Bolşevik Devriminin Milli Mücadeledeki Yansımaları / Cumhur KOCAMAN
“…Osmanlının iki büyük düşmanı vardı. Biri Rus Çarı diğeri Ortodoks Kilisesi… Eğer Bolşevik Devrimi olmasa İstanbul bugün Rus olacak, Ayasofya’nın tepesinde haç olacaktı. Şu kaderin işine bakın ki; Bolşevik Devrimi bizi bu iki tehlikeden kurtardı. İnsan düşünüyor, Acaba Lenin’in bir heykelini İstanbul’a dikmeli miyiz?”
Falih Rıfkı Atay’ın bu sözlerini naif bir espri olarak bulabilirsiniz ancak gerçeklik payı olduğunu söylemeden geçemeyiz. Zira Bolşevikler bize borçlandıkları Çanakkale Savaşından iki yıl sonra, bizi gerçekten büyük bir beladan kurtaracaklardır. Osmanlının can düşmanı Rus Çarlığı yıkılacak doğu cephemiz boş kalacaktır. Kaderin galip bir cilvesi işte…
Bu yazımızda Ruslarla olan bu savaşsal alış-verişin fikirsel devamını inceleyecek ve Kurtuluş Savaşında “kızıl düşüncelerin” Anadolu’da nasıl yankı bulduğunu araştıracağız. Çalışmamız kesinlikle kronolojik bir tarih çalışması değildir. Savaşlar ve anlaşmalara takılmayıp sadece fikirsel düzlemde kalacağız.
Öncelikle Osmanlıyı yıkıma götüren ittihatçıların İslam Bolşevikçiliği günlerine bakacak ardından Anadolu ve İstanbul’daki kızıl sesleri dinleyeceğiz. Mustafa Kemal’in komünizme nasıl baktığına değinip Bolşevikler ile Kemalistlerin inişli çıkışlı ilişkisine bakacağız.
İttihatçılar Bolşevikçilik Oynuyor
İttihat ve Terakki Örgütü ülkeyi bir iflasa sürükledikten sonra ortadan kaybolmuştu. Ancak bu onların köşelerine çekilmeleri demek değildi. Lider kadro Almanların yardımıyla yurt dışına kaçmış yakalanmayan diğerleri ise İstanbul’da saklanıyor ya da Anadolu’ya geçiyorlardı.
Osmanlının çok uluslu yapısını kurtaramayan İttihatçılar son yıllarında Turancılığa oldukça heves etmişlerdi. İşte bu sürgün ve gizlenme yıllarında Turancılık hayallerini garip bir şekilde Bolşevizm ile birleştireceklerdir.
Almanya’ya giden Enver Paşa burada sonradan Bolşeviklerin önde gelen liderlerinden Radek ile temasa geçecektir. Almanlar arasındaki saygınlığını kullanarak onun hapisten kaçmasını sağlayacaktır. Bu İttihatçılar ile Bolşeviklerin ittifak çalışmalarında önemli bir adım olacaktır. Radek daha sonra Enver Paşa’nın Rusya’ya kaçmasına yardım edecek ve onu ünlü Bolşevik liderlerle tanıştıracaklardır.
Burada akla bir soru takılabilir. Bolşevikler neden Enver’i adam yerine koydular. Bunun arkasında tabii ki Enver’in ismi ve ilişkileri yatıyordu. Öncelikle Enver Almanlar arasında saygın bir isimdi. Bolşevikler ihtiyaçları olan silah desteğini Enver aracılığıyla Almanlardan sağlayabileceklerini düşünüyorlardı. Ayrıca Enver’in Alman subaylarına bazı şeyler telkin edebileceklerini sanıyorlardı. Zira Bolşevikler bir Alman İhtilalini destekliyor hatta umut ediyorlardı. Prusya subayları İtilaf Devletlerine yenilmiş olmalarının hıncıyla komünizme kaymaya başlamışlardı. O yıllarda Alman subayları arasında Spartakist hareketinden farklı olarak bir “milli komünizm” düşüncesinin estiğini söyleyebiliriz. Enver’in burada bir katalizör olabileceği tahmin ediliyordu.
