Demirkıratın Yükselişi Ve Düşüşü / Cumhur KOCAMAN
“…Demokrasi çok kısaca temel hak ve özgürlüklerin güvencede olduğu bir çoğunluk yönetimidir.
Gerek “temel hak ve özgürlükler” anlayışı, gerekse buna dayalı bir yönetim olan “demokratik yönetim”, “Endüstri Devrimi” sonrasında ortaya çıkan kavramlar olduklarından, “demokratik rejimler” “bir kültür ürünü olarak” endüstri toplumlarının sonuçlarıdır. Dolayısıyla, “demokrasi kültürüne ilişkin sorunlar”, özellikle endüstrileşmelerini henüz tamamlayamamış olan ülkelerde daha yoğun olarak göze çarpar….”
Emre Kongar’ın belirttiği gibi Türkiye demokrasisi açısından en büyük eksiklik burjuva devriminin yapılamamasıdır. Toplumsal gelişim açısından geri kalmış ülkelerde olduğu gibi demokrasimiz çok partili hayata geçeli neredeyse 60 yıl olmasına rağmen tam olarak oturmamıştır. İşte bu bozukluğun sebeplerini anlamak için Kongar’ın “demokrasi açısından çöpe atılmış yıllar dediği” döneme ve Demokrat Parti’nin yaptıklarına bir kez daha göz atmakta fayda görüyoruz. Bu yazıda Demokrat Partinin kuruluşundan 27 Mayıs askeri müdahalesiyle kapatılan döneme kadarki süreci ele alacağız.
Atatürk’ün Ölümünden Demokrat Partinin Kuruluşuna Kadarki Gelişmeler
Öncelikle Atatürk öldükten sonra Türkiye’de oluşan siyasal dengelere bir bakalım.
Ölümünden önce çeşitli olayların birikimi olarak Gazi, İsmet Paşa ile yollarını bir şekilde ayırmış ve liberal olarak bilinen Celal Bayar’a iktidar koltuğunu teslim etmişti. Ancak İsmet Paşa iktidardan uzaklaştırılırken Refik Saydam dışında hiçbir İsmet Paşa taraftarı iktidardan uzaklaştırılmamıştı. Bu yüzden Gazi’nin ölümünden sonra İsmet Paşa kolaylıkla iktidara gelebilmiştir.
Koltuğuna kurulan İsmet Paşa husumetli olduğu Celal Bayar’ı iktidardan hemen uzaklaştırmayacaktır. Tersine bu dönemde bir barışma-birleşme havası esmektedir. Gazi’nin Ebedi Şef, İsmet Paşa’nın Milli Şef ilan edildiği 1938 ‘deki olağanüstü kongreden hemen sonra “devrimin yaramaz çocuğu” Kazım Karabekir, ara seçimde TBMM’ ye sokulmuştu. Ardından Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele CHP kadrosuna katılacaktır. Gönüllü sürgün Adıvar’lar, Rauf Orbay ve Rıza Nur’da bu dönemde ülkeye dönmüştür. Atatürk döneminin bu kırgın ve küskün isimleri bir şekilde İsmet Paşanın etrafında toplanmaktadır. Bu barışma jestlerinin nedeni tarihçi Mete Tuncay’a göre II. Dünya Savaşı arifesinde ülkede Gazinin ölümüyle oluşabilecek iktidar boşluğunu örtmektir. Yine de bahar ayları çabuk geçecektir.1939′da Refik Saydam hükümetiyle başladığı söylenebilecek olan Milli Şef döneminde Celal Bayar gibi T.R.Aras ve Kılıç Ali öncelikle tasfiye edilecektir.
Dünya Savaşın damgasını vurduğu bu yıllarda içte ve dışta çok önemli olaylar olacaktır.
