Bu Fabrikada İsyan Var / Emre GÜLTEKİN

 

 

 

Yenidoğan’da yaşayanlar bilirler. Dikine yokuşlar ve iki tepe arasında uzanan boğazıyla, Çingenesi, Gürcüsü, Lazı, Çerkezi, Alevisi ve Kürdüyle, grisi giderek matlaşan göğün altında gökkuşağı gibi uzanır. İnsanları bazen yobaza, bazen serseriye çalar; kimisi işinde gücündedir, kimisi emeğini satıp geçinme derdinde. Mahalle mektebinin önünden geçerken ellerinde yağlı kâğıtlara tutuşturulmuş Kürt böreğini sabah kahvaltısı niyetine götüren Çingene çocuklarına rastlarsınız. Cevval delikanlıları vardır, ilkokul sıralarının. Ya babası içki, kumar peşinde hayat öldürür, eski kabadayılardandır ya da annesi kötü yoldadır. Yenidoğan, bu haliyle, bazen umutsuz geleceklere vatan olur; bazen de umudu taştan çıkaranlara…

Bu hikâye umudu taştan çıkaranların yaşamlarından alıntıdır.

***

… Sabahın yakınlaştığını kızıla çalan gökyüzü haberliyordu. Sokaklar çatırdaşan buz tabakalarıyla ve her sabah olduğu gibi üstünden akıp giden umutlarla yeni güne uyanıyordu.

Her yeni günde olduğu gibi yokuştan aşağı işçiler, beyaz yakalılar, öğrenciler akmaya başladı. Caddenin başındaki otobüs durağı, sabah saatlerinde fabrika servislerinin en uğrak mekanıdır. Sabahları burada işçilerin ağızlarından akla gelen hemen her konuda muhabbetler dökülür. Hele bir de tuttukları takımların maçlarını kazandığı günlere denk gelirseniz, bu insanların eve nasıl ekmek götüreceklerini düşünmediklerini bile sanabilirsiniz.

Şehirde bulunan en dikkat çekici fabrikalardan biri SEKA’dır. Burası denizin kıyıyla buluştuğu noktaya kadar uzanan işgalciliğiyle, neredeyse şehrin tamamından görünen yüksekçe kuleleriyle ve çocukların sürekli talanına uğrayan dergi, gazete, kitap yığınlarıyla dolu sahalarıyla kente farklı bir renk katar. Yakınlığı nedeniyle çalışanların yaşamayı en çok tercih ettiği yer Yenidoğan’dır. Semtin proleter nüfusu burada sakin bir hayat sürmeyi yeğler ve kaynaşmadan dolayı çalışanların artık birbirleriyle oldukça dostane ilişkiler geliştirdiğine tanık olursunuz.

***

Hasan, annesinin okula göndermekte bin bir zorluk çektiği kardeşlerinin sesine uyandı ve servise geç kaldığını fark etti. Üstünü giyinerek, kimseye görünmeden evden fırladı. İşe geç kalmanın, ustabaşının o buz gibi suratı karşısında sağlam bir azara denk olduğunu farkındaydı. Sertti, asabiydi, derdi tasası çoktu. Kendini tutamayıp ustabaşını dövmekten çekiniyordu.

Fabrikanın depolama ünitesindeki arkadaşları, Hasan’ı görünce şaka yapmadan duramazlar. Genelde beresini kapıp Hasan’ı oynatırlar ve ortası iyice açılmış kafasını alaya alırlar.

Hasan’ın geçmişi genelde yoklukla doluydu. Çocukluğu mahallenin ilkokulunda beş parasız yıllarla birlikte geçip gitmişti. Evin geçimini babası simitçilik yaparak sağlıyordu. Parasızlıktan liseyi okuyamamıştı; bu da yıllardır içinde bir ukde olarak büyüyüp gitmekteydi. Evin geçimine ortak olup, babasının yükünü hafifletmeye çalışıyordu. Ta ki bu yük onu kaybetmesiyle birlikte tüm ağırlığıyla üzerine çökene dek… Babasını kaybedeli iki sene oluyordu. Trafik kazasında yitirmişlerdi ve bu olay Hasan’da derin acılar bırakmasının yanında, ona iki erkek kardeş ve bir annenin sorumluluğunu yüklüyordu. Son dönemde giderek hayata hep isyankâr taraflarından bakmaya başlamıştı. Kardeşlerini okutmak onun için namus meselesiydi. Onlara iyi bir gelecek kazandırıp kendi geleceğini kurmak istiyordu. Fakat her geçen gün bu yük onun belini bükmeye devam ediyordu. Belki de iş arkadaşlarının dalga geçtiği kel kafasının nedenini burada aramak gerekebilir.