Enver’in tutulmasındaki diğer bir neden de hem Anadolu’da hem de Turan’da isminin yarattığı saygınlıktı. Mustafa Kemal önderliğinde verilen Anadolu’daki savaş en başta bir ittihatçı hareketiydi. Burada yer alan pek çok isim için Enver adı özel anlamlar taşıyordu. Zaten Kemal Paşa’ya alternatif olarak Ruslar Mustafa Suphi ve Enver Paşayı destekliyorlardı. Eğer Türk ordusu Sakarya’da yenilse Enver Paşa Türk askerlerle beraber Bolşevik desteğiyle Anadolu’ya gönderileceklerdi. Son olarak Enver’in özellikle İttihatçı fedailer aracılığıyla İngiliz sömürgelerinde isyanlara vesile olabileceğine düşünen Bolşevikler bu kozu ellerinde tutmak istediler. Ancak bu Enver sevdasını fazla da abartmayalım. Zira Bolşevikler her zaman Enver’in Turan rüyası gördüklerini tahmin ediyor ve temkinli duruyorlardı. Enver sonuçta onlar için sadece bir araçtı.
Peki, Enver dışındaki İttihatçılar ne yapıyorlardı? Üçlü liderliğin önemli ismi Cemal Paşa savaştan sonra Afganistan’a geçmiş ve burada Afgan ordusunun yapılanmasında çalışmışlardı. Afganlar o zamanlar İngilizlere karşı da savaştıkları için Cemal Bolşeviklerle temasa geçmiş hatta bir ara Ankara yönetimiyle Bolşevikler arasında aracılık yapmışlardı.
İttihatçıların bir kısmı ise Bakû’ye gelmişlerdi. Bolşeviklerin denetimindeki bölgede bir Türk Komünist Partisi kurmuşlar ve hem Anadolu ile hem de Moskova ile temasa geçmişlerdi. Küçük Talat Paşa yardımıyla Moskova ve Ankara teması sağlanmıştı. Mustafa Kemal Paşa Bolşeviklerden yardım sağlamak için bir ara buradaki İttihatçılardan ricacı dahi olacaktır. Bu TKP daha sonra oraya gelen Mustafa Suphi tarafından lahvedilecek aynı isimle bu sefer Suphi önderliğinde kurulacaktır.
İçerdeki İttihatçılara gelince İstanbul’daki İttihatçıların önderi Kara Vasıf’tı. Baha Sait ile beraber Karakol örgütünü kuran Kara Vasıf özellikle İstanbul’daki sabotajlar ve Anadolu’ya yapılan kaçakçılıkta faal bir isimdi. Milli Mücadele bu Karakol örgütünden özellikle savaşın başlarında önemli yardım görecektir. Karakol örgütü aynı zamanda Enver Paşa ile temasta idi. Bolşeviklerin Enver’e verdikleri paranın bir kısmı Karakol örgütüne gönderilecekti.
Diğer İttihatçılar ise Anadolu’ya yayılmışlardır. Anadolu’daki halk İttihatçıları tüm bu işgalin sorumlusu olarak gördüklerinden İttihatçılar kendi adlarıyla faaliyet gösteremezler. Bunun yerine Müdafa-i Hukuk teşkilatları içinde gizliden çalışırlar. Kuvayi Milliye’nin kurulmasında İttihatçı subaylar önemli görevler üstleneceklerdi.
İttihatçıların genel tutumuna geçmeden önce bir de Trabzon’daki İttihatçılara parantez açmak istiyorum. Ali Fethi Okyar’ın “İskele Hükümeti” diye nitelendirdiği yapılanma Trabzon’daki İttihatçı yapılanmayı ifade eder. Liderliklerini Kayıkçıklar Kâhyası Yahya Kaptan ve Hacı Ahmet Barutçu yapmaktadırlar. 300 kişilik bir fedai grubuna güvenen İttihatçılar adeta Ankara’dan bağımsız davranmaktadırlar. Ankara’nın yurt dışına gönderilmesini istediği Enver’in amcası Halil (Kut)Paşa’yı bu grup himaye edecek ve emre itaat etmeyeceklerdir. Yedikleri diğer bir nane ise Mustafa Suphi ve 15 arkadaşının öldürülmesi olacaktır. Doğan Avcıoğlu’nun belirttiğine göre Yahya Kaptan ve Enver Paşa sık sık mektuplaşmaktaydı.
