Edebiyat Akımları Ve Dilsel Gelişim / Havva GÜLBEYAZ
Yıllar öncesini hayal ederek bir yolculuğa çıkalım tarih arenasında. Bize kaynak oluşturan elbette ki sadece tarihçiler değil; antropologlar, paleontologlar, arkeologlar, biyologlar daha adını yazamayacağım bilim dallarıdır. Hafızamın bir kenarında kazılı olan ilk insanlara özgü bazı bilgiler mevcut, bunları yenileriyle örtüştürdüğümde farklı bir kompozisyon ortaya çıkıyor.Temelinde evrenin oluşumu yatarken canlı arenasında evrimin gücünü görmekteyiz nihayetinde… Göremeyenler için değil sözlerim elbet… Bilimi inkâr edenlerin gerçekliği metafiziksel dürtüleridir. Mantığın dışında mantıksallıkla bağlanılan teotik düşünceler yumağı…
Evrim, bilimin merkezine oturmuş; bir kilittir bilime açılan… İçinde emperyalizmle savaşı barındıran; yobaz ve hurafeler üreten zihinleri çöküşe götüren yegâne olgudur… Evrim onlar için bir karabasandır. İnkâr etseler de evrimin içinde yoğrulmaya devam etmekteler… Nedir evrim onlar için? Uydurma senaryolar… Oysaki inkâr ettikleri evrimin bir parçası olduklarını bilim ilerledikçe daha net göreceklerdir.
Evrenin özü olan evrim; maddeden organik üretim ve ardından canlı organizmaya doğru gelişen bir periyottur; değişim ve dönüşümü içinde barındıran… Sosyal olgularda değişimi kabul eden insan biyolojik değişimi reddetmekte ısrarlı olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Niçin? Bu sorunun yanıtını vermek zor değil aslında… İnsan inançlar üreten ve daha üstün bir gücün denetiminde olduğunu düşünmek isteyen bir varlık… Yani düşünüyor? Düşünce ortaya çıkmış ve diğerlerine göre daha farklı bir bilinç düzeyinde olan insan nedense teolojik fikirler üretmede süper bir yeteneğe sahip demek durumundayım. Bazen bu fikir bana da cazip geliyor. Ölümden sonra bir hayatın varlığına olan inanç rüyalar ülkesinde yaşamak gibi bir şey… Keşke öyle olsa da yok olmasak… İnsanoğlu aslında bir başkaldırı içerisinde… Ölüme meydan okumak istiyor… Bu meydan okuyuşla varlığının ölümden sonra başka bir âlemde devam edeceğine umutla bakıyor. Aman öyle olsun ve yaşayalım sonsuza dek…
Nikolay Buharin’in sözleriyle bir adım öteye gitmek istiyorum “Organik doğa ölü doğadan çıkıp gelmişti; canlı doğa düşünmeye yetenekli bir form üretti. Önce düşünme yeteneğinde olmayan bir madde vardı; ondan düşünen madde, yani insan çıktı.”
Yeterince açık bir ifadeyle dile getirildiği gibi düşünen madde insan evrimle ortaya çıkmıştır. Düşüncenin ardında ise dilsel gelişim yatar. Dilin gelişimi beyin tarafından özelleşmiş bölgelerdeki evrimle olmuştur.
İnsan beyninde dil işlevleri için özel alanlar mevcuttur. Bu alanlar; sağ elini kullanan kişilerin hemen tamamında sol beyin yarısında, sol elini kullananlarda ise en az %75 oranında yine soldadır. Konuşma merkezi sol beynin ön (frontal) lobunda, anlama merkezi yan (temporal) lobunda bulunur. Yazma ve okumayla ilgili merkez ise yan-üst (parietal) lobdadır. Bu merkezler arasında çok yönlü ve zengin bağlantılar vardır. Bu bağlantılar sayesinde dil işlevleri birbirleriyle bağıntılı olarak kullanılabilirler.
Bilgiler ışında ilerleyecek olursak şu soru akla takılıyor?
Dili etkinleştiren nedir? Evrimin ta kendisi…
Dille birlikte düşünce yeteneği ortaya çıktı. Günümüzde dil ve düşünce ayrılmaz parça konumundadır. Dil sadece konuşmadan ibaret değildir. Yukarıda verildiği gibi yazma, okuma, anlama gibi işlevlerin tümüdür. Bunların her biri konuşma ve düşüncenin aktarılma şeklidir. İçsel çağrı sisteminin yerini kısa sürede açık konuşma dizgesi alacaktır. Böyle bir gelişim insanda konuşma dilinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Mağara, orman yaşamından düzlük yaşamına geçen ön insansılarda sese dayalı bildirişim, dik duruş, âlet yapımı kullanımı ve avcı-toplayıcı sosyal yaşam tarzının gelişme çizgisinde vurgulanmış, giderek daha karmaşık bir görünüm kazanmıştır.
