Kadınların Kelebek Olmak Adına Verdikleri Mücadele / Derya AYDIN
Kelebeğin ömrü kısadır derler; gerçektende öyledir. Çünkü kelebek ömrünün büyük kısmını koza içerisinde, bir kısmını tırtıl olarak ve en son aşamasında kanatlanıp uçarak geçirir. Bu onun için kısa bir serüvendir. Kanatlarıyla uçması onu farklı dünyaların ufuklarına taşıyabilecektir. Gönlünce havalanır uçar ve uçar… Değişik çiçeklere doğru kanat çırpar. Tam özgürlüğe adım attığı ve bağımsızlığı tattığı noktada ölümle buluşur. Nerden çıktı bu kelebek dünyası diyeceksiniz. İnsan yaşamında da kelebeklerinkine benzer dönemler vardır. Bende sizlere üç kelebekten bahsedeceğim bu noktada. Hayatları mücadele ile geçmiş kendi kimlikleri ile buluştukları bir sürecin ardından canilerce katledilen emekçi üç insan… Yani üç kadın… Mirabel kardeşler olarak bilinen Latin Amerikanın Dominik Cumhuriyetinde yaşamış Trijillo diktatörlüğüne karşı mücadele etmiş kardeşler, 25 Kasım 1960 tarihinde bir uçurumun dibinde ölü bulunur… İlk resmi açıklama trafik kazasından hayatlarını kaybettiğidir. Ancak daha sonraki yıllarda Mirabel kardeşlerin tecavüz edilerek öldürüldüğü ortaya çıkarılmıştır. 1981 yılında Kolombiya’da düzenlenen Latin Amerika Kurultayı’nda emekçi kardeşlerin, verdikleri mücadele sonucunda şiddete uğrayarak hunharca öldüğü vurgulanmış ve 25 Kasım günü kadına yönelik şiddete karşı uluslar arası mücadele günü olarak kabul edilmiştir. Daha sonrasında Birleşmiş Milletler de 25 Kasımı tüm dünya genelinde kadın haklarının dile getirildiği ve kadına uygulanan şiddetin kınandığı uluslar arası mücadele günü olarak benimsemiştir.
Kadına uygulanan şiddet binlerce yıldır sürmektedir. Mirabel kardeşlerin ölümü ile belki de ilk kez yüksek sesle duyurulmuştur. İlk resmi direnişin ve ayaklanmanın savunucuları konumundaki kadınların akıbeti şiddetin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Nedir şiddet? Birinin canını acıtmak basit ifadeyle… Maddi ve manevi boyutları bulunan bir olgu… Neden kadınlar daha fazla şiddete uğrar? Sebebi biraz karışık… Biraz da fizyolojik yapısıyla alakalı… Kadın biyolojik yapı itibari ile erkekten çok daha farklı bir fizyolojiye sahiptir. Zarafeti, çekiciliği ve duygusal yapısı yıllarca ezilmesine sebep olmuştur. Bu ezginlik hangi anlamda diyecek olursak sebeplerini sıralayabiliriz. Erkek doğasından farklı olarak analık içgüdüsü onu vicdan muhasebesi içerisine sürüklemiştir. Kadın önce sevdiklerine kendini adamıştır. Böyle olunca da her anlamda çöküşe giden yolun başında bulmuştur kendini…
Antik dönemlere bakacak olursak kadın hep bir güzellik figürü ve cinsel meta olarak görülmektedir. Bu durum günümüzde de devam etmektedir. Reklâmlarda kullanılan materyal kadın; filmleri reytinge sürükleyen kadın… Erkek egemen dünyasının bir kobayı demek uygun sanırım… Bu konuyu burada kısa kesip fazla erkeklere yüklenmeden kadının sosyal yaşamdaki etkinliğini arttırmanın yolları üzerinde duracağım.
Kadın olmak nedir? Kadınlar kadın olmanın tarifini yapamıyorlar ki… Kadınlar hayattan açıkçası ne istediklerini bilmiyorlar… Evet, biz kadınlar ne istiyoruz hayattan ve nasıl bir hayat sürdürmeliyiz. Eve kapanan gününün çoğunu temizlik ve yemek yapmakla geçiren insan cinsiyetiyiz. Tabiî ki popüler kültürün etkisiyle iyice asosyal bir yapının içine hapsolmaktayız. Dizilerden kadın programlarından ve paparazziden ibaret bir kültür beslendiğimiz… Öyle mi olmalıyız? Kesinlikle hayır… Kadın önce kendi idealleri için ön plana çıkmalı ve topluma faydalı olmalı üretebilmelidir. Çünkü üreten birey özgüvenini pekiştirir ve geleceğe umutla bakarak kaygılarından kurtulur. Bu kaygılar maddi boyutlarda ele alınmamalıdır. Önemli olan bireyin özsel kazanımlara ulaşabilmesi ve hayatına bu anlamda mantığı yerleştirebilmesidir. Bu varsayımı şöyle açıklayabiliriz. Elbette ki çocuk dünyanın en kutsal varlığıdır bizler için… Ancak çocuğun sorumluluğu ve bakımı devlet tekelinde olmalı… Devlet sistemi bunu sağlamalı ve kadın topluma faydalı olmalı aksi takdirde ruhsal gerginlikler kaçınılmaz olacaktır. Çünkü kadın çocuk ve aile içerisinde hapsolduğu noktada özgüvenini yitirecektir. Özgüven eksikliği korkuyla dolu bir benliğin esaretine yol açacaktır. Bu noktada sosyalist sistemin yapısındaki kadına verilen haklardan bahsetmek gerekir. Sosyalist rejimlerde kadın erkekle birlikte eşit sağlık ve eğitim hakkına sahiptir. Ayrıca sosyalist devletlerde uygulanan diğer bir yöntemse bebeklerin doğumdan itibaren devlet tekelinde güvence altına alınmasıdır. Açılan kreşler annenin toplumsal yaşama dönmesini hızlandırmaktadır. Kapitalist toplumdakilerden farklı olarak sınıfsal ayrımlar söz konusu değildir.
