Malum Sorun ve İncirlik Ötesi Harekat / Cumhur KOCAMAN
Baskın Oran Türkiye’nin kötü bir alışkanlığı olarak sorunlarını çözmek yerine soğutucuya kapatmaya çalıştığından, ancak bunu başaramadığından ve zombiler dediği sorunların birebir karşımıza dikildiğinden bahseder.
İşte bu zombilerden belki de en eskisi ve sorunlusu “malum sorun”dur. Peki, neden malum sorun diyoruz? Çünkü adlandırılması ile büyük tartışmalara yol açıyor. Kimisi bu sorunu geri kalmışlık sorunu olarak görür ve bölgenin adıyla anarken, kimisi ise Kürtlerin kültürel ve sosyo-ekonomik haklarını alma mücadelesi çerçevesinde Kürt sorunu olarak görmektedir. Başbakanın ağzından çıkan “Kürt sorunu” lafı bile büyük olay olmuş kimilerince ihanet kimileri için büyük bir cesaret örneği olarak görülmüştü. Oysaki biz bu ifadeyle yeni tanışmıyorduk.(Biz de halk gibi aydınlarımız da balık hafızalıdır). Zira 90’ların başında Demirel da ağzından Kürt Sorunu lafını düşürmüyordu. İşin daha traji-komik boyutu ise geçmişte “Kürt sorunu” lafını Kürtleri bir baş belası olarak gören aşırı milliyetçi Türkçülerin kullanmasıdır. Yani nereden nereye?
Biz yazımızda yargılama yerine anlama üzerinde duracağımızdan biraz da bu absürd ad tartışmasını ti’ye almak için “Malum Sorun” tabirini kullanacağız. Tabii kimsenin öküz altında buzağı aramaması dileklerimizi ilettikten sonra…
Malum sorunu anlamak için en başta geçmişe şöyle bir bakmak gerek. Bu topraklara milliyetçilik mikrob(!)unun gelmesini dolaylı olarak malum sorunun başlangıcı olarak kabul edebiliriz. Burada bir saniye soluklanıp bundan önce Kürtler ile Türklerin ilişkilerine kısaca bir bakalım.
Hemen söyleyelim ki kimin önce Anadolu topraklarına geldiği konusunda uzun bir tartışma vardır. Bu noktada biz bu tartışmaya girecek değiliz. Tek diyebileceğimiz Malazgirt savaşında Türklerin yanında Kürt boylarının da bulunduğu ve Büyük Selçuklu Sultanı Sancar devrinde bugün Kürtlerin yaşadığı bölgenin biraz daha güney doğusunun Kürdistan olarak anıldığıdır.
Kürtler, yerleştikleri bölge olarak oldukça talihsiz durumdaydılar. Zira bu bölge, büyük devletlerin tepiştikleri bir alandı. Ayrıca bölgenin coğrafi yapısı itibariyle yerleşim yerleri arasında kuvvetli bağlantı yolları kurulamıyordu. İşte bu nedenlerle bu bölgede kuvvetli bir devletin hâkim olması engelleniyor ve bölük börçük küçük aşiretler hüküm sürüyordu. Sonuç olarak Kürtlerin tarihine bu coğrafya etkeninin hâkim olduğu söyleyebiliriz.
Uzun dönemli devlet kuramamalarına paralel olarak Kürtlerin pek boyunduruk altına girmediğini de söyleyebiliriz. Mesela bize tarih derslerinde bu bölgenin Osmanlı toprağı olarak belletilse de kazın ayağı pek öyle değildir. Bunu neye dayanarak söylüyoruz? Osmanlının bir bölgeyi fethetmesi demek orada tımar sisteminin kurulması demektir. Hâlbuki bu coğrafyada bambaşka şeylerle karşı karşıyayız. Osmanlılar burayı fethetmeyi gözleri kesmediğinden ya da gerek görmediğinden Kürt feodal unsurları kendi içlerinde serbest bırakmış ve temsili bir vergi dışında herhangi bir vergilendirmeye tabi tutmamışlardı. Buna göre Kürtler kendi içlerinde o güne kadar sürdürdükleri düzeni devam ettirdiler. İşte o gün bugündür Kürtlerdeki feodal unsur yıkılamamıştır.