Engels “Önce emek gelir, ondan sonra ve onun yanı sıra konuşma. İnsansı maymun beyninin tedricen insan beynine dönüşmesinin altında yatan en özsel iki dürtü bunlardır.” der.
Buradan da şu anlaşılmaktadır ki; insan önce dik duruş ve ardından konuşmaya doğru bir geçiş yaşamıştır. Diğer bir boyut ise doğruluğu bilimsel olarak doğru olmasa da, belirtmekte fayda görüyorum. Bazıları konuşmaya geçişi gökyüzündeki yıldızların hareketleri sonucu olduğunu savunmaktadırlar. Bu varsayım ancak insansılardan homo cinsine geçişten sonra olabileceğini akla getiriyor. Çünkü beyin gelişimine hükmeden emek yani el becerisi ve yürüyüş gibi kültürel evrim; doğadaki her olguyu bu işlevi gerçekleştirmek adına kullanmış olabilir. Şuan ise tam tersi bir gelişim devam etmektedir. Önceleri sosyal evrim dilin gelişimini sağladığı halde günümüzde dil sosyal evrimi hızlandırmaktadır.
Sonuç olarak edebiyat dediğimiz alan da konuşmanın sanatsal niteliği olarak ortaya çıkmıştır.
Bu anlamda edebiyat nedir? Sorusunu yönlendirecek olursak farklı cevaplar verecektir insanoğlu. Tanım itibari ile duygu ve düşüncelerin dışa vurumu diye biliriz. Kelime itibari ile bakacak olursak ‘edep’ ahlak terbiye ve görgü olarak açıklanır. Burada şu soru zihne takılmaktadır. Edebiyat dediğimiz olgu toplum kurallarının yansıması olarak mı ortaya çıkmıştır? Elbette ki böyle bir yargıya varmak mümkün değildir. Bu açıdan bakacak olursak güzel anlatım, özlü söz gibi sanatsal yapısı ortaya çıkmaktadır.
Yukarıdaki açıklamalardan sonra edebiyatı aklın öne sürdüğü bir sanat olarak değerlendirebiliriz.
Toparlayacak olursak; madde akıldan önce vardır ve son aşamada insan aklı ortaya çıkmıştır. Öyle ise akıl maddeden bağımsız düşünülemez. Aklın maddesi de beyindir. Zaman içinde şekillenen beyin sosyal ve kültürel süreçlerin sonunda olgunlaşmış ve ergin duruma gelmiştir. Önce beyinde düşünce üretilmiş ardından içsel konuşma gerçekleşmiş ve daha sonra doğadaki seslerin taklidi ile dışsal konuşma gerçekleşmiştir. Bunu çocuğun gelişimindeki evreleri düşünerek algılamak daha kolay olacaktır. Çünkü yeni doğan bebeğin önce emeklediğini; sonra çevresindeki sesleri taklit ettiğini; en son aşamada ise konuşma olgusunu kazandığını görmekteyiz. İnsanın beyin evrimi ile doğru orantılı bir gelişimdir. Bu konuda Engels ‘bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyuüstü görünürse görünsün; maddi bedensel bir organın, beynin ürünüdürler. Madde aklın bir ürünü değildir, tersine aklın kendisi yalnızca maddenin en yüksek bilincidir’ demektedir. Öyle ise maddenin ürünü akıl, akıl ürünü düşünce, düşüncenin yansıması konuşma ve konuşmanın da ifadesi dildir. Hepsi bir araya geldiğinde bu işlevi sanat olarak ele alabiliriz. Bu anlamda edebiyat bir sanattır. Yukarıda tanımı verildiği gibi özgün çoğulcu bir etkinliktir.
“Güneş bana inat kahkahalarını atıyor. Benim karamsarlığımla dalga geçen edasıyla sallanıyor bir o yana bir bu yana” bu dizeleri yazabilmek için büyük bir evrim geçirdiğimizi kabullenmemek inkâr hatadır.
Edebiyat olarak nitelendirdiğimiz ilk eserler bana göre resimlerdir. Yazının bulunuşundan önce insanların duygu ve düşüncelerini yansıtmaları ve edebileştirmeleri figürlerle olmuştur. Daha sonrasında sözlü anlatımlar kulaktan kulağa iletilecek ve yaygınlaşan bu efsaneler şekli itibariyle yazılı anlatımlarda gerekli alanlara yerleştirilecek ve eserler ortaya çıkacaktır. Şiir, tiyatro nesir gibi yazım biçimlerinin ardından günümüzde roman, öykü, deneme, opera, makale olmak üzere belli yazım modelleri bulunmaktadır. Her birinin kuralları ve içerisinde yer edindikleri akımlar bulunmaktadır.