Dış politikada Sovyet korkulu bir tarafsızlık politikası takip edilmeye çalışırken savaş bittiği vakit batıya sığınmaya çalışılacaktır. Savaş yılları boyunca bazen Almanları bazense Rusları memnun etmek için CHP liderleri içerdeki sağdan soldan hırçın unsurları zorla kilit altına alacaktır. Savaşı Almanlar kaybedince, bir ara iyice azan Turancı unsurlar tasfiye edilecek, solcular ise yine komünizm korkusuyla kontrol altında tutulmaya çalışılacaktır. Bu kontrolün dozajı zaman zaman iyice artacak ve şiddete dönüşecektir. Solcu olmasa bile demokrat diyebileceğimiz Sertellerin gazetesine yönelik “Tan Olayı” bu açıdan tarihimize kara leke olarak geçecektir.
Siyaset ile ekonomi arasındaki önemli bağlantılar açısından bu dönemdeki ekonomik duruma bakmak gerekir.
“Savaş yılarında izlenen ekonomi politikası, Milli Korunma Kanunu ve çeşitli tadilatlarıyla düzenlenmiş, zorlaşan dış-alımlar ve yetersiz yerli üretimin kıt kaynakları üstünde vurgunculuk yapılmasının prk başarılı bir biçimde önlenmeye çalışılmasından ibaret olacaktır.” Savaş yükümlülüklerin zenginler üzerinde paylaştırılması amacıyla konulan Varlık Vergisi ise azınlıkların tasfiyesi ve mallarının yerli burjuvaziye aktarılmasına yarayacaktır. Özellikle bu vurgunculuk ve karaborsa hareketleri halkı CHP den bezdirecektir. CHP hanesine yazılacak bir diğer olumsuz nokta ise köylüden alınan vergilerdir. “Pek çok yerde vergi memurları köylünün ödeyemeyeceği miktardan fazla vergi istediği için köylüler topraklarını ağaya satmak zorunda kalmaktadır. Malını kasabada satmaya kalktığında tartı memurlarının hilelerine maruz kalırken itiraz ederse jandarma dayağından kurtulamamaktadır. Bir de bunun üstüne yol vergileri ve angaryalar gelince halk tek partiden iyice bezecektir.”
Ekonomik hayattaki bu olumsuzlukların yanı sıra tarihe 7 Eylül kararları olarak geçecek olan olaylar CHP’nin ipini çekecektir. Sonraki yıllarda Türkiye’nin aşina olacağı olay, Türk parasının değerinin bir anda devalüe edilmesi ve bu icraatın önceden bazı CHP’li kodamanlara bildirilmesidir. Bu sayede bazı isimler birkaç günde servetlerini katlayacaklardır.
Ekonomide bunlar olurken Türkiye’deki feodal yapıyı kırmaya dönük bazı adımlarda atılacaktır. Gerçek bir devrim denecek olan “Köy Enstitüleri” ve toprak reformu denemeleri yapılacak ancak parti içi muhalefet yüzünden istenilen hedeflere ulaşılamayacaktır. Bu girişimler “öküz öldü kardeşlik bozuldu” cinsinden bir olayla sonuçlanacak ve küçük burjuva aydınlar ile tüccar-eşraf arasındaki koalisyon son bulacaktır.
Önemli bir husus da cihan savaşını kazanan ABD’nin tüm dünyaya hürriyet ve demokrasi mesajları yollayıp para musluklarını demokrat ülkelere açacağı yolundaki vaadidir. Bunun etkilerine ilerde değineceğiz
Demirkıratın Yükselişi
Bu dönemi anlattıktan sonra sıra Demokrat Partinin kurulmasına geldi.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi DP’nin kurulmasındaki kırılma noktası İsmet Paşa’nın parti içi dengeleri hiçe sayarak “toprak reformu”nu ilk kez meclis gündemine getirmesi olmuştur. Kurtuluş Savaşında aydın-bürokratlar iş birliği yapan eşraf kesimi yani toprak ağaları bu durumdan oldukça rahatsız olacaktır. Parti içindeki güçlerini kullanarak reformu kuşa çevirmeyi başaracaklardır. Ancak eşraf, küçük burjuvanın bu girişimini unutmayacaktır.