***

O gün öğlen yemeğinde, yemek sorumlusundan duydukları işçilerin sabrını taşırmaya yetmişti. Çok yakında yemek karşılığında işçilerden her ay belli bir ücret kesilebileceğini, sağlık masraflarının kuruluşun sırtında bir yük olmaktan çıkarmak için işçilerden sigorta kesintileri yapılacağını haber veriyordu. Bu zaten düşük olan ücretlerinin giderek eritilmesi anlamına geliyordu. Geçmişten gelen başka sıkıntıları da yok değildi. Fazla mesai ücretlerini tam olarak alamıyorlardı. Günü geliyor, günde on altı saat çalıştıkları oluyordu. Patronlara öfkeleri giderek büyüyordu.

Akşam saati geldiğinde Hasan ve aynı mahalle de oturan birkaç arkadaşı servise binmeyerek yürümeyi tercih etti. Kentin deniz kokan havası altında yürümeye koyuldular.

Hasan arkadaşlarına son gelişmeler konusunda bir şeyler yapılması gerektiği açmaya karar verdi:

“ Bizim kardeşlerden biri seneye liseye başlayacak. Diğeri desen üniversiteye hazırlanıyor; dershane istiyor, kitap istiyor, genç adam gezmek tozmak istiyor. Ben de benim yaşadığım yoklukları onlara yaşatmamaya çalışıyorum. Eşek gibi çalışıyorum, yeri geliyor gecemi gündüzüme katıyorum, ama kazandığım üç kuruşun bu zengin soysuzlar tarafından gasp edilmesini hazmedemiyorum. Kararlıyım, kardeşlerimin, anamın hakkını onlara yedirmeyecem. ”

İşçilerden yaşlıca olanı ona döndü:

“ Haklısın gardaş, bizim halimizde seninkinden farksız ama elden ne gelir ki. Karşımızda koca fabrika ağaları var. İsteseler bizi kapı dışarı ederler, yine de hakkımızı vermezler. ”

“ Olsun dayı… En azından buna karşı çıkmış olmanın mutluluğuyla, rahatlığıyla işten atılırım. ”

Diğer işçi:

“ Bakma sen bu yırtık Hasan’a, Fahri dayı. Bu aralar pek kendini bilmez dolaşır. Eve dönünce unutur gider bunları. Nasıl olsa yine evdekilerden bir yığın istek gelecek.” dedi ve alaycı bir gülüş fırlattı.

Hasan ikisini de azarladı ve onlardan ayrılarak tek başına yürümeye başladı. Kararlıydı, yarın işe gidince fabrika müdürüne gidecek ve rahatsızlığını anlatacaktı.

Ertesi gün yapacaklarının hayaline dalarak eve girdi ve yorgunluktan olduğu yere çöküverdi.

***

Sabah erkenden uyandı. Kardeşleriyle ve annesiyle kahvaltı yaptı, her zamanki gibi borçlu çikti. Kardeşlerinin istekleri için ve annesine alışveriş için para bıraktı. Cebi yine delinmişti. Sağlık olsun, dedi… Nasıl olsa şunun şurasında aybaşına kaç gün vardı ki?

Durakta Fahri dayı ve Duran bekliyorlardı. Hasan’ı görünce Fahri dayı, Hasan’ın en yakın arkadaşlarından biri olan Duran’a dönerek:

“ Şu sıralar, bu Hasan’a sahip çıkmak gerek. Fabrikadaki gelişmeler onu pek bir delirtti. Saçma şeyler söylüyordu dün akşam işten dönerken. Sen onun en yakını sayılırsın. Lafını dinler belki. Gidin bir akşam için, eğlenin, çapkınlık yapın; belki neşesi yerine gelir. ”

Duran kıkırdayarak:

“Daha geçen onu zamparalığa götürdüm. İşe yarasaydı şimdi böyle olmazdı. Ama ben ilgilenirim onunla. Evdekiler çok üstüne gidiyor, para para diye başının etini yiyorlar. Kendine beş kuruş ayıramıyor ki zavallı.”

“ Selamın aleyküm beyler…” diyerek Hasan uzaktan bir selam fırlattı.

“ Aleyküm merhaba, kelim benim…” dedi Duran.

