Türkiye’de Bolşevizm’in İlk Öncüleri: Onbeşler/Emre GÜLTEKİN

 

 

 

Karadeniz,
15 kere açtı göğsünü
15 kere örtündü
15’lerin hepsi
Birer komünist gibi öldü…

 

Hep şiirlerden alıntıladığımız haliyle “28 Ocak Kanunisani”, Karadeniz sularında açılan on beş insan mezarıyla hatırlanır. Sistemin kendi dayattığı doğası içinde bunun haklılığı vardır. Ne de olsa onlar için ve onların bize dayattıklarına göre ölenler sadece etten kemikten birer insandı. Aslında ölen ve Karadeniz sularına açılan on beş mezara parça parça gömülen şey, bu topraklara aşılanmasına izin verilmeyen umudun, özgürlüğün ve insanca yaşamın ilk neferleriydi.Onbeşler, Bolşevizmin bu topraklar üzerinde ilk kıvılcımlarını çakmanın öncüleri oldular. Türkiye’de tarihin dayattığı dönüşümlerin en sancılı dönemlerinde muzaffer Ekim Devrimi’nden aldıkları bayrağı daha yukarıya taşımayı ve dünya devrimine giden yolda Türkiye’yi bir mevzi haline getirmeyi kendilerine nihai amaç edindiler. Kapitalist barbarlık tarafından katledilmelerinin yegane sebebinin bu olgular olduğunu hepimiz biliyoruz. Mustafa Suphi’nin ve yoldaşlarının katledildikleri tarihe kadar olan devrimci pratiklerinin gelişimini ve katledildikten sonraki süreçte devrimci hareketin izlediği çizgiyi irdelemek ve onların bıraktığı mirasın ne denli devrimci samimiyetle savunulduğunun bir özetini çıkarmak, ölümlerinin 87. yılında onları sadece “isim” olarak sahiplenenlerin işledikleri tarihi suçu gözler önüne sererek, gelecek kuşaklara onların devrimci miraslarını bırakmak açısından bir zorunluluktur.

Mustafa Suphi’nin Sosyalizmle Tanışması ve TKP’nin Kuruluşu’na Giden Yol

Mustafa Suphi’nin Osmanlı Devleti içerisindeki ilk siyasi faaliyetleri, Fransa’da üniversite öğrenimi sırasında etkilendiği Jön Türk’ler sebebiyle İttihat ve Terakki içerisinde başlamıştır. Ne varki ideolojik olarak sırtını Batı’da yeni yeşeren burjuvaziye dayamış olan parti, burjuvazinin tarihsel olarak yitirdiği ilericiliğine paralel olarak gerici bir yapı haline dönüşerek Mustafa Suphi’nin sert muhalefetiyle karşılaştı. Bu dönem Mustafa Suphi’nin özünde her ne kadar sisteme karşı bir muhalif yan beslesede ideolojik olarak onu “Mustafa Suphi” yapacak çizginin ötesindeydi. Henüz kafasındaki sınıfsal ayrımları net olarak oluşturmuş değildi. Bununla birlikte, daha sonra kapitalist dönüşüm adına gerçekleştirdiği “yenilik”ler halkı ezen burjuva karakterli bir despotizme dönüşen tavrı, çıkış noktasında da içinden geldiği ihtilalci geleneğe ve ilerici fikirlere karşı çıkıştan değil, bir tür halkçılıkla iç içe evrilen Türkçülükten besleniyordu. 1913 yılında Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra başlatılan terör dalgasında Sinop’a sürüldü. Fakat Mustafa Suphi’ye o dönem parti tarafından yönlendirilen asıl sebebi Birinci Balkan Savaşı’na yönelik olarak yarattığı muhalefetti. 1914 yılında arkadaşlarıyla buradan kaçarak, bir balıkçı teknesiyle Rusya’ya geçti. Birinci Dünya Savaşı’na Rusya’da düşman bir ülkenin vatandaşı olarak yakalandı ve buradaki sürgün hayatı başladı. Mustafa Suphi’nin hayatında kırılma noktasını yaratacak koşullar bu olaylarla birlikte gerçekleşmeye başlamıştı. Sürgün yıllarında Bolşevizmle tanıştı ve etkisi altına girdi. Bu noktadan sonra tarihte yerini almış iki farklı Mustafa Suphi çizgisi karşımıza çıkmaktadır: Bolşevizmle tanışmadan önce Türkçülük ve halkçılık karşımı bir demokratlık ve sömürgeciliğe karşı yükselen yurtseverlik Mustafa Suphi’nin siyasal çizgisinin en önemli özellikleriydi. Bunun aksine, Bolşevizmle tanıştıktan sonra Mustafa Suphi’de varolan yurtsever-Türkçü anlayış kendini tasviye etmiş, bunun yerini enternasyonalizm ve onun komünist kişiliğini oluşturacak olan devrimci ruh almıştır.

