Yalnız Direniş / Ozan Çapraz
Grevin başlaması için Türk Telekom önündeki yapılan açıklamada Akcan;”Hükümete sesleniyorum, eğer adil olmak istiyorsanız yabancı sermayeye vatandaşınızı ezdirmeyin, grevi ertelemeyin. O zaman el mi yaman, bey mi yaman görürüz” dediği anda içimi bir heyecan kaplamıştı. Belki yaşım gereği böyle onurlu direnişler görmediğim içindi. Okula gitmek için otobüs durağına yürüdüm yolun kenarındaki Telekom şubesinde asılı duran “bu iş yerinde grev vardır” dövizi heyecanımı iki kat daha da arttırdı. Bir kulübenin içinde “grev sözcüsü” önlükleriyle ısınmaya çalışan işçilere; kalbimin en sıcak, en samimi derinliklerinden bir merhaba gönderdim. Her sabah uyandığımda ilk işim pencereye koşup onlara aynı derinliklerden bir merhaba göndermek oldu.
Ancak daha ilk günden bu direncin kırılması için türlü oyunlar çıktı ortaya. Önce fiber optikler kesildi denildi sonra kesilenler yakalandı söylentisi ortaya çıktı. Sendika şirketi suçladı, şirket de sendikayı. Ortada kesilen kablolar vardı ama kimin kestiğini bilen yoktu. Sadece atılan çamur sonrası medya sayesinde üstünde çamur izi kalan işçiler vardı.
Tabi sadece karalamalar yoktu bu direnişi kırmak için. Zaten mevcut yasalar grevleri ortadan kaldırmak ya da etkisini yok denecek kadar az düzeye indirmek için hazırlanmıştı. Örneğin grev yapılan iş yerine çadır kurmak yasaktı ya da “bu iş yerinde grev vardır” dövizi dışında başka bir döviz asmak. Bunların cezası da 6 aydan 1 yıla kadar hapisti. Ne tüyler ürperten bir yasa değil mi? Ancak mevcut yasalarda işveren tarafından kendine göre uygulanıyordu. Mesela; greve ilişkin 2822 sayılı yasa grevci işçinin yerine bir başkasının çalıştırılmasını kesinlikle yasaklamışken, Türk Telekom grevci işçilerin yerine kapsam dışı personeli ve taşeron şirket işçilerini çalıştırıyordu. Hükümet ise bu durumu görmezden geliyor sadece işçileri grevi sona erdirmesi için sesleniyordu.
Bunların dışında da grevin gelecekte ki akıbeti, hangi noktaya getirileceği vardı. Çünkü her gün farklı bir haber yapılıyordu; şirketin zararı katlandıkça, işçiler direnişini sürdürdükçe. Bunların en korkunç olanlarından biri de devletin grevi ertelemesiydi. Zaten bu olay 1980 sonrasında fazlasıyla olmuştu. Demirel hükümeti “milli güvenliği” bozduğu için birçok grevi ertelemişti. İşin komik tarafı ise un değirmenleri ve otellerdeki grevler dahi milli güvenliği bozduğu gerekçesiyle Demirel hükümetleri tarafından ertelenmesiydi. Bakan, birçok kez grevi ertelemeyi düşünmüyoruz dese de grev süresi uzadıkça, en büyük müşterilerinden biri olan Oger firmasının devlet üzerinde baskısı artıyordu.
Sonunda devletin ve devlet güdümlü medyanın baskısı ile grevde sona gelindi. İşçiler az da olsa istediklerini aldı. Ancak görüldü ki ne halkımız, ne devlet ne de basın, hakkını arayan işçilerin yanında bilinçli bir duruş ile ezilenlerin yanındaki yerini almayarak, onları yalnızlığa terk etti. Özellikle halkın tutumu beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. “Asgari ücretten iki kat daha fazla maaş alırken daha ne istiyorlar? “ “Milyonlarca işsiz varken bu grev, bu mutsuzluk neden?” gibi türlü türlü tepkiler ortaya çıktı. Sorunun hakkını arayanda mı yoksa haksızlığa boyun eğende mi olduğunu belli ki daha anlayamamışız.
Basında da durum farksızdı. Grevin ilk gününde gazetelerin başlıklarına bir göz atalım.
Güneş gazetesi, “Grev değil hainlik” ,
Yeni Şafak: “Sabotaj kilitledi.”
Bugün: “Greve sabotaj gölgesi”
Referans: “Telekom grevine sabotaj eklendi, iletişim koptu.”
Akşam: “Grev ve sabotaj hayatı felç etti.”
Hürriyet: “Telekom grevine sabotaj karıştı.”
Posta: “Sabotaj felç etti.”
