Emperyalist Yazarlar / Havva GÜLBEYAZ

 

 

 

Zamanın hızlı aktığı metropollerin dışına çıktığınızda saatler işlemez hale gelir. Adeta zaman durmuş, akrep ve yelkovan köşe kapmaca oynamamaktadır. Sabahın ilk saatlerinden itibaren durağan ağır çekimde işleyen bir film izlemeye başlarsınız. Metropollerde zaman bulamadığınız onlarca etkinlik için fırsata sahip olmanıza rağmen sizde durağanlaşmaktasınız. Benim en fazla yakındığım konu yeterince kitap okumaya fırsat bulamayışımdı. Oysa ki metropol dışında zamandan bol başka bir şey yok ama ben okuma özürlüyüm. Ancak günlük gazeteleri takip edebiliyorum. O da alışkanlıktan olsa gerek… Özledim metropolün akıcılığını… O akıcılıkta hemen hemen her gün bir kitabı hatim ettiğim günleri… Kitapsız dolaşmayan ben elime kitap almayı unuttum. İlk günler eksiklik olarak görüyordum şimdilerde bağımlılığı atlatmış gibiyim. Bir de müzik eşliğinde okunan kitabın tadına doyum olmazdı. Bir yerden diğer bir yere ulaşmak en az bir saat olunca değmeyin okumanın tadına… Derler ya yemede yanında yat… Pek uygun cümle olmasa da ben yaptım oldu misali… Gereksizliklerin içine bir gereksizlik yerleştirmenin zararı olmaz sanırım…

Nerde kalmıştık?

Evet, kitap okumanın sağladığı özgürlük anlayışında… Kimine göre okumak büyük bir yük, boş bir uğraş, ama okuma alışkanlığı kazanmış bir insan için; nöbete girilecek kadar önemli… Geçenlerde televizyonlarda, direksiyon başında kitap okuyan birini göstermişlerdi; kurallara uymadığı belirtiliyordu. Kitabın bağımlılık yapmadığını söyleyecek binlerce okuma özürlüye inat ciddi bir bağımlılık olduğunu söyleyebilirim. Hatta bendeniz günde en az iki yüz sayfa okumamışsam, o gün huzursuz olurum. İşte şimdi bu huzursuzluk damarlarımı donduruyor, beyin hücrelerim benden bir hareket bekliyor. Nasıl anlatmalı kitap sevgisini bilmem ki? İşte o biçim bir şey denir ya sokak kültüründe… Sokak kültürünü kültür sananlar için kullandım bu terimi… Oysaki böyle bir kültürü kabul etmediğim gibi toplumda toplu temizlik yapılması taraftarıyım. Topyekûn savaşa gitmeliyiz. Ya istiklal ya ölüm… Koşun aydın insanlar, karanlıklara ışık verelim. Çok gerilerde kalmış bir söylem. O idealist ruh gücüne sahip kaç kişi kaldı ki? Hiç kelimesi boşluğu ifade etse de boşluğunda gerçekte hiç olmadığını biliriz. Bu sebeple “hiç” deyiverdim. Azınlık çoğunluğa hükmedebilir mi? Elbette edemez. Ama bu cümlenin ardından hata etmiş olduğumu belirtmeliyim. Aslında cümleyi silmek daha mantıklı olsa da yazmanın yaşamak olduğunu benimsemiş olan ben; geçen zamanı silemediğim gibi, yazdıklarımı da silmemeliyim. Şimdi neden yanlış yaptığımı açıklayabilirim.

Adamın biri kumsalda yürüyormuş ve birden gözleri başka birinin hareketlerine takılmış. Kişi sürekli denize bir şeyler atıyormuş. Meraklı kahramanımız, diğer şâhısa doğru yaklaşmış. Adamın kıyıya vuran denizyıldızlarını denize fırlattığını görünce; “ Hepsini kurtaramazsın. Boşuna uğraşma” demiş. Diğer adamın cevabı “Bir tanesine bile hayat verebilmek beni mutlu eder”. Bu hikâyeden çıkarılacak çok fazla öğüt var. Bu öyküyü okuduğum şekliyle aktarmayı çok isterdim. Ancak hafızamın zayıf olması, öyküyü kıyısından köşesinden kırparak, aktarmama vesile olmuştur. Bu sebeple küçük beyin dağarcığımda birikenleri, kendi basit cümlelerime döküverdim. Öykünün yazarına haksızlık yapmışsam “affola”. Özünden yola çıkacak olursak azınlıkta olan çoğunluğu etkileyebilecek güce sahip olabilir. Yine konuyu çok farklı noktalara taşıdığımın farkındayım. Ne yapalım dağınık düşünen ben, dağınık hareket eden bendeniz, dağınık da yazmayı seviyorum. Yazmanın insanın kendini yansıttığını söylemeliyim. Kitap okumanın faziletlerinden bahsedecekken oradan oraya geçişler yaptık zincirleme… Olsun varsın, bakın çevrecilere onlarda zincirliyor kendini, kimsenin kulak verdiği yok. Akıldan yoksun zavallılar olarak değerlendirilseler de; insanlık için yüreklerinin bir yerinde hissettikleri acıyla, eylem yapıyorlar haklı olarak…