Tüccar ve yeni gelişen şehir burjuvazisi cephesinde ABD’nin çağrısı ağızları sulandırmıştır. Zira iç taleple ve devletçi uygulamalarla artık yeterli kar sağlanamamaktadır. Onlara daha liberal bir Türkiye gerekmektedir. İşte bu koalisyonun dört CHP’li temsilcisi İnönü’nün 19 Mayıs 1945 deki demokrasiye geçiş işareti verdiği konuşmadan hemen sonra “dörtlü takrir” denen bir belgeyi CHP Meclis Grubu’na sunar. (Bu dört kişi liberal bir isim olan ve İş Bankası’nın kurucusu olan Celal Bayar, bir toprak ağası olan Adnan Menderes, bir tarihçi Fuat Köprülü ve bir avukat olan Refik Koraltan’dır. Bu isimler eşrafla kent burjuvazisinin mükemmel uyumunu gösteren bir birliktir.) Verilen takrirde demokrasi çağrısı yapılmakta ve liberalizmin dozunun artırılması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu girişime parti örgütünün cevabı ise Celal Bayar dışında üç ismi partiden atmak olur. Bayar da kendi isteğiyle partiden ayrılır.
Bu dört isim 1946′nın ilk haftasında partiyi kurarlar. Partinin kuruluşu İsmet Paşa’ya karşı olsa da onun izniyle olmuştur. Celal Bayar, İsmet Paşa’yla görüşmüş onun görüşlerini almıştır. İsmet Paşa’ya verdiği taahhüt ise ilginç bir biçimde “laikliği kurcalamayacaklarıdır”. Mete Tuncay’ın deyişiyle “yeni parti, programında (özel girişimcilik vurgusunun dışında) CHP den farklı pek bir şey getirmemekle birlikte, halktan gelen bir kuvvet yaratarak hükümeti ve idareyi denetim altına almayı vaat ediyordu.” DP Ankara ve İstanbul dışında öncelikle Batı Anadolu’da örgütlenecektir.
CHP ise yine 1946 da toplanan kongresinde çok partili yaşama geçiş için gerekli kanunları hazırlama kararı alırken kendi tüzüğünü demokratlaştırıp milli şeflik tabirini kaldırmıştır.
Ancak icraata geldiğinde demokratlığı bir kenara bırakıp DP daha örgütlenmeden erken seçimi kararı almış ve şaibeli denebilecek bir seçimle iktidarını tazelemiştir. (Aynı “baskın seçim”in bugün bile kullanılması ne acıdır). DP buna tepki göstermiş, ancak yapabildiği fazla da bir şey olmamıştır. Ancak yılmayacak ve 1947 deki kongresinde yine demokrasi çağrısı yapacaktır. Buna uygun olarak CHP’nin avantajına olan bazı uygulamaların kaldırılmasını da demokrasi adına talep edecektir. Cumhurbaşkanlığının parti başkanlığından ayrılması, seçimleri idare yerine yargı organlarının denetlemesi gerektiğini savunmuştur. Bu arada parti örgütlenmesini de genişletmiştir.
Ancak tek partinin gücüyle bu şartlar altında baş etmek zordu. İşte bu anda İsmet Paşa otoriter olmasına rağmen bir diktatör olmadığını gösterip önemli bazı adımlar atmıştır. 11 Temmuz 1947′deki radyo konuşmasında DP ye sert davranan başbakanı Recep Peker’i açıkça eleştirmiş ve onu iktidardan uzaklaştırmıştır. İsmet Paşa’nın bu tutumuna CHP içindeki ılımlı isimler de destek vermiş ve 1946 seçimlerinde kullanılan açık oy, gizli sayım ilkesi kaldırılıp gizli oy, açık sayım ilkesi getirilmiştir.
İsmet Paşanın bu demokrasi girişimine dış baskıların yol açtığı iddia edilmiştir. Dış baskıların bir etken olabileceği kabul edilmekle beraber FRANCO ve SALAZAR gibi diktatörlerin nasıl batı tarafından bağırlarına basıldığı bilmek İsmet Paşa’nın bu seçimi yapabileceğini de gösteriyor. Ancak İsmet Paşa bu yolu seçmeyip “en büyük iki eserimden biri” dediği çok partili demokrasiyi kansız bir biçimde gerçekleştirmeyi başarmıştır.