Belli bir çağda ortak bir estetik düşünce ve sanat amacı etrafında toplanan yazıcı ve şairlerin üslup duygu ve fikir bakımlarından birbirlerini çok andıran eserler vermeleri ile ortaya çıkmış fikirlere edebi akımlar denilmektedir. Bunlar iyice kökleşmiş bir edebiyat ve sanat anlayışını yıkacak görüşler ileri sürer ve kendi getirdikleri idea ya uygun eserler yazarlar çok defa edebiyat çığırını açanlar iki üç büyük sanatçıdan ibarettir.
Bu sebeple edebi akımların nitelikleri nasıl ortaya çıktıklarına göz atmak gerekir düşüncesindeyim.
Edebiyat akımları kendiliğinden ve ansızın ortaya çıkmış değildir. Toplumdaki siyasi sosyal değişmeler yeni çıkan ilim ve felsefe görüşleri resim müzik gibi güzel sanatlardaki yenilikler edebi akımların doğmasına sebep olmuştur. Bunlar okuyucudaki değer hükümlerini değiştirerek; sanatçıları yeni bakış ve yeni buluşlara zorlamıştır. Ayrıca bir çağda herhangi bir sanat kolunda doğan akımlar öbürlerini de etkiler; yeni bir müzik gelişiminin, şiirde ve resimde izleri görülür.
Yeni bir resim akımı edebiyat anlayışını da değiştirir. Görüldüğü gibi her biri zincirleme vagonlar misali bağlanmışlardır. Bağımsız olduklarını iddia edemeyiz.
Edebi akımlar 17. yüzyılda Avrupa’da bilhassa Fransa’da görülmeye başlamıştır. Tekrar bu akımlara geri dönecek olursak; konunun daha ayrıntılı olarak ele alınmış olacaktır.
Edebiyat akımı, esasen biraz kalıplar dışına çıkmak ve toplumla birlikte değişmek ihtiyacından doğar; üslup ve estetikteki bu değişmenin sebebi sonradan gelen kuşakların bir öncekine uymamasıdır. Bir devri hayran bırakan eserler sonraki yaşayanlara fazla bir şey söylemeyebilir. Bıkkınlık vermeye başlar, onun için yeni yetişen sanatçılar hem eskileri taklitten sakınmak hem de çağdaşlarının duygularını cevaplandırmak için yeni ufuklar ararlar.
Klasizm:
Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Monteigne, Descartes, Racine, La Fontaine, Moliere, Comeille Aristoteles bu akımın önemli temsilcilerindendir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir.
Romantizm:
18. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanan akımdır. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarisel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır. Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf, duygusal açıdan kendisine yakın hissettiği daha gerçekçi sanat biçimlerinden yanaydı. Böylece romantizm gelişme ve yaygılaşma şansı buldu. Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques Rousseau’dur.
Realizm:
Bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasizme bir başkaldırı niteliğinde ise gerçekçilik yani realizm ise, hem klasizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. Örneği bu akamın iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola’nın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop altında incelenerek olanca çıplaklığıyla ortaya konulmuştur.
Parnasizm:
Adını, Louis Xavier de Richard ile Catulle Mendes’in hazırlayıp Alphonse Lemerre’in bastığı Le Parnasse Contemporain (Çağdaş Parnasçılık) adlı eserden alır Klasizm, romantizm ve realizmin bütününe tepkili bir akımdır. Temel kuralı “sanat sanat içindir” diye özetlenebilir. Aslında realizmin katı toplumculuğu ve gerçekçiliğine bir karşı çıkıştır. Daha çok şiirde kendini gösterir. Sanatsal biçim ve sanatsal içerik kaygısı ön plandadır. Ölçülü ve nesnel bir anlatım, teknik kusursuzluk ve kesin betimlemeler kullanılır. 1830′lu Parnasizm, edebiyat tarihinde Leconte de Lisle ile özdeşleştirilir.
Natürelizm(Doğalcılık)
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuştur. Doğa bilimlerinin, özellikle de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar, gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir anlatımla ve tam bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. İlk doğalcı roman Goncourt kardeşlerin bir hizmetçi kızın yaşamını inceleyen Germinie Lacarteux adlı yapıtıdır.