O dönem Rusya’da asırlardır zorbalığın ve barbarlığın simgesi haline gelmiş Çarlığın ensesinde onu tarihin tozlu sayfalarına kaldıracak olan proleteryanın devrimci mücadelesi hızla yükselmekteydi. Bolşevizmi benimsemiş olan Mustafa Suphi, sürgündeki Türk esirler arasında propaganda faaliyetlerine yöneldi ve onları Bolşevik saflara kazandırmaya çalıştı. Bu başlangıçla birlikte artık proleter enternasyonalizmini benimsemiş komünist bir önder olarak, Ekim Devrimi’ndeki rolünü almıştı. Devrimin ilerleyen dönemlerinde Mustafa Suphi Müslüman halklar arasında parti örgütlenmesini genişletmek, Kızılordu birlikleri örgütlemek ve Sovyet rejimini yerleştirmek adına çabaladı. 1919 yılında Kırım’ı ele geçirdikten sonra Türkiye ile olan bağlantılarını kuvvetlendirdi ve propaganda faaliyetlerini yürütecek zemini hazırlamaya girişti. Bu çalışmalarını Uzak Asya’da ve Türkistan’da genişleterek Beynelmilel Şark Tebligat Şurası’nı örgütlemiştir.

28 Nisan 1920’de Bakü’de işçiler ayaklanarak Azerbaycan Musavevat Hükümeti’ni yıkarak, Sovyet rejimine geçtiler. Bunun üzerine Mustafa Suphi hareketin merkezini Taşkent’ten Bakü’ye taşıdı. Daha önce yayından kaldırılan Yeni Dünya adlı dergi yeniden yayınlanmaya başlanarak, Karadeniz kıyılarında ve Anadolu’da örgütlenme çalışmalarına girişildi. Ayrıca Anadolu’ya sevkedilmek üzere Kızılordu Birliği örgütlendi. Bu çalışmalar Türkiye’de yeni bir hareket alanının açılmasının ilk adımlarını oluşturmaktaydı. Sovyetlerin Rusya’daki yaşama şansının dünya devrimi dalgasına kazandırılacak olan yeni bir ivmeye bağlı olduğunu Mustafa Suphi’de Ekim Devrimi’nin büyük okulunda öğrenmişti. Devrim dalgasını Türkiye topraklarına taşımanın bir yolu olarak ilk yapması gerekenlerden birinin merkezi bir devrimci Marksist örgütlenme yaratmak olduğunun farkındaydı. Komünist partinin kuruluş çalışmalarına girişen Mustafa Suphi Ankara Hükümeti’nin bu konuda nabzını yokladı. Kuruluş Kongresi için merkezi Ankara’da bulunan Halk İştirakiyun Fırkası aracılığıyla bu izin istendi, fakat yanıtsız olumsuz oldu.

23 Temmuz-7 Ağustos 1920 tarihleri arasında toplanan 3. Enternasyonal’in İkinci Kongresi Şark Milletleri Kurultayı (Doğu Halkları Kurultayı)’ nın toplanmasını kararlaştırdı. 1 Eylül 1920 tarihinde toplanan kongreye doğu ülkelerinde 1833 delege katıldı. Ardından 10 Eylül’de Bakü’de Sovyetler Birliği’nden, Anadolu’nun değişik yörelerinden, İstanbul’dan gelen 74 delegeyle birinci ve Umumi Türk Komünistleri Kongresi yani TKP’nin kuruluş kongresi toplandı. Bu kongrede Ethem Nejat’ın teklifiyle Türkiye’de faaliyet gösteren komünist teşkilatların birleştirilmesi kararı alındı. Ayrıca partinin tüzüğü, programı, stratejisi ve taktikleri karara bağlandı. Bu kararlardan belki de en önemlisi “emperyalizme karşı milli kurtuluş hareketinin derinleşmesine yardımcı olmak, bununla birlikte işçi sınıfının gerçek ve son amacı olan emekçilerin egemenliğini kurmak için gereken durumu, zemini ve koşulları hazırlamak”tı.