Ben de o misal; oluşturduğum zincirde, ana konudan yan konulara dalıyorum her vakit… Geçenlerde soyunmuşlardı bizim çevreci dostlarımız. Daha önceleri de dile getirdiğim gibi zeki insanlık, onların eyleminin ahlaksızlığına dillendirmişlerdi; ama en büyük ahlaksızlığı, doğayı çıplak bırakarak; tüm insanlığın işlediğini tekrar tekrar söyleyebilirim. Ben de çıplak cümlelerimle büyük üstatlarımız olan edebiyatçılarımıza karşı suçlu olup olmadığımı düşünmeye başladım. Onların vurgulu edebi ve betimlemelerle dolu namelerinin yanında bizlerin kendini “bir halt” sanması en büyük saygısızlıktır. Tüm edebiyatçılarımızı buradan saygıyla anmak isterim. Onların bizlere miras bıraktığı edebi kültürü, yaşatabilirsek ne mutlu bizlere… Bu uğurda mücadele etmek ve topluma ışık tutmak vazifemiz olmalıdır.

Günümüzde kendini yazarçizer sanan bazı şahsiyetlerin girdiği kibir üstatlarımızın en büyük düşmanıydı. O zatı muhteremler; yazdıkları cümlelerle, elli kere oynayan ve okuyucuya haz vermeyi arzulayan kimselerdi. Sadece yazmak değil, okumak da görevlerinin bir parçasıydı. Her bir yazarın dili, anlatımı cümle kurgusu ve olayları irdeleyişi onlar için birer uygulama alanıydı. Bu üstatlarımızın yanında günümüz  “soytarıları” onların tırnağı bile olamaz. Biri günümüz gazetelerinde her gün çıkar; iki satır döktürür. Aşk, sevgi, duygusallıkmış konusu… Ben hezeyan ve karamsarlık arz eden ifadelerin dışında edebi bir dil göremedim doğrusu… Geçen gün reklâm kokusu aldım aynı şahsın medyaya çıkan görüntülerinden. Şiddete uğramış arkadaşımız; daha sonrasında da beni polisler tartakladı diye dert yanıyor ekranlarda. Ey gidi eski ağabeylerim, ablalarım görün köşeleriniz kimlerin elinde… Güzin abla köşesi bile bunların köşesinden daha cazip kardeşim…

Şimdi bazıları bu bölümü okuduğunda şiddeti onayladığımı zannedebilirler. İnsanlık dışı olan uygulamalar benim kapsama alanımın dışındadır bunu belirteyim öncelikle… Ama bu dünyada onlarca yazar ezildi; dövüldü; şiddete uğradı ve öldürüldü. Ben kitaplarını gazetelerdeki köşelerini okuduğum üstatların medyatik bir edayla kamera önüne geçip böyle seviyesi belirsiz söylemler içerisine girdiğini görmedim ve duymadım. Bu ülkede binlerce insan mevcut; dilini, edebiyatını konuşturan ama bu medyatik zatların sermayeyi kendi tekellerine çalıştırmalarından, aydın kitleler hiçlik arenasında hayatlarını tüketiyorlar. Birçoğunun eseri yayıncı sektör ve kitapevleri arasında sermaye olarak kullanılıyor. Bazılarının adı sanı duyulmuyor; kitaplarından senaryolar yapılıyor; birileri milyarları götürüyor. Gözlerini ve hayal dünyasını kullanarak oluşturduğu eserin birileri tarafından kullanıldığından habersiz birçok yazar… Haberdar olsa ne çıkar? Senaryo doğrudan onun eserinden alınmamıştır ki, birkaç kişinin eserinden harmanlanmış bir düzmece oluşmuştur. Hırsızlar işbaşında… Görevimiz tehlike diyen ajanlar nerede? Yoklar olmayacaklar… Sistem tekdüze çalışıyor. Bir yerlerden köklü bir ailen olacak, Osmanlı tarzı hiyerarşide olduğu gibi… Anlayan anladı sözlerimi desem ne olur demesem ne olur? Tabandan tavana düzensizlik varken, binanın sağlamlığını savunmak “aptalane” davranıştır sadece…

Hayatında kitap okumayan insanlar, karşımıza edebiyat âlimleri diye sunulup; yozlaşmış bir toplum sergileniyor. Bilimden, teknikten uzak zihniyetler örnek teşkil etsin diye, gözümüze sokulurcasına gözler önünde… Kimi cinlere inanır, kimi şeriata… İşte size edebiyat; iste size yazar. Buyurun; ustalar bilmem hangi kanalda, saat kaçta, bilmem hangi konuyu masaya yatıracak… Acaba masaya yatırılanı kaldırabilecek biyoenerjiye sahipler mi çok merak ettim. Popüler kültürün ürünleri burada kaçırmayın, böylesi görülmedi. Gel vatandaş… Böyle bir tabiri burada kullanmak güzel oldu yav… Hem de nasıl yakıştı onlara… Onlar meyve satar; benim üstatlarım meyve üretmesini öğretir. İşte iki gurup arasında var olan yegâne fark budur?