CHP’nin 27 yıllık yıpranmışlığı, DP’nin akılcı seçim stratejisi ve halkın savaşın getirdiği yoksulluktan kurtulmak için yeni bir söylem arayışında olması DP yi 14 Mayıs 1950 de iktidara taşıyacaktır. Nisbi temsil sitemine göre yapılan seçimde %53.59 olan DP, 409 milletvekili kazanırken %39.98 oy alan CHP yalnızca 69 milletvekili kazanıyordu. Bu adaletsiz seçim sistemiyle ilgili söylenmesi gereken bir husus var. Seçim öncesi nisbi temsil sisteminin kaldırılmasını DP talep etmiş CHP kabul etmemiştir.Seçim sonrasında CHP bir nevi kazdığı kuyuya düşmüştür.Buradan anlaşılıyor ki seçimi kaybetmeyi beklemiyorlardı.DP ye gelince, muhalefette demokrasi çağrısı yapan taraf iktidarda bunları unutuyor ve adaletsizliği daha da artıracak şekilde seçim sistemini kendi lehine değiştiriyordu.Bu sayede mesela 1957 seçimlerinde DP %47, CHP %41 alırken milletvekili oranı 424 e 178 de kalıyordu. Bu da demokrasinin iki taraf açısından hiç özümsenmediğini gösteriyordu.
Ayrıca Kongar’a göre “her iki tarafta iktidara geldikleri vakit şiddet kullanmayı seviyordu.”
İsmail Cem Demokrat Parti’nin başarısındaki temel etkeni şu şekilde belirtiyor: “CHP’nin geleneksel talihsizliği, halk gözünde Batılılaşma özdeşleşmiş olmasıdır. Çünkü batılı yaşam tarzını o savunmaktadır, şeriattan o uzaklaşmıştır vs. Temeldeki bozukluktan ötürü halk yoksulluğunu batılılaşmanın görüntüsünden bilmekte, bu görüntüyü ise CHP ve bürokratlardan bilmektedir. Dolayısıyla görüşünü açıklama fırsatı ne zaman halka verilse, kendi açısından haklı nedenlerle CHP’nin karşısından bilmektedir”. Yani halk fakirliğini ağa sömürüsünden değil CHP balolardan bilmektedir.
DP başarısının altında yatan temel etkenlerden biri de tabii ki dindir. DP kurucularından Cihad Baban’ın anıları bu konuda bize ışık tutuyor:
“CHP’nin dinsiz olduğu, camilerin ahır yapıldığı toplantılarda her gün tekrar ediliyor, alkış topluyor, DP kurucuları da hep aynı endişe ile oy kaybetme korkusuyla çıkamıyorlardı. Aslında oy toplama korkusuyla arkadaşlarının vermiş olduğu tavizler Bayar’ı tesirsiz hale getirmişti. Daha muhalefet devrinde Zonguldak’taki kongrede delegelerden biri “Hainler evlerine dönmelidir, dairelerde bunlara maaş vermek kötülüğe teşvik etmektir. Biz ezan sesiyle uyumak ezan sesiyle kalkmak istiyoruz” dediği zaman Bayar kulağıma eğilmiş; Bu geri ve iptidai insanlarla ne yapacağız diye sormuş, fakat söz sırası kendine geldiği zaman oyları ürkütmemek için o densize haddini bildirmemiştir…”
Tüm bu etkenlerin birleşmesiyle DP kesin bir seçim zaferi kazanacaktır. Ayrıca ileri seçimlerde İsmail Cem’in deyişiyle “DP yi yaptığıyla yapabilmesi mümkün olanı kıyaslayamayan halk, tabiatıyla; yapılanla eski yapılmış olanları karşılaştıracak ve DP yi desteklemeye devam edecektir”
Çok partili meclise geçersek ilk ayların balayı ayları olduğunu söyleyebiliriz. DP verdiği vaatlerin en azından bazılarını tutuyor ve Celal Bayar, İsmet Paşa’dan farklı olarak tarafsız cumhurbaşkanı olarak köşke çıkıyordu.
