Günümüz Sivil Toplum Anlayışına Spinoza Üzerinden Bir Bakış / Seha TISOĞLU

 

 

 

Günümüzde sivil toplum yaklaşımları daha çok liberal bir anlayış içerisindedir. Modern devlet içerisinde, temel hak ve özgürlükleri koruyan hukuk devleti ve bu özgürlükler alanına negatif anlamda tesir eden müdahaleci devleti barındıran, ikili bir yapı olduğu anlayışı, devlet ve toplum ayrımını ortaya çıkarmıştır. Bu ayrım sivil toplum – devlet ikiciliğini yaratmaktadır. Bu tip bir ayrım, siyasal olan ile toplumsal olanın bir hak ve ödev ilişkisi içerisinde birbirine bağlanmasını gerektirir ki bu bağlanma bir sözleşme ile hakların devredilmesi ile mümkündür. Bu doğrultuda modern devlet her bireyin doğal hakkını bir sözleşme aracılığıyla aşkın bir iktidara devredilmesi esasına dayanır.


Spinoza ise hem sivil toplum – devlet ayrımına hem de aşkın iktidar anlayışına karşıdır. Bunu ‘’Hiç kimse doğal hakkını bir daha kontrol edemeyeceği başka bir bireye bırakmaz, bunun yerine toplumun, kendisinin de bir parçası olduğu çoğunluğa bırakır, böylece insanlar daha önceki doğal durumlarında olduğu gibi eşit kalabilirler.’’(1) diyerek açıkça ortaya koyar. Ona göre, ‘’devletin egemenliği ile bireyin özgürlüğünün birbirinden ayrılmasına, daha uygun bir şekilde belirtecek olursak uzlaştırılmasına gerek yoktur. Çünkü onlar birbirleriyle çelişmezler. Çelişki onları karşı karşıya getirmek olacaktır.’’(2) Görüldüğü üzere Spinoza siyasal olan ile toplumsal olan ayrımına karşı çıkmış, toplumsal olanın aynı zamanda siyasal olan olacağını ifade etmiştir. Doğal hakkın devredilmesi fikrini de reddeden Spinoza, bu doğrultuda bir kurucu güç olarak çokluk düşüncesini öne çıkartmış, politikliğe bir içkinlik katmıştır. Onun düşüncesinde doğal hakkın aşkın bir iktidara devri yerine, yaşamın örgütlenmesi ile oluşan bir sivil toplum söz konusudur. Yaşamın örgütlenmesi, bireylerin doğal haklarından feragat ederek oluşturdukları bir topluluk değil, bireylerin ortak bir amaç/etkinlik doğrultusunda oluşturdukları çokluktur. Birey yapmaya muktedir oldukları kadar yani gücü kadar sahip olduğu hakkını, diğer bireylerin güçleri yani hakları ile bir araya getirerek çokluğun gücünü yani egemenliği oluşturacaktır. Nitekim Spinoza demokrasiyi şöyle tanımlamıştır: ‘’insanların kendi güçleri dâhilinde olan her şey üzerinde toplu bir egemenlik hakkına sahip oldukları insanlar birliği’’(3)


Görüldüğü üzere Spinoza’nın sivil toplum yaklaşımı, modern devletin sivil toplum anlayışından tamamen farklı bir yerde bulunmaktadır. Buna rağmen Spinoza’nın sivil toplum ve demokrasi üzerine söylediği pek çok şey modern devletteki sivil toplum anlayışında karşılığını bulmaktadır. Aynı zamanda modern devletteki sivil toplum yaklaşımı ile Spinoza’nın sivil toplum anlayışı bir noktada kesişmektedir.


Bu kesişme modern devletin sivil toplum/devlet ikiliğini irdelediğimizde ortaya çıkmaktadır. Modern devlet içerisinde sivil toplumun konumu, toplum-devlet ayrımının yarattığı karşılıklı ilişkinin de bir sonucu olarak, devletin sivil toplumu algılamasını yaratmaktadır. Ancak modern devlet içerisindeki hukuk devleti-müdaheleci devlet ayrımından doğan sivil toplumun varlığı devlete bağlıdır. Bu sivil toplum anlayışı, devlet olmadan sivil toplum olmaz fikrinide içerisinde saklamaktadır ki bu yönüyle Spinoza’nın devlet ile birey ilişkisi üzerine söylediği ‘’Çelişki onları karşı karşıya getirmek olacaktır’’ sözüde doğrulanmaktadır.


