Immanuel Wallerstein Perspektifinden Irkçılık, Milliyetçilik Ve Etniklik / Ebru Erol
Immanuel Wallerstein “Hiçbir şey bize bir halkın kim ya da ne olduğundan daha aşikâr görünmez” diyerek başlar. (Balibar Ve Wallerstein, Irk Ulus Sınıf, s.91) Ona göre uzun bir tarihe sahipmiş gibi görünen çok tanıdık halklar, onlara yöneltilen “siz nesiniz?” sorusu karşısında bir cevap çokluğu içerirler. Wallerstein devamında “Bir renkli halk, ya da bir renkli ulusal azınlık ya da bir renkli etnik gurup grup var mıdır? Hiç oldu mu?” sorularını gündemine getirir.(a.g.e, s.97) Bu soruların önemini belirten Wallerstein, eğer ortada eski bir görüngü ya da bir renkli halk varsa bunun parlemtreleri konusunda anlaşmaya varılması gerektiğini belirtir. Bu sorular etrafında bir anlaşmaya varamıyorsak bunun nedeninin halklığın yalnızca deneysel değil, her özel örnekte sınırları sürekli değişen bir deneysel kavram oluşunun olabileceğini söyler. Wallerstein bu konuda haklı olması durumunda garip bir durumla karşı karşıya kaldığımızı dile getirir. Ona göre bu, en önemli özelliklerin değişkenlik gerçeği olan ve bu gerçekliğin kabul edilmediği bir görüngüdür. Burada Wallerstein tarafından; “İçinde bulunduğumuz tarihsel sistemde böylesi garip bir toplumsal süreci doğuran şey nedir?” sorusu sorulur. (a.g.e, s.98)Bu soruyu yanıtlamaya çalışan Wallerstein, öncelikle tarihsel olarak toplumsal bilim literatürüne bakmamız gerektiğini söyler. Burada göreceğimiz şey, halk teriminin gerçekte pek az kullanıldığıdır. Buna karşın ırk, ulus ve etnik grup terimleri çok kullanılmıştır. Burada Wallerstein “etnik grup” teriminin önceden kullanılan “azınlık” teriminin yerini aldığını belirtir. Wallerstein’a göre bu üç terimi kullananların çoğunun sürekli oluşu sayesinde bugünkü davranışlar üzerinde güçlü bir etkiye sahip olmasıyla birlikte, günümüzde siyasal iddialarda bulunmak amacıyla bir zemin oluşturmaya çalışanlar bir görüngüye işaret etmek için bu terimleri kullanmaktadırlar. Wallerstein burada üzerinde durulması gereken noktanın, “geçmişliğin zamansal” kavramı olduğunu belirtir. Bu kavramın halklık kavramı için çok önemli olduğunu ve bu kavramın kendinde taşıdığını söyler. Wallerstein burada sorulması gereken soru; “Bir geçmiş, bir kimlik neden istenir ya da buna neden ihtiyaç duyulur?” sorusudur. (a.g.e, s.99)Wallerstein’ a göre geçmişlik bireylerin toplumlaşmaları, grup dayanışmasının korunması, toplumsal meşrutiyetin oluşturulması ya da ona meydan okunması için merkezi bir öğedir. Gerçek dünyanın sürekli olarak değiştiğini söyleyen Wallerstein, buna bağlı olarak siyasette geçerli olan şeylerinde zorunlu olarak sürekli değiştiğini söyler. Bundan dolayı da geçmişliğin içeriği zorunlu olarak sürekli değişir. Oysa insanlar bunu kabul etmezler ve Wallerstein’e göre gerçek geçmiş değişmez olandır. Oysa bizim geçmişimize bir değişim hâkimdir. Böyle olunca da, geçmişliği genetik olarak sürekli gruplar(ırklar) açısından mı, tarihsel toplumsal-siyasal gruplar(uluslar) açısından mı yoksa kültürel gruplar(etnik gruplar) açısından mı tanımladığımız geçmişliğin sonucudur. Wallerstein eğer böyleyse burada karşımıza çıkan sorunun; Tek bir terimin yeterli olabileceği bir durumda neden üç ayrı kipsel terim ortaya çıkmıştır? olduğunu belirtir. Bu sorunun yanıtının bulunması için yönelmemiz gereken yer olarak, kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel yapısını gösterir.
Wallerstein’a göre ırk, ulus, etnik grup terimlerinin her biri kapitalist dünya ekonomisinin temel yapısal özelliklerinden birinin etrafında dönmektedir. Irk kavramı, dünya ekonomisindeki eksenel iş bölümüyle ilgilidir. “Ulus” kavramı bu tarihsel sistemin siyasal üst yapısıyla ilgilidir. Ve “etnik grup” kategorisi ise, kar sağlayan hane yapılarının yönetilmesiyle ilgilidir.