TKP’nin Bileşenleri ve İdeolojik Çizgileri:

TKP’nin ilk kongresinde Mustafa Suphi’nin yaptığı konuşma, onların nihai amacını ortaya koymaktadır:

“Teşkilat devirlerini geçiren ve şimdiye kadar birer grup halinde yaşayan Türkiye komünistleri, bu kongreden müteşekkil ve müttehit bir fırka olarak çıkmakla, yeni bir devre-i hayata ayak basıyorlar. Fırkanın önünde duran birinci vazife: Bundan sonra memleketimiz amele ve fukara rençberleri arasında fikrimizi kuvvet ve süratle neşrederek halkın mukadderatını kendi eline verecek sebep ve kabiliyetleri hazırlamaktır. Türk komünistleri üç seneden beri Rusya içtimai inkılabı içinde birçok safhalardan geçtiler.”

“ Komünist Fırkası için memlekete musallat olan harici düşmanları kovmak nasıl bir vazife ise, dahilde halkın sırtından geçinen yağmacı tufeyli sınıflarını da hazır yiyicilik halinden çıkarıp yumruk altında işletmek de, o derece esaslı bir vazifedir. Bu iki cihetin temini iledir ki, Komünist Fırkası mazlum amele ve rençber halka karşı hizmetini ifa etmiş ve ortadan sınıflar farkı kalkarak heyet-i içtimaiye, adalet-i hakikiyeye nail olmuş olacaktır.” (1)

Yine aynı konuşmada Mustafa Suphi dünya devriminin anahtarı olarak Batı’da doruk noktasına ulaşan işçi sınıfı hareketinin yanında, Doğu’da yükselen devrimci dalgayı göstermekteydi. Eşitsiz gelişimin özgün örneklerini taşıyan Doğu’da devrimci hareketin önderliği genellikle burjuvazinin elindeydi. Fakat bu mücadeleyi burjuvaziyi devrirerek yükseltmesi gereken kesimler olarak emekçi sınıfların hareketine önderlik oluşturmanın peşinde koşuyordu.

“Yoldaşlar, bilindiği gibi, eğer Fransız-İngiliz kapitalizminin başı Avrupa’da ise gövdesi (midesi) Asya’nın geniş alanlarında bulunuyor. Ve biz, Türk sosyalistleri için acil görev Doğu’da kapitalizmin köklerini söküp atmaktır. Ancak bu yolla İngiliz-Fransız sistemini hammadde kaynaklarından yoksun kılabiliriz. Türkiye, İran, Hindistan, Çin ve diğerleri İngiliz-Fransız sanayilerine kapılarını kaparlarsa, hem Avrupa borsaları pazar olanaklarından yoksun kalır hem de kaçınılmaz bir krize yol açılmış olur, ve bunun sonucu hakimiyet proletaryanın eline geçer ve sosyalist düzen kurulur.” “Türk proletaryasının bütün gücüyle dünya sosyalist devriminin savunusuna ve gelişimine katılacağı güvenci içindeyiz.”(2)

Sonuç olarak bu bakış açısı Türkiye’de o dönem varolan koşullar içerisinde yapılacak örgütlenme çalışmalarının amacı devrimci hareketi toparlamak, sınıf hareketini yönlendirmek ve emperyalizme karşı mücadele etmekti. TKP’nin Mustafa Suphi’nin de belirttiği kuruluş amacı bu üç ilkede şekilleniyordu. Mustafa Suphi’nin, Ekim Devrimi’nde bizzat tanık olduğu Leninist parti modelinin işlerliği ve tarihsel önemi konusunda düşünceleri oldukça netti. Türkiye’de de emekçi kitleleri birleşik bir komünist parti etrafında örgütlemenin devrimci mücadele açısından şart olduğuna inanıyordu.

