Proleter / Emre GÜLTEKİN

 

 

 

İnsanoğlu kendini ifade etme yeteneğini kazandığı günden bu yana, tarihsel mevcudiyetin getirdiği birikimi ileriye taşımayı kendisine asıl gaye olarak belirlemiştir. Her tarihsel dönem kendi doğasına uygun dışavurum teknikleri geliştirmiştir. Bu çağın kendisine özgü dışavurum tekniklerinin asıl belirleyici etkeni üzerinde yükseldiği sınıfsal temeller olmuştur.Bugünümüzü egemenliği altında bulunduran kapitalizmin ortaya çıkışı ve bugüne kadar geçirdiği evrim, bize egemen kültürün toplumlar üzerinde etkilerini inceleme açısından önemli ipuçları sağlayacaktır. Artık Marksist ideolojinin dilimize yapışmış söylemlerinden birini dile getirmek uygun olacaktır. Toplumlar üzerindeki hâkim ideoloji egemen sınıfların ideolojisidir. Bu toplumun kültürel ve sanatsal birikimi de bu hâkim anlayış sınırları içerisinde şekillenir ve kültürel birikime aktarılır. Bunun nedenlerini de egemen sınıfların kendilerini meşru kılma ve kendi pozisyonlarını ele geçirebilecek sınıfsal katmanların karşısında ideolojik saldırı araçlarına sahip olma histerisinde aramak gerekir. Bahsettiğimiz ideolojik saldırı araçları daha çok toplumun sosyal devrimlerinde işlerliğini kazanmakta ve sınıfsal karşıtlıklar körelene kadar mücadele aracı olarak egemen sınıfların çıkarlarına hizmet etmektedir.

Tarihsel olarak bir önceki üretim sürecinin saksısında yetişip, o üretim sistemini yıkan üretim süreçleri belirli bir dönem ilerici özellikler muhafaza eder. Feodalizmin 18.yy. ortalarında çatırdamaya başlaması ve kapitalizmin yükselişiyle birlikte bilim ve kültür alanında din baskısının ortadan kalkması sonucu insanoğlu yeni bir aydınlanma sürecine girmiştir. 1789 Fransız Devrimi’nden sonraki süreç içerisinde kendine güvenini kazanan ve feodal beylerin egemenliğini üzerinden atan burjuvazi kendine ideolojik bir dayanak oluşturma çabasına girdi ve bunun sonucunda Fransız Aydınlanması’nın öncülüğünü yaptı. Yazınsal alanda Voltaire, Montequieu ve Rousseau gibi düşünürlerin kimliğinde yükselen ilerleme, kendini bir başka egemen sınıfın yerine koyan burjuvazinin tarihsel atılımının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyordu.

Tabiî ki kapitalizmin ilerici niteliği tarih tarafından törpülenip, yerini yoğun bir sömürü çarkı alınca(Aslında başından beri bu şekilde olduğunu belirtmek gerek, ilericiliği sadece feodalizme göredir.) kapitalizmin bir başka alternatifi kendini tarihsel gelişimin yörüngesine oturttu ve sarsılmaz görünen bir binanın temelinin çatırdamasına neden oldu. Proleteryanın tarihsel gelişimin ilerici nosyonlarını bünyesinde toplaması ve yavaş yavaş kendi sınıfsal bilincini oturtmaya başlamasına paralel olarak, kapitalist kültüre karşı proleteryanın kendi bedeninde var oluşa geçen kültürel gelişim toplumsal zemine yayılmaya başladı. Bu kültürel anlayış kendi ifadesini toplum içerisinde kapitalizmin sömürüsüne maruz kalan, kapitalizmin vahşileşmesinin doğal sonucu olarak baskı altına alınan toplumun muhalif ve devrimci katmanlarının benliğinde bulmaktaydı.

Proleteryanın sınıfsal mücadele hattı olarak belirlediği diyalektik materyalist ideolojik çizgi bilim ve sanat alanında çağının niteliklerini aşan bir gelişmişliğe sahipti. Fransız Aydınlanması’nı, İngiliz iktisadını ve Klasik Alman felsefesini kendi diyalektik materyalist düşünsel alanlarında birleştiren Marks ve Engels, proleteryanın taşıdığı ilerici ve devrimci niteliğin siyasal ve ekonomik dönüşümlerin yanı sıra önemli bir kültürel gelişime hizmet edebileceğinin farkındaydılar. Bunun geçmişe göre kullanılan bilimsel yöntemin farklılıklarından ileri geldiği oldukça açıktır. Descartes’ın düşünen insanı bu bilimsel metotla var olmaktan çıkmış, yerini Marks’ın varolduğu için düşünen, insanı almıştır. Bu tarihsel değişimle soyut düşünce anlayışını bir kenara bırakan, toplumu ve içinde yaşadığımız evreni maddi olguların bütünselliğinde aramaya girişen bu yöntemin uygulayıcıları proleteryanın önüne kesin bir hedef olarak koyduğu komünist bir geleceğin yol haritasını oluşturmaktadır.