Sivil toplum, devletten ayrı bir alan değil; devletin, yasaların ve kurumlarının etkisinde ancak gölgesinden mümkün olduğunca uzak tutarak yarattığı suni bir özgürlük alanıdır. Günümüzde, müdahaleci devletin küçültülmesi temelinde gelişen sivil toplumun, daha çok hak ve özgürlük vaadi ile devletin nüfuzunun artmasına yol açtığı iddia edilebilir. Spinoza’da yer alan ‘’her devlet eğer istikrarı sağlamak istiyorsa bu bireylere mümkün olan en fazla düşünce ve ifade özgürlüğünü sağlamak durumundadır.’’(4) düşüncesi ekseninde bu konuya baktığımızda da sivil toplum alanın, modern devletin sürekliliği adına gerçekleşen rasyonel bir sonuç olduğu çıkarımını yapabiliriz.


Yine Spinoza’nın ‘’bireylerin devletteki etkinliklerinden çekilmeleri, mutlaka, kendilerini riske ve tehlikeye attıkları bir halk düşmanı konumuna düşmelerine neden olacaktır.’’(5) düşüncesini de göz önüne alırsak, günümüzde sivil toplumun varlığının, devletin sürekliliği için olduğu kadar bireyler için de rasyonel bir düşüncenin sonucu olduğu çıkarımı yapılabilir.


Modern devlette yer alan sivil toplum anlayışının kökenlerinin toplumsal sözleşme esasına dayandığı ve toplumsal sözleşmenin de mülkiyet, güvenlik gibi alanlar üzerinden şekillendiğini kabul edersek; güvenlik ihtiyacının bir sonucu olarak haklarını bir sözleşme ile devreden bireylerin, devletteki etkinliklerinden çekilmeyeceklerini ve gerek kendi güvenliklerini gerekse haklarının güvenliğini sağlamak adına devlet içindeki etkinlerini arttırma yoluna gitmeyi seçeceklerini öngörmek mümkündür.


Sivil toplumun günümüzdeki durumunu anlamaya çalışırken yukarıda değindiğimiz gerek bireyin gerekse devletin rasyonel yaklaşımını iyi anlamak gerekmektedir. Sivil toplum, devletin istikrarı ve bireyin güvenliği için bir araçtır. Sivil toplum her ne kadar devletten ayrı olmasa da varlığı ile bireylerin özgürlük alanlarını ya da özgürlük alanı tahayyüllerini, devletin kurumsal görüntüsünün dışına çıkartarak, genişletip devletin istikrar amacına aracı olurken, bir taraftan da bireyin özgürlük ve güvenlik ihtiyacını göreceli olarak karşılamaktadır.