Bununla beraber DP seçim öncesi fazla ön plana çıkarmadığı bir yanına göstermeye başlıyordu. Öncelikle devrimleri “halka nüfuz eden-etmeyen” ayrımına tabi tutup bazı adımlar atmaya başlıyordu. İlk icraatları “Arapça ezanı” yasaklayan hükümet kararını kaldırmak oluyordu. Yeni yasada Türkçe ezan yasaklanmıyordu ancak “mahalle baskısı” işini çabuk görecektir. CHP bu düzenlemeye karşı çıkmıyor hatta destek veriyordu. İlginç olan Celal Bayar’ın bu konudaki tavrıdır. Ezanın kaldırılması teklifi Adnan Menderes tarafından alınmış bakanlar tarafından da desteklenmişti. Ancak Celal Bayar’ın buna izin vereceği konusunda şüpheliydiler. Teklif önüne gelince Bayar gerçekten tereddüt etmiş ve “Gazinin kemiklerini sızlatır mıyız?” diye sormuştur. DP’li bir bakanı cevabı ilginçtir. Meclis görüşmelerinde DP’nin iktidara gelişini millet iradesi değil ilahi irade olarak gören zihniyet “Gazi’nin ruhu bu kadarlık kusurumuzu da affeder” şeklinde bir cevap verir. Bayar da fazla diretemez. Böylece 18 yıllık uygulama tarihe gömülür. Hemen ardından Kore ye asker gönderme meselesi gelir. Menderes meclise bile sormadan 5000 kişiyi dünyanın öbür ucuna gönderir. CHP’nin itirazı ise sadece “bize niye sormadınız” şeklindedir.
DP ilk yıllarındaki bir diğer önemli uygulaması ise genel aftır. Altan Öymen’in anılarında yazdığı kadarıyla DP özellikle Nazım Hikmet konusunda gelince inanılmaz bir katı tutum alır. Komünistleri zaten af kapması dışına alan yasada, konu ceza indirimine gelince tartışma iyice alevlenir. Yıllarca hapiste yatan Nazım ceza indirimi ile dışarı çıkabilecektir. Ancak DP’liler buna engel olur. Tecavüz edip öldürenlerin bile ceza indiriminden serbest kaldığı yasadan Nazım, Meclisin alt komisyonlarındaki yasadan faydalanamaz. Ancak son perde oynanmamıştır. Nazım direkt olarak komünistlikten değil askeri isyana teşvikten ceza almıştır. İşte meclis görüşmelerinde bu ayrıntı bir anda olsa dikkatten kaçınca Nazım cezadan yararlanmış ve serbest kalmıştır.
DP’nin kendi koltuğunu sağlamlaştırmak için yaptığı ilk uygulama ise ordunun üst kademelerindeki değişikliktir. O yıllarda albaylar DP bilinirken generaller İsmet Paşa dolayısıyla CHP’li olarak bilinmektedir. İşte Adnan Menderes kendine sıcak bakmayan komutanları bir oldubitti ile devre dışı bırakarak alt kademelerde kendine sıcak bakan isimleri ordunun başına getirir.
Bu arada ekonomi de işler iyi gitmektedir. Türkiye bir yandan ABD dolarına doyarken bir yandan da ABD’li uzmanlarca adeta işgal edilmektedir. Bu uzmanların tavsiyesiyle Türkiye ağır sanayiden vazgeçmiş ve tarıma dayalı sanayiye geçmiştir. Marshal Planı çerçevesinde Türkiye, sanayisini toparlamaya çalışan Avrupa için ucuz tahıl deposu olacaktır. Burada amaç Türkiye’nin kapitalist ekonomiye bir tarım ülkesi olarak entegre edilmesidir. Burada üretilecek ucuz ürünler batılı emekçilerin daha ucuza tahıl ürünü yemesini sağlayacak (yani yaşamak için gerekli masrafların düşecek), bu sayede batılı işverenler işçilerin ücretlerini artırmadan devam edebilecektir. Tabii çevre ülke olarak Türkiye tarım ürünleri ihraç etmeye çalışırken sanayi ürünlerini ithal etmek zorunda kalacaktır. Bu sayede klasik kapitalist sömürü hız kesmeden devam edebilecektir.