Sembolizm
Sembolizma ve sembolizm, bir düşüncenin veya olayın sayılar ve şekillerle anlatılmasıdır. Bir açıdan kullandığımız harfler ve rakamlardan tutun, etrafımızda gördüğümüz geometrik şekillerde, doğanın yarattıklarında ve oluşlarda dahi sembolizmi görebiliriz. Fakat bizler genellikle bunları taşıdıkları anlamlardan çok, karşımızdakilere bildiklerimizi aktarmak için
kullanırız. Oysa her harfin, rakamın, geometrik şeklin taşıdıkları anlamlar ve enerjiler vardır. Sembolizmin en önemli yanı, bir sembole yüklenen anlamın yıllarca değerini kaybetmeden korunabilmesidir. Fakat bunun bir kötü yanı da aynı sembole gerçek anlamından veya daha doğrusu esas kullanım amacından farklı anlamlar yüklenerek kullanılmasıdır. Bu nedenle semboller ile uğraşırken dikkatli olmak ve gerçeği araştırmak gerekebilir. Fakat sembollerin gerçek anlamları ne kadar saptırılmaya çalışılırsa çalışılsın mutlaka birileri tarafından hep doğru olarak bilinir ve korunur. Sırların evrensel dili olan sembolizm; gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. İnsanlar binlerce yıldır, bir düşünceyi izah etmek için birçok yollar denemişlerdir. Bir düşüncenin anlamını, kademeli şekilde insanların anlayışlarına ve olgunluklarına göre birtakım kalıplar içine koyup sunmuşlardır. Özellikle ezoterik, gizli tutulması gereken birçok bilgi sembollerle anlatılmıştır. Yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.
Empresyonizm:
Empresyonizm, 19. Yüzyılın sonlarında Fransa’da resimde görülmüş, daha sonra edebiyat ve müzikte de etkili olmuş bir akımdır.
Bu akımda anlam açıklığından çok kapalılık yeğlenir. Dış dünyadan algılanan görüntüler ruh süzgecinden geçirildikten sonra dışa yansıtılır.
Neoklasizm:
Sembolizme tepki olarak doğan bir şiir akımıdır. Türk edebiyatında neoklasizmin en güçlü temsilcisi Yahya Kemal Beyatlı’dır. Yahya Kemal’in şiirleri, biçim yönünden eski, öz yönünden yenidir
Gelecekçilik(Fütürizm):
20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkmıştır. Edebiyatta devrim ve dinamizmi vurgulayan akım olarak değerlendirilir. Fütürizmin Türkiye’deki temsilcisi Nazım Hikmet’tir.
Dadaizm:
Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. 1.Dünya Savaşı’nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini vurguluyorlardı. Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriştiler.
Gerçeküstücülük (Sürrealizm):
Avrupa’da 1′inci ve 2′nci dünya savaşları arasında gelişti. Temelde 1910′ların ortalarında akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadacıların yapıtlarından kaynaklanır. 1924′te “Manifeste du Surrealisme”i (Gerçeküstülük bildirgesi) hazırlayan şair Andre Breton’a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur.
Harfçilik(Letrizm):
Öncülüğünü Romen asıllı şair Isidore Isou’nun yaptığı, 2′nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Şiirde en küçük birim olarak sözcükleri değil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir şiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliğindedir. İsou’ya göre, “harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir şey tinsel olarak da var olamaz.” Harfçilik, edebiyatın yanısıra sinemayı, dansı, müziği ve resmi de etkilemiştir. Çıkış noktaları, “sesleri, sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araştırılması”dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi şairler bu akımın önemli isimleridir.
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm):
Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. Öncelikle bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur.
Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:
1. Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.
2. Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık’ın anlamının araştırılmasını da içerir.
3. Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.
4. İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir “dünyada var olma”dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir.
Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard’ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle de L’Homme Revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.
İdealizm:
Dünyayı ve varoluşu bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklama öğretisinin temel olduğu felsefi akımın edebiyattaki uzantısıdır. İdealist felsefenin tüm özellikleri edebi eserlerde yer alır. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bireyci dünya görüşü ve simgecilik akımına bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl yaşamın artık makineleşen toplumları ve alabildiğine serpilip gelişen kentleriyle bireyi topluluk içinde yaşamaya zorladığını vurgulayan idealizm, bir arada yaşamanın yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır. Topluluk bilincini ve bu bilince göre bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi tinsel gerçekleri betimlemeyi ön planda tutar. En büyük temsilcisi Fransız yazar Jules Romains’tir.
Kişilikçilik:
Kişilikçilik, soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakış açısının da parçalara böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişilikçiliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütün gerçekliğin dokusunu oluşturur.
Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de başlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’dir.
Kaynak: Akımlar ve Tanımlamalar Vikipedia’dan…

2008/01 |