19 yy sonlarına geldiğimizde bazı önemli değişimler görüyoruz. Gerek Rus zulmünden kaçan Çerkezlerin bölgeye akması, gerek Ermenilerin uyanması gerekse de Kürtlerin yerleşik hayata geçirilmeye çalışılması bölgeyi karıştıracaktır. Abdülhamit “Bey”in İslamcılık kartını oynamaya başlaması ve Kürtleri bir koz olarak kullanmak istemesi sonucu Kürt aşiret beyleri bir anda “Paşa” oluvermişti. Kürt savaşçıların meşhur Hamidiye alaylarına dönüşmesi de bu olayın akabindedir. Yükselen Ermeni milliyetçiliğine karşı Müslümanlar bu şekilde bir cephede birleşiyordu.
I.Dünya Savaşı ve Ermeni tehciri sonrası ise yeni bir döneme geçiliyordu. Okumuş Kürt aydınları ulus-devlet sahibi olmak aşkıyla merkezkaç kuvvetleri oluştururken Ermenilerin geri gelmesinden korkan Kürt feodalleri, İtilaflarla cebelleşen Ankara yönetimine yakınlaşıyordu. Bu ayrım daha sonra malum sorunun kaderini belirleyecektir. Ankara hükümeti ile Kürt ileri gelenleri arasındaki işbirliği ile ilgili çeşitli iddialar ortaya atılmaktadır. Bazı çevreler Ankara’nın önce Kürtlere söz verdiğinden sonra ise kazık attığından bahseder. Bir diğer yoruma göre Ankara yönetimi peşi sıra patlayan Kürt isyanlarından sonra merkezi bir idare kurmaya mecbur kalmıştır. Bu tartışmaya girmeden sadece somut bir gerçeği belirtelim. 1921 “Halkçılık Programı”ndan bozma anayasamızın 21.maddesinde iller bazında “bir çeşit özerklik”ten bahsedilir. Buna göre il idareleri eğitim, sağlık, vb bazı alanlarda özerk haklara sahip olacaktı. Ancak burada bir bölgenin adının telaffuz edilmediğini de belirtmek gerek. Yine 1923 ‘de Atatürk gazetecilerle yaptığı bir sohbette Kürtler için bazı önemli ifadeler kullanmıştır.
Peşi sıra patlayan Kürt isyanları sonrası ise -bu işin sebebi ya da sonucu olarak- özerklik lafları rafa kalkmıştı. 1938’e kadar süren isyanlar Türkiye’nin bölgesel ittifakları ile beraber bir durgunluk sürecine girdi. Bu durgunluk sürecinde emperyalist unsurların II. Dünya Savaşı yüzünden kendi başlarını yemeleri ve bu bölgeden kanlı ellerini bir süre çekmelerinin önemli rolü vardı.
Savaştan sonra Türkiye çok partili döneme girecektir. Demokratik bilincin yerleşemediği toplumlarda ne yazık ki demokrasi berbat bir sistem haline gelebiliyordu. Zira oy avcılığı peşinde koşan siyasiler hemen bölgenin ileri gelenlerini milletvekili listelerinden aday göstermişler, böylece bölgenin feodal yapısı bir süre daha devam etmesine yol açmışlardı. Bu bir tür kendini besleyen yapı haline gelmişti. Devlet halkını muhatap almak yerine bir feodal reisi muhatap alıyordu. Bunun karşılığında o partiye bütün aşiretin oyu akmış oluyordu. CHP’nin 1945’te gündeme getirdiği toprak reformu ve Köy Enstitülerinin böyle bir siyasal yaşam içinde elbette ki ömrü uzun olmayacaktı.