TKP kurulduktan sonra, Anadolu’da ve İstanbul’da örgütlenmiş komünist grupları bu amaç doğrultusunda birleştirdi. Üç farklı grup çatı olarak TKP’yi oluşturmuşlardı. Bunlar; 1917 Ekim Devrimi’nin içinden gelen Bolşevik kanat (Mustafa Suphi ve diğerleri); Mütareke’den sonra Avrupa’dan, özellikle Almanya’dan dönen aydın ve gençlerin İstanbul’daki küçük komünist çevreler ve aydınlarla ilişkiye geçerek oluşturdukları İstanbul TKP (Şefik Hüsnü liderliğindeki Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası ve Aydınlık çevresi); Milli Mücadele ve ilk Meclis içindeki bazı sol eğilimli çevrelerin Anadolu’da 1917 Ekim Devrimi’ne ilgi ve yakınlık duyan komünizan unsurlarla oluşturdukları Anadolu veya Ankara TKP’dir.

TKP liderliği ideolojik olarak Ekim Devrimi’nin ve Bolşevizm’in etkisindeydi. Mustafa Suphi’nin dünya devriminin gelişimi ve proleter devrim üzerine görüşlerinin temelinde sürekli devrim perspektifi ve tutarlı bir enternasyonalizm yatmaktaydı.

“Burjuva gazeteleri sütunlarında bizlere karşı şöyle sorular yöneltildi: ‘Müslüman dünya, Türk ordusunun Asya içlerindeki zaferini kutlarken Türk-Tatar ulusunun en kutsal duygularına ve dinine karşı gelen bu insanlar kim? Bu kişiler hangi dine mensup, milliyetleri nedir?’ Ve elçilik bu uhrevi sorularla bütün Doğu Müslüman dünyasının kafasını karıştırmaya çalışırken, biz, Türk komünistleri, bütün yeryüzünün-vatanımız ve insanlığın-ulusumuz olduğunu açıkça belirttik. Böylece, devrimin kızıl bayrağını cesurca kaldırarak Türk emperyalizminin çevresinde toplanmış bu tür insanlara, bu tür akımlara karşı koymaya karar verdik.” (3)

Bu sözler onun enternasyonalist düşünceleri konusunda oldukça açıklayıcıdır. Mustafa Suphi, Ulusal Kurtuluş mücadelesine yurtsever bir bakış açısıyla yaklaşan oportünistlerin aksine, savaşımın sadece emperyalizme karşı değil, bu topraklar içerisindeki hakim sınıflara karşı yöneltilmesi gerektiğine de inanıyordu. Fakat TKP’yi oluşturan örgütlerin ideolojik olarak Mustafa Suphi önderliğinin bu çizgisinden oldukça uzak olduğu görülmektedir.

TKP kurulmadan önce İstanbul çevresinde faaliyet gösteren Şefik Hüsnü önderliğindeki Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası ile Aydınlık dergisi çevresi ideolojik olarak yalpalamanın önemli örneklerini gösteriyordu.Şefik Hüsnü’nün savunduğu program katıksız bir Menşevizm’den ibaretti. Türkiye’de sosyalist devrimden önceki sürece demokratik bir dönüşümü yerleştirmekteydi. Bunu Aydınlık Dergisi’ndeki “Devrimimizin Gelişimi” adlı yazısında ortaya koymaktaydı:

“Şimdiye kadar cereyan eden vakayi, elde edilen semereler ve bilhassa büyük bir isabet-inazar ve maharetle başarılan Milli İnkılap, memleketimizin mukadderatını ellerinde tutanların hafi bir vuzuh ile vaziyetin icabetini takdir ettiklerini göstermektedir. Rusya’da olduğu gibi, hükümdarlığın ilgasını bir halkçılık devresinin takip etmesinden, bizde de içtinap olunamazdı. Cezai inkılap yolunda bilahare daha canlı bir yürüyüşle ilerlemek için bu bir dinlenme noktasıdır. Bütün tehlike, bu noktada kendimizi unutup derin bir rehavet içinde tekrar harekete gelmekten istinkaf temayülündedir. Hatırdan çıkarılmamalıdır ki, eriştiğimiz vakfe, yolumuzun müntehası değildir. Yalnız ilerisini tenvir eden bir projektör vazifesi gören bir menhalededir.”(4)