Şimdi genel olarak bu ittihatçıların durumuna ve Bolşevizme nasıl baktıklarına gelirsek. Öncelikle komünizm konusundaki genel cehaletten İttihatçılar da nasiplerini almışlardı. Komünizmin ne ifade ettiğinden haberleri yoktu. Onlar için Bolşevikler İtilafların düşmanıydı ve “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” prensibiyle hareket ediyorlardı. Tek amaçları Mustafa Kemal Paşa yerine Enver’i milli mücadelenin başına getirmek ve bu yolda Bolşevizmi manivela olarak kullanmaktı. Bu arada Turan birliğini sağlamada Bolşevizmi kullanmaya çalışmalarını söylemeden geçelim. Bunun için yaptıkları şey bir tür İslam Bolşevizmi tasarlamaktı. Bolşevikler zenginin malını fakire veriyordu. Sonuçta İslam da bunu emretmiyor muydu? Demek ki Bolşevizm Allah’ın bir lütfüydü. İşte “Yeşil Ordular”ın arkasında yatan düşünce bu kadar sığ ve basitti. Komünizm o dönemde efsunlu bir kavram olarak bilindiği için pek çok kişi de bu İslam Bolşevizm kavramına sarılacaktır.
Enver Paşa sevdalısı İttihatçılara dayanmak zorunda kalan Mustafa Kemal onlara denetim altında tutmak ve Enver Paşa lehinde yürüttükleri gizli mücadeleyi engellemek için savaş boyu temkinli duracak ve her faaliyetlerini izleyecektir. Meclisteki muhalefet hareketlerinin pek çoğu İttihatçıların Enver Paşayı başa getirmek için çabaladıkları umutsuz girişimlerin sonucudur.
Doğan Avcıoğlu’nun Bolşevizm ve İttihatçı ilişkilerinin milli mücadeleye etkileri konusunda getirdiği yorum şu şekildedir:
“Toplumsal devrim ve halkçılık hareketleri Anadolu’ya Enver aracılığıyla bölücü bir biçimde geldi. Bu yüzden haklı bir kuşku yarattı. Kemalistler toplumsal devrime kuşkuyla bakmış, mevsimsiz bulmuş ve Milli Misak amaçlarına ulaşmayı güçleştirdiğini düşünmüşlerdi.”
İttihat ve Terakki’nin devrimcilik oynadığı yıllarda mecliste tam bir kızıl fırtına esmektedir. Ne olduğunu bilmedikleri Bolşevikliği bir kurtarıcı olarak gören tutucu milletvekilleri mecliste “Doğuyu kucaklayalım” diyerek Bolşevizmin ilanını istemektedirler. Aynı milletvekillerinin milli mücadele başlamadan öncesi İngiliz Mandası, Sivas Kongresinde ise Amerikan mandası istediklerini unutmadan hatırlatalım. Görüldüğü gibi ideallerine çok bağlı! Milletvekilleri Meclisi işgal etmişlerdir.
Mecliste ne olup ne bittiğini anlamadan komünizme koşan bir diğer grup ise İslam ile komünizmi evlendiren Yeşil Orduculardır.
Ne Olduğu Belli Olmayan Bir Örgüt: Yeşil Ordu
Yeşil Ordu Milli Mücadelenin hala tam olarak aydınlatılmayan taraflarından biridir. Kim tarafından kurulduğu sonradan kimlerin katıldığı bilinse de hala gizli kapaklı tarafları vardır. Özellikle Ankara yönetimi tarafından kapatılmasından sonra kimlerin örgüte hakim olduğu tam olarak bilinmemektedir.
Örgüt en başta öyle komünistlerin kurduğu bir teşkilat değildir. Milli Mücadelenin önemli isimleri Adnan Adıvar, Hakkı Behiç, Eyüb Sabri, Yunus Nadi, Hüsrev Sami, İbrahim Süreyya, Muhittin Baha, Dr. Nazım(Tokat milletvekili), Ethem’in kardeşi Reşit ve sürpriz bir isim liberalliğin piri Celal Bayar tarafından kurulmuştur. Örgüte daha sonra DP kurucularından RefiK Koraltan da katılacaktır.
Komünizm konusundaki cehaletin bir diğer yansıması olarak; onlar da İslam Bolşevizminden bahsetmektedirler. Tüzük maddelerinden biri
“…Yeşil Ordu’nun yeşil cihat bayrağına şu sözler nakşedilecektir: Asya Asyalılarındır…”
Bu hiç kuşkusuz tutucu Anadolu’da bir meşruiyet çabasından başka bir şey de olmayabilirdi. Ancak kurucuların yazıları İslam Bolşevizmine bir ara harbiden inandıklarını göstermektedir.