Peki, Kürt halkı, devleti bu devirde nasıl görüyordu. 1968 de bölgeyi ziyaret eden TİP’ in önde gelenlerinden Behice Boran’ın notları bu konuda aydınlatıcıdır. Behice Boran’a göre halk etnik kimliği yüzünden devlet tarafından hor görüldüğüne inanmaktadır. Doğu fakir batı ise zenginlik içindedir. İstanbul’un varoşları olduğuna bile inanmaktadırlar. Behice Boran onlara İstanbul’un varoşları olduğunu söylediği vakit verdikleri cevap “Oralarda oturanlar da bizden gitmedir” şeklindedir. Bundan daha vahimi ise o bölgede oturan devlet görevlilerin halka olan davranışlarıdır. Pek çok köyde okul yoktur. Bu yüzden Kürtler hiç Türkçe eğitim görmemişlerdir. Bu yüzden hâkim dil büyük oranda Kürtçedir. Bu vatandaşlarımız şehre işlerini yaptırmaya geldiklerinde ise olumsuz davranışlara maruz kalmaktadır. Mesela bankaya ya da vergi idaresine giren Kürt vatandaşları kendi aralarında Kürtçe konuştuklarında ağır suçlamalara maruz kalmaktadırlar. Bunun dışında bir Kürt mahkemeye gittiğinde tek kelime Türkçe bilmediği için mecburen Kürtçe ifade vermek istemektedir. Oysaki hâkimler onları ağır bir dille haşlamakta ve Kürtçe ifadeleri zorlukla kabul etmektedirler. İşte güneydoğuda yaşayan Kürtler yıllarca maruz kaldıkları bu muameleden sonra bir itilmişlik duygusuna zoraki olarak kapılmışlardı. Üstelik okula başlayan küçücük çocukların Kürtçe konuştukları için öğretmenlerinden azar yemeleri sonucu yaşayacakları travma artık öbür boyu unutulmayacaktır. Bu o bölgedeki Kürtlerin durumudur. Bir de batıdaki şehirlere göç edenler vardır.
1960’lı yıllar Türkiye’de sol isyanın yükseldiği yıllardır. Sanayileşme ise beraber proleter sınıf genişlemiş buna paralel olarak işçi sendikaları başta olmak üzere örgütlenme çalışmaları hızlanmıştır. Solun yükselişi ile beraber batıdan etkilenerek üniversite öğrencileri arasında da örgütlenme hızla yayılmaktadır. Kürt öğrencileri bu dönemde sol cephe altında aktif olarak görmekteyiz. Hatta Abdullah Öcalan da bunlardan biridir. Bununla birlikte rengini daha farklı belli eden Devrimci Doğu Ocakları gibi fikir(!) kulüpleri de eksik olmamıştır. Ancak şehirleşme sayesinde daha farklı talepler gelmektedir. Zaten şehirli ve kırsal farkı hem devlete bakış hem de talepler konusunda kendini belirgin bir biçimde göstermedir. Ancak bu talepler önce yaşanan iç savaş ortamından ardında ise 12 Eylül balyozundan sonra bambaşka mecralarda dile getirilmeye başlanacaktır. Diyarbakır Cezaevinde yaşanan unutulmaz(!) deneyimler patlamaya hazır bir bombanın fitilini ateşleyecektir.
1983 Temmuz’unda Asala’nın Orly Havaalanında Türklere yönelik bir saldırı düzenledi. Ancak saldırı ermeni teröristlerin istemediği şekilde Fransız vatandaşlarının da zarar görmesine yol açtı.Bu Asala’nın gelişiminde dönüm noktası oldu.O güne kadar başta Fransa olmak üzere Asala’yı kollayan NATO müttefiklerimiz(!) bu desteklerini çektiler.Bu şekilde Asala’nın işi bitmiş oldu.Ancak ne ilginçtir ki Orly vakasından üç ay sonra PKK’nın ses getiren ilk icraatı başlayacaktır.Gördüğünüz gibi emperyalizm bizim başımızı bir saniye olsun boş bırakmaya niyetli değildi.Uğur Mumcu’nun defalarca yazdığı gibi Asala ve PKK bu ilk dönemde dirsek temasına girecektir.Bu işbirliğini Avrupa’daki Kürt yayın organları övgüyle yazacaktır.
Bu yıllarda PKK için ideal bir ortam vardır.12 Eylül faşizmi Dünyada Türkiye’ye karşı bir antipati doğurmuştu. Bunun dışında her daim Türkiye’yi rahatsız etmekten kar sağlayan bazı komşularımız PKK gibi bir silaha aktif destek sağlamaktadır. İçte itilmiş halkın desteği dışta emperyalizmin ağları PKK’nın kısa zamanda semizlenmesini sağlayacaktır. Yetmeyecek devlet yetkilileri 6 yıldır varlığını bildiği APOCULAR’ı üç beş serseri diye küçümseyecektir.