Bu noktadan sonra şiddet unsuru üzerinde durabiliriz. Bir kadın neden şiddete uğrar? Toplumumuza bakacak olursak kadın babasının uysal kızı kocasının kölesi ve toplumun silik figürüdür. Bu açıdan eğitimden yoksun ve cahil bırakılmaktadır. Birçok özgürlüğün elinden alınmasının yanı sıra ekonomik özgürlüğe de sahip değildir. Bu sahip olunamayan özgürlükler kadını köleleştirmiştir onu birilerine bağımlı hale getirmiştir. Bu bağımlılık tıkandığı noktada baş kaldırıya sebep olmuş ve her baş kaldırışın sonucunda şiddete uğramıştır. Kimi zaman darp izleri kimi zaman bıçakla yaralanma gibi olayların merkezine oturur. En önemlisi de kadının tacize uğramasıdır. Günümüz toplumlarında kadınların büyük bir çoğunluğu tecavüze uğramaktadır. Çoğu zamanda tecavüze uğrayan kadın bu durumu dile getiremez. Toplumda dışlanmak ve namussuz olarak görünmekten korkarlar. Bilhassa eşinin tacizine uğrayan kadın tacize uğradığını düşünmez bile. Çünkü feodal sistemin empoze ettiği bir olgudur. Erkeğin karısıyla zorla birlikte olması taciz olarak görünmez. Buna çevremde karşılaştığım bir örnekle açıklık getirecek olursam olay daha net bir şekilde ortaya konacaktır. Bir arkadaşımın boşanma davasına katılmıştım. Arkadaşım kocasından şiddet görmüş hatta bunu hastane raporlarıyla dile getirmiştir. Kendisine söz verildiğinde kocasının tecavüz ettiğini bildirdi. Hâkimin cevabı ilginçti. ‘kocanın cinsel birlikteliği taciz değildir’ demişti hâkim. O an beynimden kaynar sular döküldü. Bu ülkenin adaletinden sorumlu hâkim tecavüzü meşru görüyordu. Neyse ki genç avukat olaya müdahale etti. Böylece arkadaşımın sözleri kayıt altına alındı. Görüldüğü gibi toplumun her kesiminde kadına yapılan şiddet ve tacizi doğal karşılayan zihniyetler bulunmaktadır. Ülkemizde töre cinayetlerine kurban giden kadınların yanı sıra babaları kardeşleri ve eşleri tarafından satılan kadınlarımız mevcuttur. Unutulmamalıdır ki bir toplumun kadınları fiziksel ruhsal ve sosyal yönden sağlıklı olursa onların yetiştireceği yeni nesilde sağlıklı olacaktır. Çözüm nedir diye soracak olursak kadınlara erkeklerle eşit statüler sağlanmalı ve onların sağlık ve eğitim ihtiyaçları karşılanmalıdır. Kadınların kendi kimliklerine oturtabilecekleri zeminler oluşturulmalıdır. Bu anlamda 25 Kasım kadına uygulanan şiddetin kınanmasının yanı sıra haklarının da dile getirileceği bir gün olarak dile getirilmelidir. Biz emekçi kadınlar bu amaçla bu gün sesimizi duyurmak için bir platform oluşturduk. Gelin görün ki erkeklerin yanı sıra kadınlarda duyarsız kaldılar. Kadın haklarını savunan bireylere öcü olarak bakıp siz ne yapıyorsunuz dercesine gelip geçtiler. Ama bizler biliyoruz ki her kadın hayatının bir döneminde şiddete ve baskıya uğramaktadır. O yüzden tüm kadınların birlik ve beraberlik içerisinde haklarını savunmaları gerekir. Ne yazık ki biz kadınlar aldatıldığımız zaman dahi aldatan eşi değil de karşı cinsi suçluyoruz. Şunu düşünmüyoruz iki kadında mağdurdur. Biz birbirimizle uğraşıyor aklımızdan geçen bütün küfürleri kin ve nefretle hem cinsimize yöneltiyoruz.
Bu anlamda kimseyi suçlamadan kin ve nefret beslemeden insanca kadın erkek eşitliğini savunmalı ve sosyal düzenin ilkelerini el ele kurmak için mücadele etmeliyiz.
Sonuç olarak son sözlerimi ifade edecek olursam bir soruyla devam edeyim.
Kadın olarak verdiğimiz mücadelenin neresindeyiz?
Bu sorunun ardından başka bir soruyla beyin fırtınasına davet etmek istiyorum sizleri….
Kelebek olabilecek kadar olgunlaşmış mı zihinlerimiz?
Yazımın başında mücadele eden üç kadından bahsettim ve onların hazin sonundan… Onlar birer kelebekti… Bizlerde onların mücadelesine devam etmeliyiz. Ama bu aşamada kelebeklerin ömrünün kısa olduğunu vurgulayanlara inat yıllarca yumruğumuzu vurmalıyız dünyaya…
Ne yazık ki çok gerilerde mücadelemiz…

2007/11 |