Örgüt en başta Mustafa Kemal tarafından onaylanmıştır. Kemal Paşa hem iç isyanların bastırılmasında rol oynar ve Kuvayı Milliyeye yardımcı olurlar hem de İslamcı oldukları için Padişah fetvalarına karşı bir cevap olarak kullanılabilir diye düşünmektedir. Örgüt bu sayede çabucak yayılır ve genişler. Bu genişleme hareketinde iki şey Mustafa Kemal’i rahatsız eder. Birincisi Ethem’in teşkilatı desteklemesidir. Ahmet Oruç’un Yeni Dünya adlı gazetesi önce Ethem’in sonra Yeşil Ordunun yayın organı olur. Ethem gittikçe şımarıklaştığı için Yeşil Ordu tehlikeli olmaya başlamıştır. İkinci olarak Rusya’nın gönderdiği temsilci Şerif Manatof’un örgütle gizliden gizliye temasa geçmesidir. Manatof maceraperestin tekidir. Gerilla harbi yapıyor diye Ethem’i tutmakta hatta onu Ankara’ya karşı kışkırtmaktadır. Ethem’in “Bolşevik kardeşler beni daha fazla tutuyor” diye beyanat vermesinden Manatof’un bu çalışmaları yatmaktadır.
İşin garip tarafı Bolşeviklerinde Yeşil Orduya sahip çıkmamasıdır. Mete Tunçay’ın aktardığında göre 1922 deki Komintern’in 4.Kongresinde Yeşil Ordu ile ilgili şu fetva verilir. “Türkiye’de Yeşil Ordu adında faaliyet gösteren örgüt, Panturanizme komünist renk vermek amacıyla kurulmuş ve proleteryayı kendi sınıf örgütünü kurma görevinden saptırma amacını taşımak olduğu için kınanmıştır” Meselenin karmaşıklığı burada da ortaya çıkmaktadır.
Örgüt tehlikeli olmaya başlayınca Mustafa Kemal’in emriyle kendini tasfiye eder. Ancak herkesin bu emre uymadığı bellidir. Zira 1920’nin son aylarında Dr.Nazım gizli bir komünist parti kurar. Tunçay’ın son derece ütopik dediği tüzüklerinde Sovyet sistemi ve proterya diktatörlüğü kabul edilmiştir. Bütün üretim araçları kamulaştırılacak, tüketim mallarının fazlasına bile el konulacaktır. Yeşil Ordunun Ankara ve Eskişehir örgütlerinde ağırlık kazanacak daha sonra Mustafa Suphi ile temasa geçecek ve para yardımı talep edeceklerdir.
Genel Sekreter Nazım 7 Ararlık 1920 de bir bildiri yayınlayarak “Halk İştirakiyun ve Bolşevik Partisi” adını aldıklarını duyurur. Meclisteki II. Grup içinde faaliyet gösteren Dr.Nazım bir ara bakan bile seçilecek ancak Kemal Paşa onu vetolayacaktır. Nazım yılmayacak ve destekledikleri Rauf Beyi her şeye rağmen başbakan seçtireceklerdir. Ancak evdeki hesap çarşıya uymayacak Rauf Bey’in ilk işi memleketteki komünist faaliyetleri yasaklamak olacaktır.
Yeşil Ordu konusunda bir isme parantez açmak zorundayız. Bu kişi Hakkı Behiç’tir. Sabahattin Selek’in deyimiyle Ankara’da komünizmin ne olduğunu az çok bilen tek isimdir. Üstelik bu işe yürekten bağlıdır. Başlarda milli mücadeleye bağlı kalacak, bakan dahi olacak ancak sonra fikirleri meclisçe tehlikeli bulunup görevden uzaklaştırılacaktır. Buna rağmen Milli Mücadeleye bağlılığı devam eder.