Bu alıntı Şefik Hüsnü’nün bahsettiğimiz çizgisini tasvir etmektedir. Türkiye’de öncelikle demokratik devrimin gerçekleşmesini vurgulayarak, emekçi sınıfların “rehavete kapılmadığı takdirde” sosyalist devrim yolunda ilerleyebileceğini söylüyordu. Fakat tarih Şefik Hüsnü’nün bu belirttiklerinin çok çok öncesinden bu anlayışı mahkum etmiş ve sürekli devrim anlayışını kanıtlamıştı. Rusya’da 1917 Şubat Devrimi ile 1917 Ekim Devrimi arasında yaşanan süreçte “demokratik devrim”, ne toprak sorununu çözebilmiş, ne ulusal çelişkileri yokedebilmiş ne de demokratik devrimin başına çöreklenen burjuva zorbalar proleteryanın nihai kurtuluşu yolunda adımlar atabilmişti. Yaşanılan ikili iktidar sürecinde Lenin önderliğindeki Bolşevik Parti demokratik devrim sürecini bir durak olarak değil, sosyalizme giden yolu derinleştirme süreci
olarak görmüşlerdi.

Şefik Hüsnü’nün bu yaklaşımı onu Ulusal Kurtuluş hareketinin çıkarlarına sadık olmaya iterek ve emperyalizme karşı verilen mücadeleyi derinleştirerek emekçi sınıfların kurtuluşunu gerçekleştirme görevinden uzaklaştırıyordu.

“İnkılap yolunda devam etmezsek, memleketmizde elyevm mevcudiyeti pek o kadar hissedilemeyen sermayedar burjuvazi sınıfını adeta halketmiş olacağız. Yani bir hızb-ı kalilin menfaatini gösterek bütün milletin ekseriyet-i kahiresini teşkil eden köylü ve işçilerimizi işkenceli bir esaret devresinden geçmeğe mecbur edeceğiz. Buna hiç kimsenin muvaffak olacağına ihtimal verdiğimiz zannolunmasın. Fakat biz istiyoruz ki, böyle akim ve muzir bir teşebbüse hiç girişilmeden halkçı inkılabını yapanlar, İçtimai İnkılap fikirlerini ve çalışan sınıfları temsil eden heyetlerle el ele versinler… hem memleket dahilinde sınıf ve fikra mücadeleleri kökünden kazınarak milli vahdet ve tenasüt temin edilsin… hem de burjuva emperyalizmine karşı müttehit ve kuvvetli bir cephe teşekkülüne medar olmak suretiyle beynelmilel takviye ederek beşeriyete müessir bir hizmet ifa etmiş olalım. “(5)

Bu alıntı Şefik Hüsnü’nün Mustafa Kemal önderliğinde gerçekleşen burjuva dönüşümlere olan yaklaşımını özetlemektedir. Şefik Hüsnü sosyalistler Ankara Hükümeti’yle el ele verdiği takdirde oluşacak yeni yönetimin sosyalist bir nitelik kazanabileceğini vurguluyordu. Bu onun sosyalizm anlayışının tepeden inmeciliğin bir biçimi olduğunun kanıtıdır. Ayrıca Uluslarası emperyalizme karşı verilen mücadelede Ankara Hükümeti’nin arkasına koşulsuz yedeklenerek, onun burjuva karakterini geri plana itmeye çalışıyordu.

Ankara’da merkezileşen Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası veya Ankara TKP ise, Milli Mücadele içerisinde Bolşevizm’den sadece şeklen etkilenmiş kitlelerin biraraya gelmesiyle oluşmuş bir örgütlenmeydi. İdeolojik olarak Şefik Hüsnü’nün Menşevik programının bile uzağında durmaktaydı. THİF kendine meşruiyet sağlamak adına İslamiyet’in sola yatkınlığı üzerinde durmaktaydı. Ayrıca proleter enternasyonalizmine aykırı bir şekilde Türkçü bir tutum takınarak Rumlara, Ermenilere ve diğer azınlıklara karşı oldukça düşmanca tutumlar takınmaktaydı.

