Adı: Hayat / Aslı YAMAN
… Sıcak bir mayıstı. Dalların, çiçeğe durduğu o güzel bahar gününden sonra, ne erkek ne de kadın var olmadı hiç. İki türün alaşımıyla, nevroza karışık bir “biz” vardı ortada. Geçmişimizi, boşa zaman harcadığımız, yanlış insanlara hibe edip, geleceğe beraber selam dedik.O Mayısın ardından, sadece iki cümle belleklerde kalan:
— Hazır mısın aslımda yol almaya?
Ve tereddütsüz gelen cevap…
— Evet!
Sevdim… Ve karşılığında cömertçe sevildim. Sevginin, sözlüklerde yer almayan anlamını keşfettim. O’ ndan sonra herhangi bir adama böyle duygular filizlendireceğim, aşkın –e halinden, yalın haline bu denli kolay geçebileceğim aklıma gelir miydi? Seni seyrederken daha önce hiç tanışmadığım bir hisle sarmalanıyor aslım. Sıcak bir şey bu algıladığım, tüm hücrelerime temas edip, parmak uçlarımdan bedenimi terk eden. Yeni değil aslında bu tanışıklık! Sanki aslımıza varıp, hayata selam durduğumuz o Mayıs tan beri hep varmışsın, özlemle beklenenmişsin.Karşılaştığımız ilk günü anımsıyorum. Gülmekle ağlamak arasındaki çizgide, sağa sola yalpalarken ben, saydam bir cam parçasını andıran küçücük ellerinle hayata dokunuyordun sen… Tanrının mucizesi bu olsa gerek. Kırılgan ve camsı parmaklar!Yeni olan her şeye tereddütle yaklaşırmış insan. Hayatımdaki yeniliklerin en radikalisin. Fakat öylesine hazırlamışım ki kendimi, ne o ilk karşılaşmalarda yakama yapışan mahcubiyetlik duygusundan ne de ömrüm boyunca beni bırakmayan karmaşık ruh halimden eser var şimdi. Kendimi hayat karşısında ilk kez bu denli kararlı ve inançlı hissediyorum. Sorumluluk almayı hiçbir zaman sevmedim. Fakat şu vakit, küçücük bir insanın tüm sorumluluğunu düşünüp, yargılamaksızın üstlenmeye hazırım. Annemin o meşhur cümlesi kulaklarımda “anne olmadan, senin büyüyeceğin yok deli kız”… Evet, anne, sanırım büyüdüm! Bebeğime korkusuz bir hayat sunabilmek için, önce ben yüzleşiyorum korkularımla tek tek… Büyümek bu olsa gerek!
Henüz yeni tanıştığın bu düzen, kelimelerin, başıboş kurşunlar gibi ortada dolandığı, sebepsiz, amaçsız ve acımasızca önüne çıkan her bedene saplanıp, kanattığı garip bir helezondan ibaret. Savaş sahnesi adeta! Ne kurşunu atan belli ne de bedeninde saklayan. Kırılan her bir hayalin sesi ile daha şiddetlenen, yiten her umudun yüküyle daha da içinden çıkılmaz bir hal alan ama her şeye rağmen kendimize bir yer açmaya çabalayıp, vazgeçemediğimiz efsunlu bir şey. Adı “hayat”. Tüm bu karmaşanın içinde, yüreğimden geçenleri orta yere dökmek ne kadar akıllıca bilmiyorum. Bildiğim tek şey, göğüs kafesimde oradan oraya uçuşup, önce birbirlerine, sonra duvarlarıma çarpan bu kelimeleri, içimde daha fazla tutsak edemeyeceğim.
Güneşin pırıltısı aydınlatmış pembe yüzünü. Kokun havalanıp, odadaki her bir şeyin üstünü, altın tozunu andıran zerreciklerle örtmüş. Nefes alışların ritmik ve sabit… Öyle masum ve huzurlusun ki, kelimeleri tekrar içime hapsedip, anın tadını çıkarsam ve yok sayabilsem keşke tüm çirkinlikleri! Ama hayat acıdır… Acıtır… Sorunları öteleyip, üstünü örttükçe kök salar dört bir yana. Sonra bir bakarsın, bacaklarından kalbine uzanan bir sarmaşık tarafından sarmalanıp, hareketsiz bırakılmışsın…
Beni her an koruyabileceğini düşünüp, hayattan yalıtmaya çalışmıştı annem. Tüm insanlar masum, tüm çiçekler kırmızı ve tüm hayaller umutla yeşermişti ona göre. Kötülükle karşılaşmayacak, onu hiç tanımayacaktım. Böylece hayatın özünü yakalayıp, sevgiyle büyüyecektim. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını hissettiğimde, farkındalığın ağırlığına daha fazla dayanamayıp yığıldım olduğum yere. Tuzla buz oldu beni “ötekilerden” ayıran cam fanus. Uzun bir süreçti, parçaları tek tek toplayıp, koptukları düzleme yerleştirmek. Annemin yaptığı hatayı ben yapmayacağım. Seni hayattan yalıtmak yerine, tam içine iteceğim.
Öğrenmen, görmen gereken ne varsa bir an önce yüzleşip, “deneyimin” mucizevî ışığıyla aydınlanasın diye…
En savunmasız anında, büyük bir yenilgi almayasın diye…
Hayatın karşısında, benim gibi kırıklar içinde can bulmaya çalışmak yerine, O’ nun gibi soğukkanlılıkla durabilesin diye…
Tanrıyla ne zaman birbirimize küsmüştük hatırlamıyorum. O, sebebini anlamadığım bir şeyler yüzünden durmadan beni hırpaladıkça, bende onu yok sayıyordum deli bir hırçınlıkla… Fakat şimdi tüm benliğimle inanıyorum mucizelere ve ruhuna nefesinden bir parça üfleyip, seni bana yollayana!
Ömrüm boyunca kavga ettiğim, anlayamadığım, anlatamadığım, sakladığım, yok ettiğim her şeyin üzerinde konuşlanan siyah örtünün, küçücük bir bebeğin nefes alışıyla sıyrılıp, yok olduğunu görmek, hayatta karşılaşılan nadir anlardan biridir sanırım. Ne benim, ne de umursamaz ve sakin adamı bir yerlerde unutup, telaşlı, heyecanlı bir varlığa dönüşen O’ nun için, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Sevgiyi yıllar önce birbirimize sunan “biz”, şimdi senin getirdiğin durulukla daha da arınacağız. Küçücük bir varlığın yenilediği ruhlarımızla, adı: “hayat” olan bu masalda, kendimize yeni roller üstleneceğiz…
Masalımın küçük kahramanı…
Oğlum…
İyi ki doğdun…
Bense, her şeye inat, adını UMUT koydum…

2008/01 |