Bolşevizm deyince değinmeden geçemeyeceğimiz bir isim Mustafa Suphidir. Suphi Paris’te eğitim görmüş ve daha sonra Türkiye’ye dönmüştür. Henüz komünizmle tanışmamıştır. Türkiye’de İttihatçı muhalifi kesilmiş ve çeşitli yazılar kaleme almıştır. Buradaki düşünceleri daha çok liberal özgürlükler kapsamındadır. İttihatçılar tarafında tutuklanmış ancak kaçıp Rusya’ya gitmiştir. Burada komünizm esaslarını öğrenmiş ve Bolşevik liderler arasında saygınlık kazanmıştır. Bakû’deki Doğu Halkları Kurultayı’na katılmış ve burada Enver Paşa’ya rakip olmuştur. Bakû’de revize ettiği Komünist Parti’nin başına geçmiş ve Moskova ile Ankara arasında aracılık yapmaya başlamıştır. Zira Ankara’nın yolu o tarihlerde Moskova’dan geçmektedir. Gizliden gizliye “Maskeli İttihatçı” dediği Mustafa Kemal ile mektuplaşmış ve milli mücadeleye destek vermek istediğini söylemiştir. Anadolu’ya geçme teklifi Ankara tarafından kabul görmüş ancak bir grup halinde gelmemesi konusunda uyarılmıştır. Buna rağmen Suphi 15 kişiyle Anadolu’ya geçmiş bundan telaşlanan Ankara onun hemen yurt dışına çıkarılmasını emretmiştir. Bu emir bir facia ile sonuçlanmış ve Yahya Kaptan tarafından bu grup Karadeniz’de boğdurulmuştur.
Değinilmesi gereken diğer bir isimde Şefik Hüsnü’dür. 1919 da TİÇSP kuran Şefik Hüsnü ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı yürekten desteklerler. Hatta arkadaşları Vehbi Sarıdal ve Nafi Atuf Kansu Anadolu’ya geçerler.
Şefik Hüsnü’nün düşünceleri özetle şu şekildedir. Ona göre devrim zorunludur ancak devrimin koşulları yoktur.
“proleterya diyebileceğimiz emekçiler arasında bir sınıf bilinci uyanmamıştır… Marksın devrim için gerekli gördüğü nesnel koşullar oluşmamıştır. Buna dayanarak Türkiye’nin başlı başına bir sosyalist devrim yapmasını mümkün saymak ve bunu önermek olsa olsa bir cinnet eseri ya da ham hayalcilik olur. Bir sosyalist toplum mutlaka bir büyük sanayi gerektirir…”
Hayatı sürgünlerde ve hapislerde geçen bu sosyalist aydın oldukça maceralı bir hayattan sonra Manisa’da sürgünde ölür.
Bolşevik Edebiyatı yapmaktan öteye gidemeyen örgütleri ve meclis dışı komünistleri gördükten sonra sıra Kemal Paşa ‘nın Bolşevikliğe nasıl baktığını görelim.
Komünizmin Kabiliyeti Tatbikiyesi
Rauf Bey anılarında Bolşevizm meselesini Amasya toplantılarında Kemal Paşa ile görüştüklerini belirtir. Daha Rusya’da da hiçbir şey yerli yerine oturmadığı için Bolşevizm konusunda net fikirleri yoktur. Ancak İtilaflara verilen mücadelelerde “Yeni Rusya”dan faydalanma konusunda bir eğilim vardır. Burada sorun Bolşevik olma sorunu değildir. İşgalci devletlerle anti-emperyalist bir devletin mücadelede Bolşevik de olsa anti-emperyalist bir devletin desteğini sağlamaktır.
Burada Bolşeviklik sorunun teorik bir sorun olarak değil pratik ihtiyaçlar açısında tartışıldığı açıktır. Buna rağmen Kemal Paşa Bolşevikliğin “Kabiliyeti Tatbikiyesi”ni yani uygulanabilme yeteneğini inceler. Hakkı Behiç ile beraber Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yazdığı yazıdan bazı bölümler şu şekildedir:
“Bolşevizm devrimi, bütün Komünist hareketleri için bir örnek, bir model değil, pek değerli, pek canlı, pek muazzam bir rehberdir. Bu rehberden yararlanmayı, onun gösterdiği yollardan gitmeyi ne kadar candan arzu edersek, onun usullerini şekil olarak aynen taklit etmekten de o derece çekiniriz. Her şeyde körü körüne taklitçilik fenadır, hele devrimcilikte!
Rusya ile Türkiye komünizmi arasında köken ve uygulama açısından iki büyük özellik göze çarpar. Rusya’da Bolşevizm müthiş bir mutlakıyet yönetiminin, memleketin her köşesine dağıttığı aristokrat sınıfların ağır baskıları altında doğmuş, aynı baskı altında büyümüştür.
Rus İhtilal Edebiyatını okuyun. Avrupa’da başka hiçbir memleketinde bu kadar ateşli bu kadar kinli bir edebiyat yoktur. Tolstoy bile kendisi ihtilal yanlısı olmamasına rağmen; Rus fukarası arasına ne kadar çok tohum saçmıştır. Bu yön Fransız Devrimin de bu kadar kuvvetli değildir.
