine geçmeden önce önemli bir noktaya vurgu yapmak istiyoruz: Özdeşlik İlkesi’nde metafizikçiler ikiye ayrılır. Bir kısım metafizikçi değişimin olduğunu kesinlikle kabul etmez. Onlara göre gördüklerimiz, duyduklarımız ve genel olarak algıladıklarımız bir yanılsamanın ürünüdür ve bu yanılsama silsilesi bizim şeyleri ve olguları yanlış anlamamıza sebep olur. Biz bunları yanlış anladığımız için şeylerin değiştiğini düşünürüz, oysa şeyler değişmezler. Diğer bir kısım ise –bunlara mekanikçiler de denir- şeylerin değiştiğini ancak bunların sadece mekanik değişimler olduğunu ileri sürerler. Örneğin biz iki elimizi birbirine sürttüğümüzde elimiz bir süre sonra ısınır ve dolayısıyla değişim mekanik değişim olarak kalmaz, başka değişiklikler de olur. Elbette doğada mekanik değişimler olduğu doğrudur ama değişimleri sadece mekanik değişimlere indirgemek doğru değildir. Zaten mekanikçilerin temel yanlışı budur. Değişimlerin olduğunu kabul etmek, ilk başta metafiziksel bir düşünce olarak görülmeyebilir ancak mekanikçiler değişimleri sadece mekanik değişimler olarak yorumladıkları için bu düşünceler de metafiziksel bir çıkarım olmaya mahkûmdur.

 

B.  Şeylerden Ayırma İlkesi

Metafizik yöntem, aynı zamanda şeyleri bölerek birbirinden bağımsız özne ve nesneler haline getirir. Bu anlayış özellikle doğada ve toplumsal alanda mevcuttur. Doğadan örnek vermek gerekirse, metafizikçiler için hayvanlar arasında doğrudan veya dolaylı olarak herhangi bir ilişki yoktur. Oysa arıyla çiçek arasında kesin bir ilişki vardır; arı çiçeğin özünü alırken aynı zamanda çiçeğin polenini alır ve başka bir çiçeğe taşıyarak o çiçeğin üremesine yardım eder. Burada arı, çiçeğin özünü alırken arıyla çiçek arasında doğrudan, arı çiçeğin polenini başka bir çiçeğe taşırken ise ilk çiçekle ikinci çiçek arasında dolaylı bir ilişki kurulmuş olur. Yine metafizikçi için düşünce maddeden yani beyinden bağımsızdır; beynin dışında da düşünce kendi başına var olabilir. Bu durumda şeylerin birbirleriyle karşılıklı etkileşimleri de söz konusu değildir. Başka bir örnek de toplumun içinden verilebilir; metafizikçilere göre insan toplumdan bağımsız bir varlıktır, bu ikisi arasında herhangi bir ilişki yoktur. Metafizikçiler şunu atlamaktadır: toplum değiştiği ölçüde, kişi de değişir ve bu değişim kaçınılmazdır.

 

C. Sonsuz ve aşılmaz bölmeler ilkesi

Şeyleri ve olguları birbirinden ayırıp aralarında hiçbir ilişki yokmuş gibi düşündüğümüzde bunların mutlak bir yapıya sahip olduğu yargısına varmamız kaçınılmazdır; çünkü şeyler ilişkiler sonucunda oluşmamış ve hiçbir zaman da oluşmayacaklarsa, bu bize şeylerin her zaman böyle olduğunu söyler. Bu çıkarım, yani şeylerin her zaman aynı olduğu çıkarımı, şeyin asla değişmeyeceğini iddia etmektir. Bu da bizi durumların aşılamayacağını ve aralarında sonsuz bölmeler olduğunu yargısına götürür. Bu ilkeyle birlikte metafiziksel çıkarımlar mutlaklık içeren yapıya sahip olurlar. Örneğin “insan iki ayaklı bir canlıdır” cümlesi metafiziksel bir çıkarım olmamakla birlikte, “insan iki ayaklı bir canlıdır ve sonsuza dek öyle kalacaktır” cümlesi metafiziksel bir çıkarımdır –ki evrim, bize canlı yapılarının sabitliğinden söz edilemeyeceğini zaten kanıtlamıştır-. Burada özellikle vurgulamak istediğimiz nokta, metafizik anlayışın olgulara bir değişmezlik ve sonsuzluk kattığıdır. Bu sonsuzluk düşüncesi, şeyleri birbirinden ayrı varlıklar olarak algılamamıza ve birbirlerine aşılmaz bölmeler koymamıza neden olur.

