Minik Kuşum/Derya AYDIN

 

 

 

Sabahın erken saatlerinde yürümek, büyük zevk verir bana. Son bahar yapraklarını ezmek, mutluluk vesilesi; zavallı bendeniz için… Ölmüş bir varlık olduğunu düşünmeden, basarım üzerine… Ölüye saygısızlıkmış nafile… Canlıyı ezenlerin yanında benim ki hafif; hatta suç bile sayılmaz. Utanmalı mıyım kendimden… Neden utanayım… Doğanın kanunu biri ölür; diğeri doğar. Ama doğa hepten ölümü seçmiş… Uyan varlık dünyası, eğme boynunu, diren demenin faydasız olduğunu biliyorum.Yaşamın döngüsüne itiraz etmek… Haddime mi?

Zihnimde düşüncelerle yürüyorum ormanın içinde… Ağaçlar çıplak, çırılçıplak…

“Hayâsızlar bu haliniz ne?” diyorum.

Off be bunlar kendi keyfiyetinde… Aman bana ne? İsteyen istediğini yapsın. Kaparım gözlerimi, olur biter.

Uzaktan bir kuş sesi… Benim gibi bu manzaradan rahatsız olan biri daha… Uçuyor kanat çırpıyor. Ara sıra cik cik diye isyan ediyor.

“Hak veriyorum sana. Ama elden bir şey gelmez. Bunlar edepsiz.” diyorum.

Bana baktı küçük gözleriyle. Çaresizliği yansımıştı bakışlarına… Aç, susuz ve yuvasızdı.

Her halinden belliydi.

Sığınacak bir kovuk bulsa da; kış ortasında yiyecek besini nasıl elde edecek?

“Ailen nerede” dedim.

Boynunu büktü.

Belli; çok uzaklara gitmişlerdi. Belki kaybolmuştu ve ailesini bulamamıştı. Benden daha vahim vaziyetteydi. Onu sarmak, ısıtmak istiyordum. Ama yanlış anlamasından da çekiniyordum. Araya mesafe koymuştu, fazla yaklaşmıyordu. Bunca zaman neler yaşamıştı. Tahmin etmek zor değildi. Koskoca orman, kurtlar sofrasında hayatta kalmak kolay değildi. Ölmemişse güçlüydü.

“Sandığın kadar güçlü değilim” dedi.

Görünüşün aldatıcılığını bilirdim de; nasıl saklanır duygular buna anlam veremezdim.

“Bildiğin güvenilir bir yer var mı” dedi.

Bu soruya nasıl cevap verebilirdim. Desem ki benimle gel. Bilirim gelmez. Başımı salladım, olumsuz bir tavırla…

“Olsun be… Yine de saol” dedi.

Uzaklaşmaya başladı. Gitmesini istemiyordum. Savunmasız biçare bir kuşun karanlık gecelerde tükenmesini yüreğim kaldıramazdı.

“Dur nereye gidiyorsun” dedim.

“Akşama kadar, kalacak yer ve karnımı doyuracak bir parça ekmek bulmak zorundayım” dedi.

Sonunda ona yetişmiştim. Göz göze geldik. Korkuyla titremeye başladı. Aramızdaki mesafe kısaldıkça kalp atışları hızlanmıştı. Yüreğine sığmayan bir ürkeklik sarmıştı onu.

“Korkma benden. Sana zarar verecek değilim” diyerek gözlerimle ona güven aşılamaya çalışıyordum. Gözlerini bana odaklamıştı. Korktuğu incindiği her halinden belliydi; adeta donmuştu.

Bakışlarıma kilitlenmiş; hareketsiz kalmıştı olduğu yerde… Sonra birden kanadını çırptı.

“Nereden anlayacaksın beni” dedi.

Etrafıma bakındım.

“Bu manzaraya ve bu çirkefliğe bakmak senin durumunu algılamam için yeterli. Bana inanmanı istiyorum” dedim.

Benim kış günlerinde sığınacak bir yuvam vardı. Yuvam olmasa bile, paylaşacağım bir kovuğum mevcuttu. Ona doğru yürümeye devam ettim. Ben yürüdükçe o kaçıyordu.

Birden durdum; uzaktan bir ses geliyordu. Bir dere olmalıydı. Yazın kuruyor, kışın çağlıyordu aşağılara doğru. Kışı en çok sen sevmelisin diye bağırdım.

Akarsu gülümsedi.

“Doğru tahmin.” dedi. Sonra da;

“Bırak da; bu kadar saadetin tadını çıkaralım.” dedi.

Kendince haklıydı. Onunda senede bir gün misali, duyguları kabarmalı ve o duygular içine gömülüp; doyasıya yaşamalıydı sevdasını. Hem de nasıl; şahlana şahlana… Kabadayılar misali geriniyordu adeta…

Taşın üzerine oturdum.

Dere yatağına yapışan suyun ateşli kıvranışlarının ahengine takıldım. Seyretmeli miyim diye geçirdim içimden… Gizlilik esas olmalı bu ilişkilerde; ortada sere serpe yaşanır mı? Sapıklık bu… Tekrar baktım çevreme… Çıplak ağaçlar rüzgârla dans ediyordu.

Vay anasını… Bu dünyanın çivisi çıkmış dostlar diye seslendim. Bu manzara da dost ne arasın. Hepsi şeytana hizmet eden kâfir bunlar…

“Kâfirler” diye bağırdım.

Aman Allah’ım ne göreyim.

Küçük kuş yanı başıma gelmiş; küçük taşın üzerine oturmuş bana bakıyor.

Bana ısınmış olmalıydı. Yoksa bu kadar yaklaşmaya cesaret edemezdi. Onun içindeki korkuyla yakınlaşmış olması, bana cesaret vermişti. Biraz daha efelenebilirdim. Hem biraz havam olur…

Ona doğru yaklaşmaya başladım. Ama onda bir hareket yoktu. Korkmaya başlamıştım.

“Minik kuşum; anasız babasız olabilirsin. Ama gençsin. Genç olman, sahip olduğun en büyük değer. Üretkenliğin, çekiciliğinle her gönlü fethedebilirsin. Biraz cesaret…” dedim.

Yanıt vermiyordu, vermeyecekti.

Gözleri açıktı, kanatları donmuştu. Dakikalarca konuştuğum küçük kuş son nefesini vermişti. Kendime kızıyordum. Onu anlayamamıştım. Donmak üzere olan bir can, kurtarılmayı hak eder. Onu öyle çıplak çaresiz bırakıp seyretmek hangi mantığa sığar. Ahlak erdem diye diye; ahlaksızlığın en büyüğünü koydum önüme… Bencil doğam kahrol yok ol… İsyanlarım onu geri getirmeye yetmeyecek biliyorum. Olduğu yere gömüp en azından ölüsüne hürmeti tam yapayım.

Ölüyü bile kurtlar sofrasına meze yapan adiler varken ortada; son görevimi layıkıyla yerine getirip; vicdanımla baş başa suçlu insanların zindanlarından birine kapatayım ruhumu…

Elveda küçük kuşum… Hata sende değil; seni sahipsiz yersiz yurtsuz el memleketlerinde bırakan basit ruhlu şahsiyetlerde… Sana sahip çıkamayan eller kurusun… Mavi gözlerindeki ışık her birine kızgın kor bir alev olup; saplansın.
Sen rahat uyu…