Tam bu noktada Spinoza’nın sivil topluma olan yaklaşımı üzerinden modern devletteki sivil toplum anlayışını anlamak için Spinoza’da yer alan özgürlük anlayışına bakmak yararlı olacaktır. ‘’Gerçek özgürlük, insanların kendi doğal güçleri ve hakları gereğince, eylemlerinin içsel zorunluluğunun farkına vararak ve kendi yargılarının peşinden giderek yaşamalarıdır. Yani özgürlük bir haktır. Kişinin, kendi yaşam hakkını birlikte (ortak bir etkinlik üzerinde) gerçekleştirebileceği insanlarla bir araya gelmesi ve kendi (bedensel ve zihinsel) gelişimini gerçekleştirebileceği araçlara ulaşmaya çalışması, politik örgütlenmenin özüdür.’’(6) Spinoza’nın bu özgürlük anlayışına baktığımızda modern devletteki sivil toplum anlayışı ile hem çeliştiğini hem de bir yönüyle eşleştiğini görürüz. Spinoza elbette sivil/siyasal ayrımına karşıdır. ‘’Görevlerin karşılıklığı ve hakların eşitliği temelinde kurulmuş olan demokratik devlet, bütün bireysel fikirlerin toplamı sonucunda oluşan çokluğun iradesine göre idare edilir.’’(7) diyen Spinoza, böylece bireye kurucu iktidar özelliği katmış ve birey ile devleti özdeşleşmiştir. Dolayısıyla Spinoza’nın bu özgürlük anlayışı doğrudan modern devlette karşılığını bulamaz. Modern devlet içerisinde bireyin bu tip bir rolü yoktur. Ancak bu tanımı ile Spinoza bir şekilde modern devlet içerisindeki sivil toplumun işleyişini izah etmiştir. Sivil toplum, aynı Spinoza’nın dediği gibi “kişinin, kendi yaşam hakkını birlikte (ortak bir etkinlik üzerinde) gerçekleştirebileceği insanlarla bir araya gelmesi ve kendi (bedensel ve zihinsel) gelişimini gerçekleştirebileceği araçlara ulaşmaya çalışması, politik örgütlenmenin özüdür.” bir örgütlenme içerisindedir. Bununla birlikte Spinoza ‘’Sivil toplumun amacı barış ve güvenlikten başka bir şey değildir.’’(8) diyerek günümüzde sivil toplumun amacı nedir soruna da yanıt vermiştir. Toplumsal sözleşme ile haklarını güvenlik adına devreden bireyler , ’bireylerin devletteki etkinliklerinden çekilmeleri, mutlaka, kendilerini riske ve tehlikeye attıkları bir halk düşmanı konumuna düşmelerine neden olacaktır.’’ ifadesini açıklarken kullandığımız sebeplerden ötürü sivil toplum içerisinde yer alarak güvenliğin sürekliliğini sağlamaya çalışmaktadırlar.


Spinoza üzerinden yapılan, günümüzde sivil toplumun yeni sorgulaması, sivil toplumun devletten bağımsız olmadığı ve güvenlik arayışı içerisindeki bireyin sivil toplumu bu amaç doğrultusunda olumlaması gerçeği karşımıza sivil toplumun olanaklığı/olanaksızlığı tartışmasını getirmektedir. Sivil toplumun devletle olan ilişkisi, daha doğrusu sivil toplumun hak ve özgürlükler açısından devlet ile mücadelesi, elde edilen kazanımların sivil toplumun başarısı mı yoksa devletin Spinoza’nın ’her devlet eğer istikrarı sağlamak istiyorsa bu bireylere mümkün olan en fazla düşünce ve ifade özgürlüğünü sağlamak durumundadır.’’ ifadesi ile nitelediği durumun doğal bir sonucu olarak, istikrarı koruma adına verdiği bilinçli ve sınırlı tavizler mi olduğu sorusunu karşımıza çıkartmaktadır.


Sivil toplumun örgütlenme şekli, sivil toplumun olanaklığı/olanaksızlığı tartışmasının bir başka ayağını oluşturmaktadır. Spinoza’da yer alan; ‘’Kişinin, kendi yaşam hakkını birlikte (ortak bir etkinlik üzerinde) gerçekleştirebileceği insanlarla bir araya gelmesi ve kendi (bedensel ve zihinsel) gelişimini gerçekleştirebileceği araçlara ulaşmaya çalışması, politik örgütlenmenin özüdür’’ düşüncesi temelinde şekillendiğini söyleyebileceğimiz günümüz sivil toplum anlayışında rıza ve gönüllük esası söz konusu olmakla birlikte özünde doğası gereği demokratik olması gereken sivil toplum alanında oluşan yapılarında devlet kurumlarındaki yapılar ile benzeştiği görünmektedir. Sivil toplum alanındaki örgütlerin büyük çoğunluğunun bürokratik bir yapı ve dikey bir hiyerarşi anlayışı içerisinde hareket ettiği ve karar alma sürecinin üyelerin tamamından ziyade üyelerin seçtiği diğer bir deyişle karar alma haklarını devrettikleri kişi ve gruplarca gerçekleştiği görülmektedir. Benzer bir durumu Spinoza’da şu şekilde ifade etmektedir: ‘’Devleti yönetenler ve yönetilenler istesinler ya da istemesinler, ortak kurtuluş için önemli olanı yapacak bir şekilde kurmak gerekir; başka bir şekilde söyleyecek olursak herkes isteyerek ya da zorla, kendiliğinden ya da zorunluluktan, aklın hükmettiklerine göre yaşamaya zorunlu olmalıdır. Bu da ancak, devlet işlerinde ortak refah ilgilendiren meseleler, bu kişi kim olursa olsun, bir kişinin sadakatine bırakılmadığı takdirde olur…” (9) Spinoza’nın sivil toplum anlayışını doğrudan karşılayan ve kurucu iktidar olarak çoğunluğun katılımının altını çizen bu düşüncesi, modern toplum içerisindeki sivil toplum anlayışının yapısı ve karar alma sürecine de karşılık gelmektedir. Devletin dışında, devlete karşı, hak ve özgürlüklerin korunması ve arttırılması amacıyla demokrasi temelinde örgütlenen bu yapıların günümüzde, Spinoza’nın ‘’ancak bir kişinin sadakatine bırakılmadığı takdirde…’’ diye nitelediği durumu karşılamadığı görülmektedir. Sivil toplum, özellikle karar alma sürecinin katılımda bulunan bütün bireylerin tercihleri yansıtmasının beklenmesi halinde, karar alma sürecinde oluşan zaman sorunsalı (çözüme yönelik kararlar ivedi bir şekilde alınması gerekliliği) sebebiyle, hak ve özgürlüklere müdahalesi nedeniyle eleştirdiği, devlete benzeyebildiği görülmektedir.