Bizde ise değil bir İhtilal edebiyatı, hatta milli bir edebiyat bile pek yenidir. Türkiye’de komünizm milletin ruhundan gelen yakıcı, yıkıcı bir ihtilal biçiminde geçekleşecek değildir.
İkinci özellik şudur. Rusya’da devrimcilerin elinde çok kuvvetli bir silah vardı. Rusya’da köylü kitlelerini yıllardan beri ezip bitirmiş toprak sorunu gibi koskoca bir sorun….Devrimciler bunu kullandı. Halka yalnızca bir takım felsefi fikirlerle bir teoriye karşı isyana teşvik etmeyecek, onlara pek kolay anlayabilecekleri nesnel bir değişiklik ve devrim ereği sunacaklardır: “İşgal ediniz” dediler. Bugün üzerinde işçi ve tutsak olarak çalıştığınız bu topraklar yarın sizin olacaktır. Halk Tolstoy’un felsefesinden, Marks’ın teorisinden, Gorki edebiyatından çok bu topraklar için ayaklandı. Bu topraklara kavuştukları zamanda devrimi sevdiler.
Türkiye’de ise bir fikir ve eylem birikimi yoktur. Toprak sorunu, Rusya’da olduğu gibi keskinleşmiş değildir. Tarımda nüfus çok az arazi ise çok geniştir. Köylü hareketleri de görülmemektedir….”
Avcıoğlu’nun dediği gibi bir kurmay subayın soğukkanlılığıyla, kuvvet hesabına dayanarak stratejisini oluşturan Kemal Paşa dayanmak zorunda olduğu feodal ve dini güçler itibariyle komünizmin kabiliyeti tatbikiyesini en azından o dönemde görmemiştir.
Avcıoğlu devam eder: “Atatürk isteseydi de devrim yapamazdı. Değil sosyalist devrim anti-feodal bir toprak devrimi dahi feodal unsurlara dayanan milli mücadelede mümkün değildi.”
Sovyetlerde Mustafa Kemal gibi düşünmektedir aslında. Mustafa Suphi’nin yoldaşlarından Dr Fuat Sabit’e hazırlattıkları “Devrim Türkiye ‘de olur mu?” konulu raporda şu gerçekler ifade edilmektedir:
“…büyük toprak sahibi beyler kuvvetli değildir. Çünkü demiryolları muntazam olmadığı için ihracat ve ulaştırma yeter derecede değildir. Tarım, teknik ve mekanik usullerle yapılmadığından toprak büyük bir gelir bırakmaz. Buna karşı her köylünün büyük, küçük toprağı vardır. Mülkiyet hakkı tamdır. İster satar, ister paylaştırır isterse da miras bırakır. Toprağı olmayıp beylerin toprağında yarıcılık yapanlar bir sınır teşkil etmeyecek kadar kuvvetli olmadığı gibi aralarında teşkilat da yoktur.
Anadolu halkının başında büyük bir bela vardır ki o da, bürokrasi ve hükümetin zulmüdür. Ancak hükümet memurlar aristokratik değildir. Yani yalnız zenginlerin veya toprak sahiplerinin çocukları memur olmamaktadır. Subaylar da memurlar gibi her sınıftan gelirler. Fakat subaylar, hükümet makinesinin en temiz ve aydın unsuru olup, ihtilal hareketlerinde daima ezilmiş halk tarafında bulunmuşlardır…”
Dikkat ederseniz Moskova’ya sunulan bu raporda yalnız neden devrim olmayacağı değil neden milli mücadelenin liderleri Kemalistlerin desteklenmesi gerektiği de açıklanmaktadır.
Bolşevik olup olmamak bu yüzden ne Rusya açısından ne de Türkiye açısından sorun olmayacaktır. Meclisin açılışından sonra Mustafa Kemal’in verdiği ilk emir şu olacaktır:
“Emperyalizme karşı eylemi ve emperyalizm boyunduruğu altında bulunan ezilen insanların kurtuluşunu isteyen Bolşevik Ruslarla iş ve eylem birliğini kabul ediyoruz.”
Türkiye bu kadar istekliyken Rusya’da böyle bir heyecan yoktur. Türkiye’nin boğazları ortak savunma teklifinin de bulunduğu ittifak teklifi Ruslar tarafından reddedilir.
Şimdi savaş boyu inişli çıkışlı sürecek olan Ankara-Moskova ilişkilerine gelirsek.