Wallerstein dünya ekonomisindeki eksenel iş bölümünün bir eksenel merkez-çevre zıtlığını oluşturduğunu söyler. Bunun daha kesin ifadesini şu şekilde yapar;
“merkez ve çevre farklılaşmış üretim süreçlerinin mekânsal olarak uzak alanlarda yerleşmiş bağıntının kaçınılmaz ve değişmez bir özelliği değildir”(a.g.e, s.101)
Bu noktada devam eden Wallerstein ırksal kategorilerin bazı etiketler altında belirginleşmeye başladığı noktanın kapitalist dünya ekonomisinin, Avrupa’daki başlangıç noktasında yayıldıkça coğrafi olarak daha oransız hale gelmesi olduğunu söyler. Ona göre burada kişiler arasında değişiklik gösteren genetik özellikler aşikâr olarak ortada olsa da bunların ırklar adını verdiğimiz gruplaşmayla kodlanmaları gerekliliği aşikâr değildir. Kategorilerin sayısının toplumsal bir karar olduğunu belirten Wallerstein, burada ortaya çıkan şeyin “Kutuplaşma arttıkça kategori sayısı azalmaktadır” olduğunu söyler.(a.g.e, s.101) Dolayısıyla ırk ve ırkçılık, eksenel iş bölümüyle ilişkisi olan coğrafi yoğunlaşmaların dışavurumu, itici gücü ve sonucu olur. Ancak Wallerstein’in daha önce belirttiği gibi, ırk kullandığımız tek toplumsal kimlik kategorisi değildi ve ulus, dünya sisteminin siyasi yapılanmasından doğmaktaydı. Bu konuda Wallerstein, hemen hemen her örnekte devletin ulustan sonra değil, önce geldiğini gösterdiğine inandığını belirtir. “Birçok bölgede, yeni egemen devletlerin kurulmasını talep eden milliyetçi hareketler kesinlikle, devletlerarası sistemin işlemeye başlamasından sonra ortaya çıkmıştır”.(a.g.e, s.103 ) Burada peki, neden bir devletin kuruluşu buna tekabül eden bir ulus, bir halk yaratıyor? sorusunu soran Wallerstein’a göre bu sorunun yanıtı kolay ve her yanımızdaydı. Bir kez egemen olarak tanınan devletler, bunun sonrasında kendilerini iç parçalanma ve dış saldırı tehdidi altında bulurlar. Dolayısıyla bu tehditleri azaltacak şeyde ulusal duygunun gelişmesidir. Devletin dışında yer alan ya da devletin alt-bölgesinde bulunan gruplar karşısında kendi çıkarlarını arttırmak için yasal gücünü kullanmakta fayda gören her grubun kendi taleplerinin bir meşrulaştırılması olarak milliyetçi duyguları kışkırtmanın çıkarı vardı. Bununla birlikte aynı zamanda idari tekbiçimcilik her zaman politikaların etkisini arttırır ve devletin yararınadır. Sonuç olarak milliyetçilik, devlet düzeyinde tekbiçimciliklerin dışavurumu, itici gücü ve sonucudur.
Wallerstein milliyetçiliğin yükselişinin daha önemli başka bir nedeni olduğunu söyler. Ona göre devletlerarası sistem, egemen devletlerin basit bir araya gelişi değil, istikrarlı ama değişebilen bir kıdem sırasına sahip hiyerarşik bir sistemdir. Burada belirgin ve katı ama değişmez olmayan eşitsizlikler, üst tabakayı doğrular ve alt tabakayı suçlayabilen ideolojilere yol açarlar. Wallerstein’a göre milliyetçilik diye adlandırdıklarımız bu tür ideolojilerdir. Bir devletin bir ulus olmaması demek, onun sıralamadaki yerinin değiştirilmesine direnme demektir. Bu durumda devlet devletlerarası sistemin parçası olmaz. Çünkü kapitalist dünya ekonomisinin siyasal üst yapısı olarak devlet arası sistemin gelişiminin dışında ve öncesinde var olan siyasal varlıkların ulus olması gerekli olmadığı gibi zaten değillerdi. Wallerstein devlet kelimesinin burada yanıltıcı bir şekilde kullandığımızı belirtirken devletlerin, devletliliğiyle ulusluğu arasında olan kaçılmaz açık bağlantının çoğunlukla gözden kaçırdığımızı belirtir.
Wallerstein burada peki, neden bir yerine iki kategoriye yani ırklar ve uluslar kategorisine sahibiz? sorusunu sorar ve bu soruyu basit bir formülle ele alır. Şöyle ki;
Irk ve ırkçılık merkez ve çevre bölgeleri, birbirleriyle olan mücadelelerinde bölgeler-içi bir şekilde birleştirirken; ulus ve milliyetçiliğin ise bunları daha ayrıntı bir sıralama için bölgeler-arası olduğu kadar bölgeler-içi rekabetlerinde de, bölgeler-içi bir şekilde böldüğünü söyleyebiliriz.(a.g.e, s.105)
Wallerstein burada yer alan iki kategoride kapitalist dünya ekonomisinde avantaj elde etmek için ortaya konulan iddialar olduğunu dile getirir. İki kategori yetmiyormuş gibi bir de “etnik grup” kategorisini yarattığımızı söyleyerek devam eder. Bir grubu azınlık diye nitelendirebilmek için bir çoğunluğun olması gerektiğini belirten Wallerstein azınlığın sayısının ölçüldüğü yerin devlet olduğunu belirtir. Bu durum da ona göre, “etnik grup” kavramı, tanım olarak belirtilmese de pratikte “ulus” kavramı kadar devlete bağlıdır. İkisi arasında bulunan tek fark bir devletin tek bir ulus ve birçok etnik grup içerme eğiliminde olmasıdır.
Kaynakçalar;
• Balibar ve Wallerstein, Irk Ulus Sınıf, çev. Ökten Nazlı, metis yayınları, 3b, 2000
• Özbek Sinan, Irkçılık, bulut yayınları 2003

2008/02 |