Hasan bir tek Duran’ın kendisiyle alay etmesine kızmazdı. Ona çok bağlı bir dostuydu. Beraber yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Duran, Hasan’dan biraz farklı olarak okumuş etmiş biriydi. İki yıllık makine bölümünü bitirmişti. Hasan gibi onunda yaşi artık geçip gidiyordu, hali vakti de Hasan’a göre iyiydi. Ama evlenmede gözü yoktu. O da anasının çenesinden muzdaripti.

İşe vardıklarında, etrafta biriken irili ufaklı kalabalıklardan homurtular yükseldiğini gördüler. Çok geçmeden onlarda haberi aldılar. Gece vardiyasından arkadaşlarının üstüne kâğıt rulolarının yüklendiği raflardan biri devrilmişti. Boynu kırıldığı için yoğun bakıma kaldırılmıştı. Bu işyerinde homurtuları yükseltmişti. Fabrika yönetimi ise bu iş kazasının, kazazedenin ailesi tarafından kullanılmasından çekiniyordu. Bir bakıma o rafın sağlamlığı onların sorumluluğu altındaydı ve devrilmesi karşısında ilk onların mesuliyeti sorgulanacaktı.

İşçiler arasındaki huzursuzluk öğle yemeğinden sonra yerini yoğun bir çalışma temposuna bıraktı. Hasan’sa bu olaydan epey etkilenmişti. Hem varını yoğunu ortaya koyup çalışıyorlardı hem de bu tür kazalarla karşı karşıya kalıyorlardı.

Akşam saatlerine doğru fabrikada hüzünlü bir hava yükselmeye başladı. İş arkadaşlarının ölüm haberini alan çalışanlardan kimisi ağlıyor, kimisi de artık isyan derecesine varan kızgınlıklarını ortaya koyuyordu.

Hasan’ın bulunduğu bölüme de aynı hava hâkimdi. Çalışmayı yarıda bıraktı ve bağırıp çağırmaya başladı. İşçiler yavaş yavaş onun etrafında toplanıyorlardı.

Hasan, kalabalığın etrafında şekillendiğini ve giderek yoğunlaştığını görünce sesini yükseltmeye başladı:

“ Arkadaşlar, bir arkadaşımızı kaybettik. Yarın bizim başımıza aynı durumun gelmeyeceğinin garantisi yok. Müdürlerimiz bugün toplantı üstüne toplantı yapıyorlar. Bunu arkadaşımıza olan vefa borcunu ödemek için yapmadıkları açık. Bu pisliği nasıl temizleyeceklerinin, bu olayı nasıl hasıraltı edeceklerinin hesabını yaptıklarından eminim.

Şu fabrika bizim nasırlı ellerimizle işliyor, fakat elimizdeki kire dahi göz dikiliyor. Yeri geliyor ayın yarısında ceplerimizde kuruş olmadan dolaşıyoruz. Hanginiz çoluğunuzun çocuğunuzun her istediklerini gerçekleştirebiliyorsunuz? Sen söyle Fahri dayı en son ne zaman torunlarını alıp şöyle her istediklerini yapmanın verdiği rahatlıkla sevebildin? Sen söyle Ahmet abi, çocuğun üniversitede okuyor. Ne zaman bol bol para gönderebildin? Emek harcıyoruz, karşılığı yoksulluk. Veya bu arkadaşımız gibi ölüm. Artık buna dur demenin vakti geldi, yeni kazaların olmaması için, haklarımızı koruyabilmek için..Greve gidelim arkadaşlar…”

Bu ateşli konuşmadan sonra kalabalığın asi gürültüsünü müdürler bile fark etmiş olmalı ki, ustabaşlarını odalarına çağırdılar durum orange için.

Hasan müdürlerin toplandıkları tarafa yöneldi. Peşinde kalabalık yarı çekingen, yarı korkulu ilerliyordu. Bir işe kalkışmışlardı ama sonunun ne olacağını pek kestiremiyorlardı. İşten dahi atılabilirlerdi.

Genel müdürün odasının önüne yığıldılar. Hasan kapıyı çaldı.

Kapı hışımla açıldı. Müdür sert bir surat ifadesiyle:

“ Ne var, ne istiyorsunuz? Sizin işinizin başında olmanız gerekmiyor mu?”