Ankara-Moskova İlişkileri
Her şeyden önce Osmanlı ve Rus Çarlığının iki ezeli düşman olduğunu hatırlamalıyız. Rus tarafını bilemeyiz ama Türk halkının hep bir Moskof nefreti ve kini olduğunu biliyoruz. Özellikle 93 harbinde Rusların İstanbul’a kapısına kadar gelmeleri ve Cihan Harbi’nin hatıralarını düşünürsek.
Bu yüzden “Yeni Rusya”nın pek inandırıcı ve güven verici olduğunu yada buna rahatça inanılacağını söylemeyiz.
Lenin de bu gerçeği bildiğinden temsilcisi Aralov’u Türklere karşı alçakgönüllü davranması, onları komünist yapmaya uğraşmaması ve en önemlisi iç işlerine karışmaması doğrultusunda uyarır.
Rusya ile ittifak önerisinin ilk kez Türkiye tarafından geldiğini söylemiştik ve tabii Ruslar tarafından reddedildiğini de. Rusya’nın bu çekingen tavrının altında haklı korkular yatar.
Bunlardan birincisi Enver’in kardeşi Nuri (Killigil) Paşa’nın İngilizlerin oyuncağı olup 1918 den beri İslam Orduları komutanı olarak Turan’da Kızıl ordu ile savaşmasıdır. Ankara Nuri Paşa’yı durdurmak için çok çabalar ancak bir kere yaratılan kuşkuyu ortadan kaldıramazlar. İkinci olarak Rusya’nın genel dış politikası hiçbir ülke ile askeri ittifak yapmamak yönündedir. Zira verecekleri silahların kendilerine ya da işçilere karşı kullanılabileceğini bunun da imajını bozabileceğini düşünmektedir. Bu yüzden yalnız Türkiye ile değil İran, Macaristan ve Afganistan ile ittifak imzalamaz. Son olarak da; Ruslara karşı başlatılan Haçlı Seferinin korkusunu hatırlatmalıyız. Yılanı küçükken boğmak isteyen itilaf devletleri Rusya’yı bir yandan ekonomik abluka altına alırken; diğer yandan çevresindeki güçleri ona karşı kışkırtmaktadır. Beyaz Generallerine paralel olarak önce Çekoslovakyalılar sonra da Polonyalılar Rusya’ya saldırır. Bu tehlikeler ancak büyük tavizler ve Troçki’nin kurduğu Kızıl Ordu sayesinden bertaraf edilebilir.
Rusya’da haklı olarak oluşan bu fobi Türkiye’nin bazı icraatları ile iyice depreşir. Türkiye bir taraftan Fransa ile dostluk anlaşması imzalar; bir yandan da Londra Konferansına çağrılır. Rusya her zaman Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile anlaşıp kendisine saldırmasından korkar. Haksız da değildir. Zira Bolşevik-Kemalist ittifakından korkan İtilaflar araya nifak sokmak için her türlü çamurluğu yapar. Mesela haddini aşıp Ankara’dan habersiz Ankara adına pazarlık yapan Bekir Sami Bey; Loyd George komünizme karşı ittifak önerisi yapar ve Kafkas federasyonundan söz eder. Loyd George bu görüşmenin tutanaklarını hemen Çiçerin’e ulaştırır. Rusya’nın tepkisi gelmeden Bekir Sami ıskartaya alınır ve olayın büyümemesine çalışılır.
Yalnız bu korku duvarı tek taraflı değildir. Zira Türkiye’de Rusya’dan kıllanmaktadır. Türkiye’nin ilk ittifak önerisine Çiçerin’in cevabı Ermenilere toprak verin olunca Mustafa Kemal hiç zaman kaybetmeden diplomatik bir “hadi lan oradan” cevabı verir. Ayrıca Rusya ekonomisi dibe vurduğu için kapitalizme geri dönüş diye yorumlanan NEP icabı İngilizlerle Dostluk Antlaşması imzalar. İngilizlerin şartlarından biri Mustafa Kemal’e yardım etmeyindir. Mustafa Kemal bir mektup yazarak “anti-emperyalist davadan döndünüz mü?” diye sorar.