Star: “Telekom grevinde sabotaj skandalı”
Vatan: “Greve sabotaj karıştı.”
Zaman: “Telekom’un kabloları kesildi, şüpheler sendikanın üzerinde.”
Radikal: “Grev sabotajla başladı.”
Tüm bu gazete manşetlerinde, daha okuyucu gazeteyi eline alır almaz ona verilen mesaj şudur: İşçiler sabotaj yaptılar ve suç işlediler! Dikkat edileceği üzere, sözü edilen gazeteler Türkiye’nin en çok okunan gazeteleridir. Yani tüm toplum bu gazeteler ve onlara paralel yayınlar yapan televizyonlar tarafından kuşatılmış bulunuyor.
Ve de son cephe olan; devlet cephesi. İşin en acı kısmı da burada. Grev hakkı, yasaklar, grev ertelemeleri ve adeta bir labirent olan grev prosedürü ile etkisiz hale getirilmişken ve yasal grev hakkı yasadışı uygulamalarla kırılmaya çalışılırken AKP hükümeti greve ilişkin yeni bir skandala imza atıyor. Sendikaların, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) ve AB’nin grev kısıtlamalarının kaldırılması yönündeki taleplerini ısrarla görmezden gelen hükümet tam tersine grev yasaklarına ilişkin hapis cezalarını artırıyor. Halen TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülmekte olan “Temel Ceza Kanunlarına Uyum Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” ile pek çok yasanın yanı sıra 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’nda da değişiklik yapılıyor. Bu torba kanun ile güncelliğini yitirmiş para cezaları yeniden düzenleniyor. Ancak bu arada anlaşılmaz bir tutumla grev yasaklarının ihlali durumunda uygulanan hapis cezalarının üst sınırları da ciddi bir biçimde artırılıyor.
Yeni grev cezalarına bir göz atacak olursak; kanunun öngördüğü şartlar gerçekleşmeden grev kararı verenlere uygulanacak cezanın üst sınırı üç aydan altı aya, böyle bir grevi uygulayan ve katılanlara verilecek ceza ise altı aydan bir yıla yükseltiliyor. Kanuna uygun alınmış ancak uygulanması kanuna uygun olmayan bir grev için öngörülen ceza ise üç aydan altı aya yükseltiliyor. Grevin yasak olduğu işler ve işyerlerinde grev kararı verenler ile bunun propagandasını yapanlar için öngörülen ceza altı aydan bir yıla, böyle bir greve katılanlar için öngörülen ceza ise altı aydan iki yıla çıkartılıyor. Ülkemizde bankacılık, şehir içi kara, deniz ve demiryolu ulaşımı, linyit ve petrol üretimi, petro-kimya ve eğitim kurumları da dâhil yaygın bir grev yasağı olduğu düşünülürse yapılması gereken cezaları artırmak değil, grev yasaklarını kaldırmak olmalıydı. Yasa tasarısı ile yasama, yürütme ve yargı organları ile merkezi veya mahalli idarelerce alınan kararları etkilemek veya değiştirmek amacıyla grev yapılması durumunda uygulanacak ceza ise bir yıldan üç yıla çıkarılıyor. Böylece dünyanın pek çok ülkesinde sıradan bir vaka olan genel grev hakkını kullananlar üç yıla kadar hapsi göze alacak. Hele bu grev “devletin şahsiyetine” karşı olursa uygulanacak ceza 4.5 yıla kadar çıkabilecek. İnsan bunları okuyunca kanı donuyor gerçekten. İşçileri bir de köle pazarında satmadığı kalıyor devletin diye de düşünmeden edemiyor. Her yıl bir zam verip beş misli şekilde alan devlet, işçinin her tarafını yasalardan oluşan zincire vuruyor adeta. Bu durumda birçok terslik de oluşuyor. Bu yazıyı bizim ülkemizi tanımayan biri okusa, ülkede çok yaygın bir grev dalgasının olduğunu ve grev yasalarının sürekli ihlal edildiğini düşünür. Ancak hiç de öyle değil aksine devlet iş verinin değirmenine su dökerek, kendi yasasını ihlal ediyor.
Çarpıklık burada da bitmiyor. İktidara geldiğinde özgürlüklerin anayasasını yapacağız diyen AKP hükümeti kendisiyle tamamıyla ters düşüyor. Bir bakıma 1970’den bu yana sürdürülen devlet geleneğini AKP’de sürdürüyor. Bu tür olaylara halkın bakış açısı hala bugün ki gibi kalırsa daha bu geleneğin fazlasıyla süreceğe benziyor.
AZİZ ÇELİK arşivinden yararlanılmıştır.

2007/12 |