Hasan lafa girdi:

“ Müdür bey, bir arkadaşımız öldü. Diğer yandan sürekli yeni bir kanun getirip maaşımızı azaltıyorsunuz. Buna karşı işçi arkadaşlarla ortak taleplerimizi iletmeye geldik. Öncelikli olarak arkadaşımızın ailesine sahip çıkacaksınız. Arkadaşımız bu fabrika için yaşamını yitirdi, ailesine bakmak sizin göreviniz. Birde yemek parası, servis parası, sigorta parası, cart parası, curt parası diye maaşlarımızdan kesinti yapmayacaksınız. Aksi halde süresiz olarak iş bırakmak zorunda kalıcaz.”

Müdürü bu laflardan sonra derin bir düşünce aldı. Fakat bu durum kısa sürdü. Kalabalık onun vereceği ilk tepkiye kilitlenmişti. Müdür kalabalığı süzdü ve:

“ Üzüntünüzü anlıyorum. Fakat bize verilen talimatlara göre hareket etmek zorundayız. Henüz ne yapılacağı konusunda bir görüşme yapmadık. Ayrıca bahsettiğiniz kesintiler yeni hükümetin getirdiği yasalarla ilgili. Bizim bu doğrultuda yasaları uygulamamak gibi bir tavrımız söz konusu olamaz. Ayrıca greve gitmeniz durumunda hoş şeyler olacağını sanmıyorum. İşsizlik almış başını gidiyor. Verilen paraya çalışacak bir sürü insan var. Ayrıca hadi Hasan genç, cahil… Aranızda ev bark sahibi olanlar var. İşsiz kaldığınızda neyle geçineceksiniz. ”

Bu laflardan sonra kalabalıktan bir grup başını önüne eğdi, Arkasını dönüp tekrar çalışma alanına doğru yönelmeye başladı. Hasan, müdürün karşısında kem küm etmekten başka bir şey yapamadı. Ayrıca kalabalığın dağılmasıyla yalnız kalacağını hissetti. Yaptığının sonucunda işten atılacağından emin gibiydi.

Müdür Hasan’ı odaya çekti:

“ Bak Hasan, sen sen ol bu işçi milletine güvenme. Burada tek dostun sensin. Evini aileni düşün. Anlaştınız, iyi güzel. Hangi birisi arkanda durdu? Hepsi kedi yavrusu gibi dağılıverdi.”

Hasan “Haklısın müdürüm.” demekten başka bir şey yapamadı ve tekrar çalışma yerine döndü. Kimseyle konuşmadı. Zaten kızgın bakışları karşısında, onu yalnız bırakan arkadaşlarının ona yaklaşmaya cesareti yoktu.

.

 ***

Aradan geçen on gün hayatın seyrini tekrar normale döndürmüştü. Aybaşı gelmiş, yine bütün herkes maaş kuyruklarını aşındırmaya başlamıştı.

Hasan maaşını çekti, fakat tuhafına giden bir durum vardı. Hesabına maaşından fazla para yatırılmıştı. Fabrikaya geldiğinde durumdan arkadaşlarına da bahsetti. Bu sefer olayların seyri tam tersine dönmüş, arkadaşları ona tavır yapmaya başlamıştı. Onun patronla işbirliği yaptığından şüphelenenler vardı.

Fahri dayı usulca Hasan’ın yanına yaklaştı:

“ Hasan, üzerimize vazife değil ancak arkadaşlar senin neden fazla maaş aldığını merak edip dururlar.”

Hasan bir hışımla Fahri dayıya çıkıştı ve ortalığa bağırmaya başladı:

“ Patronun karşısında kendimi tehlikeye attım sırf sizler için. Ama sizler korkup kaçtınız. Şimdi bir de gelmiş benim maaşa yapılan zammı çekiştiriyorsunuz. Hepiniz satıcısınız. İşim olmaz daha sizinle…”

Bu sözler fabrikayı derin bir sessizliğe boğmuştu. Hasan arkadaşlarının kendisine tavır almalarını hiç umursamıyordu. Müdürün Hasan’a bilerek zam yapmıştı. Çünkü onun kafasına koyduğu zaman neler yapabileceğinin raporunu müdürün dammar rapor etmişlerdi. Onun gönlünü hoş tutmak önemliydi.

***

Akşam oldu. Yine kalabalık fabrikadan boşalmaya başladı.

Hasan yürümeyi tercih etti.

Yollara çöken karanlıktan ve soğuktan donmaya yüz tutan sokaklardan başka hiçbir şey umurunda değildi. Sadece üşüyor ve düşünüyordu…