DP tarımda kapitalistleşmeyi teşvik etmeye çalıştığı görülmektedir. Bunun için sadece büyük işletmelerin alabileceği traktörler ithal edilirken karayolları ağıyla iç bölgelerdeki tarım ürünlerinin ticaret sahalarına taşınması teşvik edilmekteydi. CHP nin şansına kötü giden 1949 hasatından sonra 51 ve 52 de hasat gayet iyi olacaktır. Üstüne üstlük Kore Savaşı nedeniyle ülkelerin buğday ihracatlarını durdurması yüzünden Türk buğdayı dış pazarlarda pahalı fiyattan alıcı bulabilecektir.
Sonuç olarak DP, dış borca dayalı ekonomik büyümeyle halkın refah düzeyini belirli oranda yükseltecektir. Enflasyonist ve girişimci politikası ülkeyi ilerde borç batağına sürüklese de o gün için halkın gözüyle gördüğü gelişmeler kaydedilmektedir.(Ne de olsa borç yiğidin kamçısıdır) Bu da 1954 de DP bir seçim zaferi getirecektir.
Seçimden sonra ise ekonomide bahar havası son bulur. Alınan dış borçları üretim yapacak tesislere aktarılamaması, ABD ve Almanya’dan gelen yardımın düşüklüğü ve Kore Savaşının bitmesiyle o güne kadar depolanan buğdayın dünya piyasasına sürülmesiyle Türk buğdayının ihraç edilemez olması Türk insanına ilk kez enflasyon kavramını öğretecektir. 1954 hasatı iyi olmasına rağmen ABD den 300 bin buğday ve 200 bin ton arpa ithal edilecektir. DP de ilk kopuş da bu dönemde gelecektir. “İspat hakkı”nın tanınması konusunda 11 kişinin verdiği önergeyle başlayan tartışma DP içinden 1955 de Hürriyet Partisi’ni çıkaracaktır.
Kıbrıs Olaylarının Türkiye gündemine girişi de yine 1954 olacaktır. Başlarda NATO müttefiki Yunanistan’la iyi ilişkiler peşinde koşan Menderes hükümeti daha sonra “taksim tezi”ni ortaya atacaktır. DP’nin 6–7 Eylül’de İstanbul, İzmir ve Ankara’da düzenlediği halk gösterileri kontrolden çıkacak ve yağmaya dönüşecektir. Olay komünistlerin üstüne atılacak gerçek Yassıada mahkemelerinde ortaya çıkacaktır.
1956 ya gelindiğince muhalefetteki CHP, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi işbirliğine gitmek isteyecektir. DP’nin buna cevabı ise seçimlerde partiler işbirliğini yasaklamak olacaktır. Oğlu daha önce Hürriyet Partisi’ne geçen DP kurucularından Fuat Köprülü 1957 de seçimlerden hemen önce DP istifa eder. Köprülü’nün “tek parti, tek şef sisteminin yeniden canlandırmak isteyen” adam diyerek Menderes’e yüklenmesi ile Menderes’in geldiği noktayı özetleyecektir. Bu şartlar altında yapılan 1957 seçimlerinde muhalefetin toplam oyu %52 olmasına rağmen iktidarın yarısı kadar milletvekili çıkarabilecektir.
Ve Düşüş…
Bundan sonra DP otoriterliğe kayma ve düşüş yılları başlayacaktır. Seçilen Meclisin ilk işi muhalefetin devlet radyosunda konuşmasını engellemek olur.
Dış politika açısından kayda değer ilk gelime Iraktaki Amerikan yanlısı hükümet 1958 yazında yıkılmasıdır. Komünizmle savaşa kendi adayan Menderes Türk ordusunu bu bahaneyle Irak’a sokmaya çalışacak, ABD zorlukla önleyebilecektir. Aynı yıl Türk parası devalüe edilecek 12 yıldır 2.8 lira olan dolar 9 liraya çıkacaktır.