Bundan sonrasın zaten biliyorsunuz.90’ların başına kadar yükselen bir terör dalgası, ancak devletin temiz-kirli demeden topyekun bir mücadele başlatmasıyla dizginlenebilecek APO’ nun önce Suriye’den çıkarılması ardından paketlenip bize teslim edilmesiyle bir durgunluk dönemine girecektir. Tabii ölen 30 bin can ve giden on milyar doları hesaba bile katmıyoruz. Ancak bu dönemde yaşanan önemli bir gelişme geniş bir Kürt nüfusun batıya ve şehirlere kayması olacaktır. Bu tarih boyunca Türk-Kürt kaynaşmasındaki önemli dönüm noktalarından biri olacaktır. Bir taraftan bir kaynaşma yaşanırken diğer yandan da alttan alta yeni düşmanlık tohumları ekilecektir.
2003 yılında Amerikanın Irak’ı işgaline takiben ve Ruşen Çakır’ın yazdığı kadarıyla Öcalan’ın iyi mahkûmu oynayarak Türkiye’den taviz koparamayacağını anlaması ile PKK terörü tekrar yükselişe geçti. 90’lardaki düzeyinden çok uzak olsa hala 20 yaşındaki gençler teröre kurban gitmektedir.
Asıl soruya gelirsek malum sorun hiç bitmeyecek midir? Bu soruya cevap bulmak için öncelikle konunun taraflarına bakmak gerek.
Öncelikle icra makamı olduğu için AKP hükümetine bakalım. AKP demokrasicilik oynamaktan bayağı ekmek çıktığını gördüğü için “malum sorun” karşısında da pozisyonunu demokrasi açısından almaktadır. En azından öyle görünmektedir. Malum sorunun meclis çatısı altında barış ve demokrasi yoluyla çözülmesini istemektedir. Bunun için bazı çekingen adımlar bile atmaktadır. En son PKK ya yaptığı dolaylı çağrıda “silahını bırak gel mecliste siyaset yap” mesajını göndermişti. PKK’nın buna cevabı ise 12 askeri öldürmek oldu.
AKP’nin demokrasicilik oyunu işin görünen yüzü… Oysa AKP’nin demokrasiyi bir amaç olarak değil araç olarak gördüğü ortadadır. Bu konuda perde arkasında –aslında herkesin gözü önünde- dönen dolaplar, askerle olan bir iktidar mücadelesidir. Seçim öncesi askerin kendisini zor durumda bırakmak istediğine inanan AKP bu yüzden hep temkinli ve kuşkucu davrandı. Hatta liberal destekçilerin ağzıyla, askeri, önce bazı çeteler yoluyla, ardından önceden organize edilmiş patlamalar ve teröre göz yumarak AKP yi halkın gözünde zor düşürmeye çalışmakla suçladı. Seçim sonrası ise hükümeti yine aynı nedenle bir sınır ötesi operasyona zorladığını düşünüyorlardı. Sınır ötesi operasyona karşı durdukça ve şehit cenazeleri akmaya devam ettikçe kamuoyunun tepkisi AKP üzerine yönelecek, tersi durumda ise AKP askere boyun eğip bir operasyona izin verirse bu seferde dış destekçilerini kaybedecekti. İşte kendini bir cenderede sanan AKP uzun zamandır bir yalpalama içinde kıvranıyordu. En iyi hareketin hareketsizlik olduğunu düşünerek kendini olayların akışına bırakmıştı. Ancak artan terör saldırılarıyla kazın ayağının başka olduğunu görünce hem askerin sözünü dinlemeye başladı hem de dışarıya karşı sesini yükseltmek zorunda kaldı. Buna rağmen dış destekçilerini kaybetmemek için bir oyalama taktiği içine girdi. Uluslararası durumdan faydalanıp bu oyalama taktiğinde başarılı oldu da diyebiliriz. Zira dünya kamuoyunun -istisnasız- sınır ötesi geniş kapsamlı bir harekâta karşı olması TSK’yı bile ikinci kere düşünmeye itmiş gözüküyor.
İşin diğer önemli aktörü TSK ya gelirsek… Askere göre tehlike sadece PKK değil müstakbel bir Kürt devletinin ilanıdır. Zira cazibe merkezi haline gelecek bir Kürt devleti içerdekileri de hareketlendirebilir. TSK bunu birincil tehlike gördüğü için hazır K.Irak’a girmişken Barzani’nin de işini bitirme düşüncesindeydi. Uzun süre hükümeti bu konuda karar almaya zorladı. Ancak ABD’nin Barzani’yi şimdilik harcama niyetinde olmaması hem AKP’yi hem de askeri fren yapmaya mecbur etti.