Gerek sivil toplumun, devletin yedeği algılamasının ortaya çıkmasına neden olacak bir şekilde devlet ile olan karşılıklı bağı gerekse örgütlenme sorunu, sivil toplumun modern devlet içerisindeki yeri ve durumunun sivil toplumun olanaksızlığı algısının ortaya çıkmasına sebep olduğunu söylememiz mümkün. O halde sivil toplum, modern devlet içerisinde, devletin istikrarı ve bireyin güvenlik ihtiyacını karşılamak yani statükoyu korumak adına var olan bir alandır. Sivil toplumun mevcudiyeti sivil/devlet ayrımını yaratır ki bu egemenin konumunu daha ulaşılmaz kılacaktır. ‘’Öznenin devamlı olarak itaat etmesi için hükmeden öznenin gücünün ona mümkün olduğu kadar büyük görünmesi gerekir’’(10) Spinoza’da yer alan bu düşüncede bu durumu doğrular ve günümüzde sivil toplumun yerini devlet açısından konumlandırır. ‘’Gücü hem reel hem imgesel olan bir efendi karşısında duyulan korkunun bir araya getirdiği bireyler aynı duygularla konuşurlar; benzerlerini hem cazip bulurlar, hem de onlardan tiksinirler, ancak gerçekten ortak bir nesneleri yoktur. Dolayısıyla aralarındaki iletişim ne kadar gürültü koparsa da minimaldir.’’(11) Spinoza’nın bu düşüncesi ise sivil toplum – birey ilişkisini konumlandırır. Devlete karşı devlet tarafından oluşturulmuş sivil toplum alanında hareket eden bireyler, güvenlik ihtiyacının vazgeçilmezliğinden ötürü sivil toplumdan yani devlet içerisindeki etkinliklerinden çekilmezken, hak ve özgürlüklerinin ellerinden alınacağı korkusuyla müdahaleci devlete karşı, bu alanda bir araya gelmektedirler. Bu birliktelik sınırlı bir birliktelik olmakla birlikte yaşamın örgütlenmesini de amaçlamamaktadır. Dolayısıyla sivil toplum, bireyler ile devlet arasındaki hak ve özgürlüklerin sınırlarının belirlenmesi amacıyla kurulan iletişimin düzenlenmesiyle sınırlı kalmıştır.

 

Kaynaklar

Ettien Balibar, Spinoza ve Siyaset , Otonom Yayıncılık, s.40
A.g.e., s.34
A.g.e ., s.40
A.g.e., s.31
A.g.e., s.31
Politik Felsefe ve Spinoza - http://otonomlar.org/politik-felsefe/59
Balibar, a.g.e., s.54
A.g.e., s.58
A.g.e., s.61
A.g.e., s.100
A.g.e., s.104