Ekonomik durumun iyice kötüleşmesi DP içinde “yaylacılar” denen yeni bir muhalefet grup doğuracaktır.
Bu gelişmeler Menderes’i köşeye sıkıştıracak, o da kurtuluşu otoriterlikte arayacaktır. Muhalefete karşı Vatan Cephesi kurulacak bu cepheye katılan vatandaşların uydurma isimleri her gün radyoda saatlerce okunacaktır. TRT spikerlerinden Jülide Gülizar’ın bu dönemde ölü isimlerini bile radyoda okuduklarını söylemesi durumun vahametini göstermektedir. Aynı yıl İnönü’nün Anadolu mitingleri kanlı olaylara yol açacaktır. DP yerel örgüt üyelerinin İsmet Paşa’yı taşlaması durumu iyice kızıştıracaktır. Particilik öyle abartılmıştır ki köylerin kahveleri bile ayrılmıştır.
İlginç bir olay ise 1959 da olacaktır. Kıbrıs meselesi Zürih’te tatlıya bağlandıktan sonra dönüş yolunda Menderes’in uçağı düşecek ancak Menderes kurtulacaktır. Bu olay daha sonra ilahi bir kurtuluş olarak uzun süre pazarlanacaktır.
Menderes bu arada dış müttefiki ABD’nin desteğini kaybedecektir. Bu yüzden uzun zaman sonra Sovyet Rusya ile ekonomik ve siyasi görüşmeleri başlatmaya mecbur kalır.
İçerde ve dışarıda sıkışan Menderes 18 Nisan’da son kozunu oynar. Meclis içinden seçilen 15 kişilik Tahkikat Komisyonları yargılama yetkisini üzerine alacaktır. Burada amaç CHP yi kapatmaktır. Buna en büyük tepki aydın ve öğrencilerden gelir. Menderes bunlara kulaklarını tıkar ve muhalefeti iktidara komplo kurmakla suçlar.
İyice gerilen ortamda,10 yıl önce iktidardan tüccar-eşraf tarafından uzaklaştırılan aydın ve bürokratlar, 27 Mayısta bir askeri müdahaleyle iktidarı geri alır. İhtilalin iki temel nedeni vardır. Birincisi askeriyenin mali sıkıntılar içinde bulunmasıdır. KİT’leri kapatma vaadiyle gelen DP, CHP den daha çok KİT açmıştır. Burada çalışan yöneticiler yüksek maaş alırken askerler unutulmuş ve bir ara askere kız verilmez olmuştur. İkinci etken ise yukarda değindiğimiz iktidar meselesidir. DP kendine kazık atmaya çalışan aydın ve bürokratları iktidardan uzaklaştırmıştır. Bununla da yetinmeyip komünistlik suçlamasıyla onları ezmeye çalışmıştır. Ayrıca DP’lilerin İsmet Paşa’yı bir seferinde az daha linç ettirecek olması inanılmaz bir tepki doğurmuştur. Bunların sonucu olarak emir-komuta zincirine karşı gelen alt dereceli subaylar iktidarı ele alıp DP’lileri Yassıada’ya gönderir.
Böylelikle cumhuriyetin temel kavgası olan küçük burjuvalar (asker-sivil bürokrasi) ve tüccar-burjuva-eşraf kavgası yeni bir aşamaya girer. İktidarı ele alan askerler başlarda hiç düşünmedikleri demokratikleşme atılımlarını aydınların tavsiyesiyle hayata geçirir. Böylelikle bir askeri darbenin sonucu ülkenin en iyi anayasası ortaya çıkar. Sanayileşme sürecinin de etkisiyle siyaset, kısır döngüsünü kırarak sınıf temeli üzerinden yapılmaya başlanır. Bu açıdan demirkırat düşerken demokrasi yeni bir yükselişe girmiştir…
Kaynaklar
1-Mete TUNÇAY / Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi (CİLT 7)
2-İsmail CEM / Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi
3-Altan ÖYMEN / Değişim Yılları

2007/12 |