Koca Çınarla Söyleşi / Derya AYDIN
Elimde gazetemi okuyordum ki; bir an gözlerimi kaldırıp karşımda duran çınara baktım. Eski ihtişamından eser yoktu; dalları kırılmış, yaprakları dökülmüş, solmuştu. Ey gidi eski günler, deyiverdim içimden; birkaç sahne geldi hemen maziden… Bağıran, çağıran, güçlü kuvvetli bir hatundun bir zamanlar… Sultanlara taş çıkartacak bir gücün sahibiydin. Bedeni kırışmış, kanı çekilmiş, canlı ile cansız arasında hücreler yığını karşımda oturuyordu. Ama eski topraktı; düşkün değildi yaşlı babaannem… Suskun bir vaziyette onu seyre koyuldum. Elinde tespihi tek tek çekiyordu. Ara sıra söylediği kelimeleri duyuyordum. Ama itiraf etmek gerekirse gülümsüyordum; onun bu davranışına… Nasıl diyebilirdim ki; ey gidi çınar, boşuna sallıyorsun elindekini… Çek kürekleri kayıkçı; nereye gittiğin belli mi? Ah babaannem akıllı dediğin torunun bilsen ki; senin inandıklarına boş desem, ne dersin acep? Vay gâvur; sen bugünlere gelmez olaydın, soysuz deyip şeytan kovalar gibi ötelerdin herhalde…
Bu düşüncelerden kendimi koyverdikten sonra ona;
“ Babaanne Kuran okuyorsun değil mi? Ne yazıyor onda” dedim.
Yaşlı kadın şaştı kaldı. Sonra da;
“Dinimiz yazıyor. Namaz yazıyor” dedi.
Gülümsedim. Babaannem için Kuran namazı anlatan bir kitaptı sadece…
“Koskoca kitapta sadece namaz mı yazıyor” dedim.
Bu defa bildiklerini sıralamak için, toparlandı koltuğunda. Elindeki tespihi sehpanın üzerine bıraktı. Karşısında dinini öğrenmek isteyen bir çocuk varmışçasına; anlatmak için arzu duyuyordu.,
“Kızım Kuran’da dinimizin güzellikleri anlatılır. Allah’ın birliği ve onun insanlara sevgisinden bahsedilir. Namaz, oruç, güzel ahlak anlatılır.”dedi.
Daha da anlatacaktı ki; o sıra annem giriverdi içeriye…
“Sen ona anlatma… Senden benden daha iyi bilir Kuran’ı” dedi.
Sonra da bana dönüp;
“Biliyorsun ama uygularken yoksun” deyiverdi annem…
Ah dilim çözülse de söyleyiversem; inandığınız değerlerin temelinin olmadığını düşündüğümü… Nerde! Topa tutarsınız beni…
Babaannemin bakışları üzerimdeydi. Bana biliyorsun da neden soruyorsun der gibiydi.
“Babaanne neden Kuran’da sürekli İsrail oğullarının diğer ırklara üstün kılındığı yazıyor” dedim.
Kadın şaşmıştı. Yıllardır okuduğu, hatmettiği kitapta bunların yazmış olduğunu bilmiyordu; seksen beşlik çınar…
“Kim bu İsrailoğulları?” dedi.
İsmail ve İshak’ı bilip bilmediğini sordum kadına… Bana tek tek kulaktan kulağa duyduğu hikâyeleri döktürüverdi. Bir hikâyesini aktarayım buraya.
Bu hikâye şöyleydi. Güya İbrahim’in ilk karısı yaşlanmış ve kocasına yeniden evlenebilirsin demiş. Adam karısından izin alınca evlenmiş. İkinci karısı hamile kalmış ve İsmail’i doğurmuş. Bunu kıskanan ilk hanım, İbrahim’e baskı kurmuş ve evden kovdurmuş ikinci hanım ile çocuğu… İbrahim Mekke civarlarına kadın ve çocuğu bırakıp; gitmiş. Sonra çocuk İsmail susamış; annesi su aramış, bulamamış… İsmail tepinirken topraktan su çıkmış; buna da zemzem denmiş… Babaannem şevk içinde anlatmıştı.
Yaşlı çınara baktıktan sonra;
“ İbrahim peygamber değil mi? Zavallı kadınla çocuğu nasıl bırakabiliyor çölün ortasına” dedim.
Babaannemde ses yok. Sonra;
“Allah öyle istemiş” dedi.
İçimden Allah bu olayda öyle olmasını istiyor da, başka olaylarda nasıl oluyor da kendi irademizi kullanmamıza izin veriyor deyiverdim.
Babaanneme ikinci yaralayıcı sorumu sordum ardından.
“ Bütün peygamberlere baktığımızda hep belli bölgelere gelmişler. Diğer bölgelerde yaşayan kabilelerin peygambere ihtiyacı yok muydu? Hatta hemen hemen hepsi İsrailoğullarından diyebiliriz” dedim.
Kadının cevabı yoktu yine… Ben sözlerime devam ediverdim.
“ Düşünsene Amerika’da yaşayan Kızılderilere bir peygamber gelmemiş. Ya da Astek ve Maya’lara” dedikten sonra baba annem;
“Onlarda kim” dedi.