Ruslarla olan bu güvensizlik İtilafların “Batum tuzağı” sonrası zirve yapar ve Türk ve Rus orduları savaşın eşiğinden döner. Ancak bu umutsuz durum Lenin’in Stalin’e rağmen çabaları ve Bolşeviklerin Ukrayna’daki başarılı komutanı Frunze’nin 53 günlük Rusya ziyareti sonrası büyük oranda ortadan kalkar. Türkiye’de cepheleri dahi denetleyen Frunze ve Kızıl ordu subayları Türkiye’nin gerçek durumunu bizzat görürler. Vardıkları sonuç ise gayet nettir: “Türkiye Rusya’ya yönelmiştir ve yönelecektir.”
Avcıoğlu bundan sonrasını şöyle yorumlar:
“Ankara anlayacaktır ki; Rusya Türkiye’yi Bolşevik yapmaya çalışmamaktadır. Bolşevik olmak Türkiye’nin bileceği iştir. İngiltere ve öteki devletlerle uzlaşıp Türkiye’yi ödün olarak sunmak gibi bir istekleri yoktur. Tersine bağımsız ve güçlü bir Türkiye, Rusya’nın güvenliği için çok önemlidir. Rusya’da anlayacaktır ki; güç koşullarda savaşan Türkiye’nin Rus yardımına ihtiyacı vardır. Türkiye tam bağımsız milli bir devleti öngören Misakı Milliye’ye sonuna kadar bağlıdır ve bir Doğu Polonya”sı bir uydu devlet olmaya asla niyetli değildir.”
İşte o andan itibaren Türkiye ile Rusya arasında bir güç birliği oluşacaktır. Modus Vivendi (komşuların birbirlerine saygı duyması) denen bu durum 38’e kadar iyi kötü devam edecektir. Rusya Frunze’nin talimatıyla 10 milyon Ruble para yardımı ve önemli oranda askeri yardım yapacak. Türkiye bu desteğinde yardımıyla 1 yıl sonra Yunanlıları denize dökecektir.
Sonuca gelirsek. Kemal Paşa’nın dediği gibi daha Rusya’da bile “kabiliyeti tatbikiyesi” tam olmayan Bolşeviklik için Türkiye’de o günlerde uygun koşullar yoktur. Kişisel hırs ya da komünizmle alakası olmayan fikirler komünizm maskesiyle sadece Rusya’nın Kurtuluş Savaşına destek vermesi yüzünden tutulmuştur. Ancak tamamen cahilce ve kötü bir taklitle… Mecliste 1920’de Bolşeviklik fırtına gibi esmiş; hacısı hocası bile Komünizmi Allah’ın bir takdiri olarak görmüştür. Aralav’u ziyaret eden şeyhler, şıhlar kuracakları Bolşevik devleti için para yardımı talep etmişlerdir. Öte yandan Enver ve Turan saplantılı İttihatçılar Milli Mücadeleyi tehlikeyi düşürecek kadar yoldan sapmışlar ve Bolşevikliği kendilerine kalkan olarak kullanmışlardır.
Bolşeviklik rüzgârı orduyu bile kasıp kavurmuştur. Kızıl Orduya özenen Doğudaki Türk ordusunda subaylar apoletlerini söküp kalpaklarını kırmızıya boyamışlardır.
Bu yüzeysel eğilim rüzgâr gibi geçmiş savaşın ilerleyen yıllarında Bolşeviklik bir suçlamaya dönüşmüştür. Komünizme övgüler düzen hocalar; karma eğitimi savunan öğretmenleri, bunlar Bolşevik diye linç etmeye kalkışacaklardır. Vahdettin ve İtilaflar da boş durmayacak; Kemalistleri dinsiz Bolşeviklikle suçlayıp, halkı onlara karşı kışkırtacaklardır.
Komünistlerle Kemalistlerin ilişkilerine gelirsek; Komünizmi gerçekten anlayan isimler ya Kemalist iktidarı anlayamayacaklar ya da tersi olup Kemalistler komünistleri anlayamayacaktır. Buna rağmen komünist etkiler, savaş Kemalizm’in Altı Ok’una damgalarını vuracaktır. Kemalizm ise komünistler için çoğunlukla burjuva devrimi olarak küçümsenecektir. Buna rağmen Türkiye ile Rusya arasında II. Cihan Harbine kadar özel bir dostluk sürecektir. Anti-emperyalist dünyaya karşı verilen çetin bir mücadele doğunun iki büyük gücünün artık ortak anısıdır…
Kaynaklar
1-Doğan Avcıoğlu Milli Kurtuluş Tarihi Cilt 2
2-Sabahattin Selek Anadolu İhtilali Cilt 2

2008/01 |