Askerin Barzani konusunda haklı olduğu bir mesele var ki bu da PKK ya destek meselesi… Barzani’nin gece yattığında rüyasından lideri olduğu birleşmiş bir Kürdistan gördüğünü tahmin etmek zor değil…Bu Pankürdist düşünce ile PKK’yı yada DTP yi kollayarak Türkiye Kürtleri üzerinde iktidar gücü elde etmek istediği malum…Zana’nın ikide bir Kürt liderleri arasında Barzani’yi de sayması bu çabaların pek boşuna olmadığını gösteriyor. İşte bu muhtemel tehlike ve PKK’nın desteğini kesmek düşüncesiyle geniş çaplı bir harekâtın TSK zihninde yerleştiğini söyleyebiliriz. Ancak esas oğlan ABD ye karşı bir operasyona girişmek anlaşılan TSK ‘ya şimdilik mümkün gözükmedi. Fakat bu daha ilk raunttu. Önümüzdeki 10 yılda buna benzer gerilimleri yaşamamız neredeyse kaçınılmaz.
TSK bakışındaki önemli bir noktayı atlamak olmaz. Askerler uzun zamandan beri malum sorunun sadece silahla çözülmeyeceğini biliyorlardı. Bölgenin sosyo-ekonomik durumunun yükseltilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden terörün durduğu yıllarda iktidarları sürekli güneydoğuya yatırım yapmaları için uyardı. Hatta pek çok kamu hizmetini asker elleriyle halka ulaştırmayı denedi. Ancak topyekun bir mücadele olmadan bu çabaların başarıya ulaşması imkansızdı. Diğer yandan askerin malum sorundaki kırmızıçizgisi ise kültürel haklar meselesidir. Zira bu taviz(!)lerin sadece Kürt milliyetçiliğini daha da güçlendirdiğine inanıyor. Bu yüzden AKP’nin kimi uygulamalarından bariz bir biçimde rahatsız… Türkiye’nin geçmişte altını oymaya meraklı Batılıların sürekli AKP yi alkışlaması da kuşkusuz paşaları oldukça kıllandırmıştır.
Bölgesel Kürt yönetimine geldiğimizde ABD sırtını sıvazlaması ile hiç kuşkusuz pembe günler yaşadığı ortada… Komşularını kendine gittikçe düşman ettiği için ABD ye sokulmaktan başka çaresi kalmadı. Oysa sığındığı ABD onu iki kez sattı. Bir neden bulup üçüncüyü yapmayacağını kimse söyleyemez. ABD desteği ile bağımsız Kürdistan hayalleri kuran Kürt liderler bir taraftan Türkiye’ye “iyi komşuyuz” mesajı verirken diğer yandan da el altından PKK’yı desteklemektedir. Bu desteğin Türkiye’yi ciddi bir biçimde harekete zorlayacağını görünce hemen yan çizseler de bu durumun sadece “kış”ın gelmesiyle ilgili olabileceğini de düşünebiliriz. BKY’nin ne noktaya geleceğini asıl baharda göreceğiz. Ancak bu izlediği politikalara bu coğrafyanın hışmına uğrayacakları muhtemel bir durum diyebiliriz. Sanırım bölgede yaşayan Kürtlerin en büyük şansızlığı doğru düzgün bir lider çıkaramamalarıdır.
Şimdi esas oğlan ABD ye gelelim. ABD’nin ne yapmaya çalıştığını tahmin etmek bugünkü koşullarda bizce zor. Zira bir yandan İran’a PJAK saldırtan bir yandan ise Türkiye’den 1 MART’ın acısını çıkarmaya çalışan bir pozisyonda görünüyor. Peki, bu duruşu ABD’nin bağımsız bir Kürdistan’a izin verdiği şeklinden yorumlanabilir mi? Bu düşünceye ancak Barzani inanabilir. Zira ABD’nin petrolü kendine saklayacağı ve bölgede İsrail dışından bağımsız ve güçlü bir devlet kurdurtmayacağı deneyimlerimizle sabittir. ABD’nin bir taraftan da İran konusundan müttefikliğimizi sağlamak için burnumuzu sürtmeye çalıştığını düşünebiliriz. Zira Erdoğan’ın son Washington ziyaretinde bu konu gündeme geldi.
