Siyaset Eşrafımız! / Sadettin KOŞAR

 

 

 

Eskiden köy bakkalında iğneden ipliğe, gazyağından helvaya ne lazımsa yan yana bulmak mümkündü de bir türlü yan yana getirilemeyen paraydı. Köylü çokluk; yumurta, tavuk, arpa, buğday, yapağı götürerek, tarlada çalışma veya bir yük odun indirme karşılığı alışveriş ederdi.

Saçını taramaktan, gündüz tarlada çalışanı yemeğe çağırmaya; uzağa gidip atış talimi yapmaya değin geniş bir kullanım alanına sahip arkası horozlu cep aynasından, yavuklunuz suya gidince alsın diye çeşme başına koyulan zenci güzelli, “Mabel” marka sakıza kadar her şey bakkalda satılırdı. Bakkala girince buruna çalan kokular sırasıyla ya seyreltiği bit ilacı olarak insan ve hayvanda, toz olanı tarımda kullanılan DDT, ya da gazyağı veya yeni çekilmiş haşhaşyağı kokusu olurdu. Bunlara alışınca bakkalın sürdüğü hacıyağı kokusuna ulaşılırdı.

Köy odası ya da köy kahvesinden az önce kalkanın ağa mı, bakkal mı olduğunu bu koku size haber verirdi. Yaşına hürmeten dinlediğiniz adamın verdiği öğüdü, aslında size kimin yolladığını da bu kokudan bilirdiniz!

Berber harman veresiye tıraş eder, imam harmanda ödenmek üzere hak karşılığı namaz kıldırır, ölü kaldırırdı. Köyde maaş karşılığı çalışan tek görevli öğretmendi. Bir tek o tütüne peşin para öder, şu kokulu sabunları da bakkal sadece ona satabilirdi.

Büyük toprak sahiplerinden sonra köyün ilk hacca gideni, imamdan sonra köyün en çok namaz kılanı bakkaldı. Ağa namaza bayramdan bayrama gelir, ramazanda sabi çocukların orucunu el öptürerek satın alır, aileleriyle birlikte iftar sofralarına oturturdu.

Ağaya nazaran bakkal bizden biriydi(!).

O da oruç satın alırdı ama onunki genelde kendi torunlarının orucu olurdu. Harman veresiye çay, gaz, tuz, şeker, bez derken ihtiyaç sahiplerine kredi de açar, ödeme güçlüğü içindekilerin öküzünü, tarlasını nazlanmadan satın alırdı.

Ağanın kapısına varacak yüzü olmayanların da ağa yokken gelen jandarma, ormancı, sıhhiye gibi görevlilerin de çaldığı ikinci kapı olurdu bakkal. Zaten ya köy muhtarlığı onda olur ya da yeğenlerinden birinde olsa bile mühür, Bakkal Hacı Emmi’de dururdu.

Köyün büyük toprak sahibi “Seyyid” ise hacı emmi “şerif” olur; ikisi birden “eşraf”ı oluştururlardı. (Hz. Ali evlatlarından Hüseyin’in soyundan gelenlere “Seyyid”; Hasan’ınkilere de “Şerif” denir. “Eşraf”, şerefli kişiler demek. Soyluluğu babadan gelenler de demek.) “Saygı görmek ve mal varlıklarını sorgulatmamak için mi?” bu unvanlara büründükleri, yoksa gerçekten “Arap mı oldukları?” hiç kimse tarafından bilinmezdi. Görünürde dövüşüyor olsalar bile her vakit bir ittifak içindeydiler. Aynı partiyi tutarlar, aynı tarikatın müritleri ya da şeyhi, şıhı; ne bileyim işte efendisiydiler.

Birini diğerini basacak büyüklüğe ulaştırmak için yapılan her yatırımı, ustalıkla ittifaklarını sağlamlaştırmada kullanırlar; bu konuda kimse ellerine su dökemezdi. Biri sağ yanı tutar, beriki solu kollar görünse bile; her ikisinin gözü de fukaranın öküzünde, tarlasındaydı…

Böylesi geniş bir gezintiden sonra ne değiştiğine siz bakın; günümüzün siyaset eşrafına varın siz yakıştırın “ağalığı”, “hacı emmiliği”, “seyyidliği” ve “şerifliği”!

Zevahiri kurtaracak “muhtarlığı” ve “mührü” de unutmayın e mi?