Bu noktada tarihte bize sosyalist dünyaya giden yolu biraz olsun aralayan Rus Ekim Devrimi’ne giden süreci incelemek ve proleter kültürün egemenliği altına aldığı toplumdaki dönüşümleri incelemek açısından faydalı olacaktır. Ekim Devrimi’nin oluşum süreci 1848 Devrimi, Paris Komünü, 1905 Devrimi gibi bir dizi sıçramalardan oluşmaktadır. Marksizm Avrupa merkezli proleter hareket alanında kendini geliştirmiş ve evrensel bir niteliğe bürünmüştü. Fakat Ekim Devrimi’nin oluşum sürecinde şekillenen Leninist gelenek Marksizm’i çağın ötesine taşıyarak geleceğe ışık tutacak bir meşale haline getirmişti. Elbet bu ilerlemelerin temelinde yatan proleteryanın tarihsel atılganlığı ve yarattığı mücadele geleneğiydi.

Rus proleter sınıfının bir eseri olan Ekim Devrimi aynı zamanda proleter kültürün insanlık tarafından gözlem altına alınabildiği bir laboratuar olmuştur. Örneğin günümüzden geçmiş seyredildiğinde edebiyatın bu denli kompleks bir bütünlüğe ulaştığı başka bir zemin bulmak çok zordur. Bunun altında yatan nedenlere daha önce değinmiştik. Bilimsel ve çağın ilerisinde bir düşünsel yönetimin gelişimi aklımıza gelen ilk anahtardır. Bunun yanında ele alınması gereken bir başka mesele de sosyalizme giden yolun “hayaller” zincirinden boşanıp gerçek hayatta pratik karşılığını bulmasıydı. İnsanoğlu Rus edebiyatçıların romanlarında sosyalist mücadelenin canlı örneklerine şahit olmuş ve bunları gerçek yaşamda inceleyebilmenin sağladığı avantajla düşünsel atılımını somutlaştırabilmiştir.

Bu noktada irdelenmesi gereken önemli bir örnek önümüzde durmaktadır. Rus Devriminin önemli bir ismi olan ve tarihin kendisine tanıdığı şansı yapıtlarında ebedileştiren Maksim Gorki’nin “Ana” adlı yapıtı devrimci mücadeleye adımını atmış insanların veya bir devrimci militanın kararlı mücadelesine tanıklık etmek isteyenlerin başucuna koymaları gereken önemli bir yapıttır. Şöyle bir kendi geçmişime dönüyorum ve ortaokul yıllarımda bu kitapla tanıştığım anın üzerimde yarattığı ağırlığı hissetmeye çalışıyorum. Pavel’in Andrey’in ve Pavel’in annesinin Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi bünyesinde Çarlık despotizmine karşı yürüttükleri mücadele, Bolşevik Parti’nin Ekim Devrimi’ne giden yolda önünü açan proleter disiplinin ve sosyalist inancın birer çekirdeği olarak bendeki yerini sonsuza değin alacaktı.

Kendimce düşünmeden edemiyorum. Rusya’nın o zor şartlarında ezilmeye mahkûm bir hayat sürdüren ve çarlığın gerici dünyasında karanlığa doğru itilen insanların böylesine muazzam bir dönüşüm gerçekleştirmeleri nasıl mümkün oldu? Bunun yanıtını da bir Amerikalı olan John Reed, Ekim devriminin gerçekleştiği günleri anlatan yapıtı “Dünyayı Sarsan On Gün” de açık bir şekilde vermektedir. Kitaptan alınacak örnekler devrimci dönemlerde proleterya üzerindeki ilerici tanımlamamızın boyutlarını aşacak niteliktedir. Putilov Fabrikası(40bin işçinin çalıştığı bir fabrikadır.) işçileri dört gözle Bolşevik, Menşevik ve sosyalist devrimcilerin kendilerine ulaştıracağı bildiri, gazete gibi dokümanları beklemektedir. Beyaz orduya karşı yürütülen bir savaşta cephe gerisi… Yalınayak, üstü başı paramparça, karnı açlıktan büzülmüş bir Bolşevik işçi yanlarına gelen parti militanlarından okuyacak bir şeyler istemektedir. Düşünsel atılımın bir başka boyutu… Eğitim Halk Komiseri Lunaçarski Shakespeare’in sanatsal anlayışı üzerine bir konferans vermektedir ve işçiler bu konferansı dinlemek adına salonu tıklım tıklım doldurmuşlardır. Ha birde ilericiliğinden dem vurduğumuz işçilerin Kızılordunun komutanı ve çok sevdikleri Troçki’nin Yahudi olduğu gerçeğini reddetmeleri kapitalist önyargıların yıkılmasının uzun bir zaman gerektirdiğini gösteren bir örnek olarak hafızamızın bir köşesinde kalsın istiyorum…

Egemen sınıf kültürü, tarihsel dönemeçlerin kültür üzerine etkileri, proleteryanın kültürel farklılığı vs. derken, satırların arasında kaybolmasını muhtemel gördüğüm Rosa Luxemburg’un bir sözüyle yazımı bitiriyorum. Öyle ki kültürel anlamda Rusya halklarının yarattığı tarihsel sıçramayı bu sözden daha iyi ifade eden kelimeler bulamıyorum. “Onlar (Bolşevikler) göğü fethetmeye kalktılar; gelecek, “Cesaret ettim!”, diyenlerin olacaktır.”