“…İzmir’e efendilerinin teklifiyle kollarını sallayarak giren Yunanlıların, Türk köylü ve amelesine idam sephaları kurmasıdır ki ruhunda henüz halis bir Türk kanını taşıyan Anadolu’yu kat’i bir mücadeleye atmıştır…” “Ekseriyeti Türk, cemiyatı ve müessesatı Türk olan memleketler Türktür; başkalarının olamaz. Maamafih Türkler başkalarının yurduna ve istiklaline de kendi yurdu ve istiklali gibi hürmet eder, zabt ve istila politikalarını edebiyen tel’in eder.”(6)

Bu sözlerde milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının en keskin hali görülmektedir.

TKP- Ankara Hükümeti-Sovyetler İlişkisi

Mustafa Suphi önderliğindeki TKP’nin Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin merkezindeki Ankara Hükümeti’ne olan yaklaşımı çok açıktı. “Kendilerini halkçı olarak adlandıran sırf burjuvalardan ve zorba takımından oluşan bu meclis…” tanımlaması onun gözünde Ankara Hükümeti’nin sınıfsal olarak neye tekabül ettiğinin bir göstergesiydi.

Ulusal Kurtuluş hareketi ile birlikte Anadolu’da emperyalist talana karşı Türkiye egemen sınıflarının bir mücadelesi söz konusuydu. Yeni yeni yükselişe geçen burjuvazi, kendi doğası gereği gelişimini iktidarla süsleyebilmek adına öncelikle kendi kafasında çizdiği sınırlara göz diken emperyalist saldırılara karşı koymak zorundaydı. Bu nedenle tarihsel olarak Türkiye topraklarında ileri bir aşamaya tekabül ediyordu. Fakat bu ilericiliğin emekçi sınıflar adına gerçekçi kılınabilmesinin yolu emperyalizme karşı yönelen hareketin emekçiler önderliğinde sosyalist devrim mücadelesine dönüştürülmesi gerekiyordu. Aksi bir durum yine emekçilerin kapitalist sömürü altında ezilmesinin önünü açacaktı.

Bu bakış açısının belirginleşmesinde ve dünyadaki komünist hareketlerin ulusal soruna yaklaşımlarında kullanmaları için bir perspektif olarak inşa edilmesinde Lenin’in birinci dereceden rolü bulunmaktadır. 1919 yılında, Komintern’de Lenin’in ilkesel yaklaşımı onaylanmış ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin orta sınıflar önderliğinde yükselmelerine karşın, emperyalizme karşı savaşımında desteklenmesine karar verilmişti. Türkiye’deki hareketinde bu tezin ilk kullanım alanı olması tarihin bir cilvesi olarak sayılabilir. Bu tezin tarihsel olarak ne getirip ne götüreceği konusunda Türkiye bir laboratuar olarak kullanılacaktı.

1921 yılı hem Mustafa Suphilerin geleceği hem de Ankara Hükümeti’nin Sovyetlerle ilişkileri açısından alacağı rol açısından bir milat yılı oldu. Mustafa Kemal’in en çok çekindiği konuların başında TKP’nin oluşumuyla birlikte Anadolu’daki devrimci unsurların bir birliktelik oluşturmasıydı. İştirakiyun Fırkası’nın yasallaşmasının meclis içerisinde faaliyet gösteren Halk Zümresini etkilemesinden çekiniliyordu. Ayrıca Çerkes Ethem güçleri artık dizginlenememekteydi. Bu unsurların birleşerek Kemalist iktidara karşı bir alternatif oluşturmasından çekinilmekteydi.

Mustafa Kemal bu tehlikenin bir yıl öncesinden farkındaydı. Egemen sınıfların devrimciler cepheden yükselecek tehlikeler karşısında izleyici birtakım siyasetlerinin olacağı açıktır.Ankara, TKP’nin kurulmasının ve Komintern’in desteğinde Anadolu’da yükselen hareketi yönlendirmek amacıyla topraklara giriş yapması karşısında iktidarın kendi ellerinden kayacağını görebiliyordu. O dönemde, Ali Fuat Paşa’ya çektiği şifreli bir telgrafta Mustafa Kemal şöyle diyordu:

“Komünistliğin memeleketimizde değil henüz Rusya’da bile kabiliyet-i tatbikiyesi hakkında sarih kanaatler hasıl olmadığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber dahilden ve hariçten muhtelif maksatlarla bu cereyanın memleketimiz dahiline girmekte olduğu, vahdet ve sükununu muhil ahvalin hulusu da daire-i imkanda görülmüştür. En makul ve tabii tedbir olarak aklı başında arkadaşlardan, hükümetin malumatı tahtında bir Türkiye Komünist Fırkası teşkil ettirmek olacağı düşünüldü. Bu akdirde memlekette bu fikre müteallik bütün cereyanları bir muhassalaya rica etmek mümkün olabilir…” (7)

Mustafa Kemal’in bu sözleriyle birlikte TKF’nin kurulum amacı olarak devrimci hareketi egemen sınıfların istediği kanallara havale etmek gösteriliyordu. Bir nevi Anadolu’da yaşanan devrimci yükselişin içerisine Truva atı sokuluyordu.

Mustafa Suphilere yönelik olaraksa katledilmelerinden sadece bir hafta önce Meclis kürsüsünden şu sözler sarfediliyordu:

“(…)İşte bu serseriler (…)Türkiye Komünist Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar (…) kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için bir takım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır(…)Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır…”(8)

Bu sözlerin sarfedilmesinden bir hafta geçmesinden sonra Mustafa Suphilerin katledilmesi gerçekçi bir tesadüf olarak durmamaktadır. Mustafa Suphiler Sovyetlerin Türkiye’ye yaptığı yardımlar karşılığında Anadolu’da serbestçe faaliyet yürütme hakkına sahip olmuşlardı. Fakat bu serbestliğin, burjuva dönüşüm programına karşı tepkiyi ve muhalefeti örgütleme tehlikesi karşısında, egemen sınıfların kendi çıkarlarını Sovyetlerin yardımından üstün tutmaları nedeniyle baltalanması gerekiyordu. Zaten gelişen süreçte kendi çıkarlarını sağlama almanın yolunu “Batılılaşma” adı altında kapitalizmi yerleştirmekte ve emperyalizmle işbirliği içine girmekte görmüşlerdi. Mustafa Suphilerin katledilmesi burjuvazi açısından bu yakınlaşmanın teminatı oldu.

Sonuç

Mustafa Suphiler dünya devrimi perspektifini benimsemişlerdi ve Rusya’da okulundan geçtikleri devrimci Marksist geleneği Türkiye topraklarına taşımayı amaç edinmişlerdi. Fakat, bu amaçlarına ulaşamadan egemen sınıflar tarafından katledildiler. Mustafa Suphi ve on beş yoldaşıyla beraber katledilen yalnızca onlar değil, Türkiye devrimci hareketinin geleceği olacaktı.

Onbeşlerin katledilmesinden sonra TKP, Rusya’da işçi iktidarının tasviye sürecinin başlamasıyla birlikte bürokrasinin çıkarları doğrultusunda çalışan bir örgüt haline geldi. Önceleri savundukları gelenekle Menşevizm’le paralel bir hat izleyen Şefik Hüsnü ve şürekası partiyi Komintern’in birer acentası haline getirdi. Bunlar daha da derinleştirilmesi gereken tarihi ayrıntılar. Bizim için asıl önemli olan tarihi gerçek, onbeşlerin katledilmesinden itibaren devrimci Marksist geleneğin uzun bir sessizlik içine girdiğidir ve bu sessizliği bozmak yeni bir devrimci Marksist kuşak oluşturmakla aşılacaktır.
 


Kaynakça
(1), (2), (3),(4), (5), (6) Aynur Akman, “Mustafa Suphi TKP’si ve Epigonları”, Marksist Bakış, Şubat 2006, http://www.bolsevik.org/2001.htm

(7) Mustafa Kemal’in Eylül 1920’de Ali Fuat Cebesoy’a çektiği şifreli telgraftan alınmıştır. (aktaran Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Tarihi Ansiklopedisi, “Kurtuluş Savaşı ve Sosyalist Hareket”, c.6, böl. 5, s.1870-1871)
(8) Ertuğrul Kürkçü, “Mustafa Kemal: İmge ve Gerçek”, BİA Haber Merkezi, 9/11/2005, http://www.bianet.org/2005/11/09/70016.htm