Tahmin yapmayı bir kenara bırakırsak emperyalizmin kanişleri değiştireceğini ancak tasmayı asla elinden bırakmayacağını açıkça söyleyebiliriz. İran konusunda o tasmayı biz mi yoksa BKY mi giyecek yada iki tarafta mı aynı sonla karşılaşacak yakında göreceğiz.
Son olarak Türk halkına gelelim. TV’den izlediği şehit cenazeleri ve medyanın ikiyüzlü tavrıyla son derece dolmuş bir pozisyonda… Halk şehit cenazelerinde sadece fakir fukara çocuklarının bu ülke için canlarını nasıl verdiklerini değil onların arkalarından bıraktıkları yalın ayaklı çocukları da görmekte… Bu trajik görüntüler karşısında bir duygu patlaması yaşanmakta. Ağlıyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz. Öfkem izi ve üzüntümüzü ise bize öğretilen tek yolla boşaltmaya çalışıyoruz. Kimimiz balkonumuza bayrak asıyor, kimimiz şehit cenazelerinin arkasından en basit dürtülerimizle haykırıyoruz kimimiz ise okul arkadaşlarını toplayıp soluğu şehrin meydanında alıyoruz. Üstelik bu haykırışımızın coğrafi sınır tanıdığı da pek yok. Yalnız Edirne’den Şırnak’a değil Avrupa’daki pek çok ülkede bile Türk vatandaşları bayraklarını eline alıp sokaklara dökülmektedir. (Tabi bu arada fırsattan istifade edip Türkçü kafatasçıların ilgili ilgisiz her yere saldırmasını es geçmiyoruz)
Biz bize benzeri edasıyla sağ-sol, laik-dindar, hatta bazen zengin-fakir ayrımlarını bile unutuyoruz. Her zaman olduğu gibi zor günlerde bir millet olmanın bilincine varıyoruz.
Meydanlarda PKK’ya ABD’ye ve onun yerel işbirlikçilerine sövüyoruz. Gariban halkın yapabileceği tek şey bu… Çünkü biz sadece bunu yapmayı öğrendik. Bize yürekten bağırmasını öğrettiler ama hesap sormayı öğretmediler. Bize “Kahrolsun ABD” demeyi öğrettiler ama İncirlik’i Coni’lerin tepesine indirmeyi öğretmediler. Buna cesaret edenleri ise yine Sam Amca’dan alınan para ve silahlarla dümdüz ettiler, inim inim inlettiler. Ne sivili ne askeri Kurtuluş Savaşından beri bir kez olsun şu halka dayanıp bir iş görmeye cesaret edebildi. Tepemizdekiler pısırık olunca biz eyvallah deyip yan gelip yattık. Şimdi yapabileceğimiz tek şey “Vatan-sana-canım-feda” demek. Peki gerçekten yapacaklarımız bununla mı sınırlı? İşte cevap aranması gereken en baba soru bu.
“Malum sorun”u dünden bugüne anlamaya çalıştık. Peki, bir sonuca varabildik mi?
Açıkçası biz varamadık. Zira evet Kürtlerle anlaşmak kardeş kardeş oturmak istiyoruz. Ne konuştuklarına ya da nasıl halay çektiklerine bakmadan herkes istediği haltı yesin diyoruz. Böyle bir Türkiye’ye ise mecliste adam gibi oturup tartışılarak varılmasından yanayız. Yani demokrasi oluyla… Ancak kanla beslenen bir emperyalizm ve onun kanişliğine soyunmuş acımasız bir terör örgütü bizi rahat bırakmıyor. Bir anlık dalgınlığımızda kardeşlerimizi oğullarımızı bizden alıp götürüyor. İşte bu vahşet karşısında da bizim elimizden pes etmemek ve sonuna kadar savaşmak geliyor. Çünkü biz sadece bunu yapmayı öğrendik.
Son olarak şunu söyleyebiliriz ki birisi gerçek çözümü bulana yani sınır ötesi değil incirlik ötesi harekât yapmaya cesaret edene kadar bize düşen birbirimizi öldürmektir.

2007/11 |