 

D. Karşıtların karşı karşıya konması ilkesi

Metafizik yöntemin dördüncü ve son ilkesi, karşıtların karşı karşıya konulması ilkesi yani karşıt şeylerin aynı anda var olamayacakları ilkesidir. Bu ilkeye göre bir özellik, karşıt özelliğiyle birlikte bulunamaz. Bu durumda şeyler diğer şeylerden yalıtık hale getirilir ve öyle incelenir. Bu düşünce yaşamın içinde var olan iç çelişkileri kabul etmez. Metafiziksel yaklaşıma göre siyah siyahtır, beyaz ise beyaz. Buna bağlı olarak siyah ve beyaz bir arada bulunamaz. Oysa siyah ve beyaz bir arada bulunabilir ve bu birliktelikten yeni bir renk ortaya çıkar, bu renk gridir. Başka bir örnek vermek gerekirse, yaşam ve ölüm ele alınabilir. Evrende yaşam ve ölüm sürekli savaşırlar. Örneğin epidermis (üst deri) hücrelerimiz sürekli yenilenir, ancak bu anlık bir olay değildir. Hücreler kendi içlerinde yıpranıp eskirler, bu uzun bir süreçte olur ve bu eskime aynı zamanda yeni hücreleri de yaratır. Ölüm ve yaşam anlık şeyler olmadıkları için bir arada bulunabilir. Bu da demektir ki ölüm, yaşamı içinde barındırır; şeylerin barındırdığı karşıtlıklar ve bunların çekişmesi ise çelişki adını alır ve metafizik yaklaşım bunu reddeder. Bu örneklerde de anlaşılacağı üzere doğada karşıt şeyler bir arada bulunabilirler, bu durumların oluşmasına herhangi bir engel yoktur.

 

Sonuç: Metafiziğin Çöküşü

Metafizikçilerin indirgemeci yaklaşımları günümüz bilimi tarafından yargılanmış ve çürütülmüştür. Her şeyin sabit olduğu veya değişimlerin sadece mekanik değişimler olduğu, karşıt şeylerin bir arada var olamayacağı gibi çıkarımlar artık bilimsel anlayışta doğru olarak kabul edilemez. Zaten metafizikçilerin kabul etmedikleri veya şüphe duydukları şey de tam olarak bilimdir. Yaşamı ve evreni özneden bağımsız gerçeklikler üzerinde temellendiren bilim, çoğu kez metafizikçilerin saldırılarına uğrar.  

 

İnsan, yaşamı; karşıt şeylerin bir arada bulunabildiği, kendi içinde çelişkilerin barındığı ve gelişimin bu çelişkilerden kaynaklandığı bir sahne olarak ele alınmak zorundadır. Eğer hayatı durağan ve olguları birbirinden bağımsız olarak düşünürse bu düşünceler anlamsız düşünce yığınları haline gelir. 

Bilgiye ulaşmak ve doğayı, evreni, insanı akılcı olarak kavramak için bilime ihtiyaç duyuyoruz. Bilimin yol göstericiliğinde yürümenin ise dogmalardan ve safsatalardan sıyrılmanın temel ilkesi olduğunu düşünüyoruz. Bilimsel olmayan düşüncelere yönlenmek felsefeyi sefalete, bilimi ise dogmatik düşünce yapılarına götürecektir.

 

Bir dahaki yazımızda diyalektik düşüncenin temel ilkelerini, tarihsel süreçteki gelişimini ve bilimsel yanını ele alacağız.