Ona basitçe anlayabileceği şekilde izah etmenin zor olduğunu biliyordum. Ama kısa cümlelerle ifade etmeye çalıştım.
“Eskiden Amerika’da yaşayan halklar… O zamanlar yıldızlara inanmışlar ve değişik tanrılar ortaya atmışlar” dedim.
Kadın hemen bana İbrahim’in tanrı arayışını anlatıverdi. Günümüzde çizgi filmlere bile konu olmuş bu hikayenin ardından…
“ İbrahim peygambermiş bulmuş tanrısını” dedikten sonra “Onun zamanında kendisiyle aynı bölgede yaşayanlar niye bulamamış tanrıyı…” dedim.
Kadının bakışları keskinleşmişti şüpheyle bakıyordu bana;
Devam etmekte kararlıydım.
“O bulunduğu topluma Allah’ı anlatmış… Amerika’daki zavallıların suçu ne? Ya da suçlular mı?” dedim.
Babaannem benim sorularım ardından Kuran’dan verdiğim Arapça ayetler ve bunların Türkçe mealleri karşısında donup kalmıştı adeta…
Annem bu arada söze karıştı ve bana;
“İnanç Allah ile kul arasındadır. O insanlar sadece yaptıkları iyiliklere göre ödüllendirilecekler belki de” dedi.
Babaannem annemden cesaretle başka bir hikâyeyi anlatmaya koyuldu.
“Bir askerle bir kız varmış. Kız Müslüman değilmiş ama Müslüman olmak istiyormuş. Bir gün askere hasta olduğunu söylemiş. Öldüğü zaman mezarına bırakılan ziynet eşyalarını almasını tembihlemiş. Günün birinde kız ölmüş. Müslüman asker kıza söz verdiği gibi mezarı açmış ve ne görsün. Köyün imamı mezarda yatıyor… Asker telaşla köyüne gitmiş ve annesine köyün imamını sormuş. Annesi imamın vefat ettiğini söylemiş. Hatta bu imamın gâvurlara imrendiği söyleniyormuş. Yeraltında var olan vagonlar sayesinde yer değişimi oluyor” demişti yaşlı çınar.
Gülümsemekten başka çarem yoktu. Bu vagonlar sayesinde Müslüman olan kötü biriyle iyi bir gavur yer değiştiriyor. Böylece o mezara okunan dua gavurun ruhuna okunmuş oluyor. Babaannem yıllarını bu hikayelerle geçirmişti.
“Babaanne bu söylediklerin Kuran’da yazmıyor. Kim gitmiş görmüş” dedim.
“Bunlar rivayet ve peygamber efendimizin sözleri.” dedi.
“ Babaanne bu sözleri kimler yazmış ve nasıl basmışlar. Bu dünyada hiç kimse dört dörtlük olmadığına göre; bizler bazı insanların kulaktan kulağa abartarak anlattığı olaylara gerçekmiş gibi inanıyor olamaz mıyız sence” dedim.
Babaannem duraksamıştı. Artık cevap veremiyordu. Ara sıra tökezleyen kalbi duracak haldeydi adeta… Benim sözlerim onda şok etkisi yapmıştı bir anda… Daha önceden duymadığı binlerce tez sunuluyordu kendisine.
Ardından inancının daha fazla sarsılmaması için olayı Nuh hikâyesine taşıdı. Bendenizin o olayda da verecek cevabı mevcuttu. Anlattığı hikâyenin en ilginç yönü şeytanın eşeğin kuyruğuna yapışarak tufandan kurtulduğu bölümdü. Babaanne şeytanı ben göremiyorum. O insanlar nasıl görmüşler deyiverdim. O zamanlar şeytan görünüyormuş sonradan görünmez olmuş vesselam…
Muhammedin hanımlarına geldi sıra… Babaannemin dediğine göre 25 tane nikâhlı eşi varmış ama çoğunu himayesine almak için nikâhlamış. Onun asıl eşi Hatice’ymiş…
Daha fazla konuyu uzatıp yaşlı çınarımı yormak istemedim birden… Zihninde inandığı değer onun için kutsaldı. Ölümden sonra kendisini cennet bekliyordu. Bu dünyada cennete gidebilmek için kulluk görevlerini yapmıştı. Hayatının son demlerinde bu hayalini yıkmak istemem.
Bu arada cennet ve cehennem mevzusunda hayvanlarında gittiği ayrı bir bölüm varmış. Düşündüm uzun uzun… Cennete gidemem ya gitsem de canım sıkılır. Çünkü dostlarım büyük ihtimal cehennemde olacak… Cehennem de çok sıcak en iyisi hayvanların olduğu bölüme gitmek… Babaannemin dediğine göre iyi bir yermiş. Hayvan sever olarak ve insanların hayvanlar âleminin bir üyesi olduğunu kabul eden biri olarak cennet ve cehennem arası bir yer en ideali… Ayrıca günümüz Müslümanlarının cennette olduğunu düşününce cehenneme girmek en güzeli… Eminim ki onlar cennetin de suyunu çıkarırlar… Takva diye diye insanların kafasına vurup ekmeklerini alıyorlar, haram olmayan faiz türü üretip soygunculuğun alasını yapıyorlarsa; varsın cennet eksik olsun benden…Babaanneme de Allah uygun bir yer nasip etsin…

2007/12 |