Cumhuriyet Dönemi Kürt İsyanları / Cumhur KOCAMAN

 

 

 

KÜRT-İSLAM AYAKLANMALARI

“…Arkadaşlar, hiçbir zaman oyuna gelmeyeceğiz.Sözlerimize dikkat edeceğiz.Gördük ki Kürt denilen boy,Türklerin kardeşidir.Aynı koldandır.Ancak mümkün olduğu kadar düşmanların eline koz vermemek için Kürt tabirini kullanmayacağız.Genelkurmayın bütün eserlerinde,harp tarihi belgelerinde onlara doğulu Türkmenler denilmektedir. (…) Dağların yüksek kesimlerinde, tepelerde, yaz kış erimeyen karlar vardır. Güneş açınca üzerinde buzlaşan camsı parlak bir tabakayla örtülürdü karın yüzü. Üstü sert altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürüyünce,ayağın bastığı yer içeriye çöker “kart-kurt” diye sesler çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt denilmesinin nedeni buydu.Bölücülerin Kürt dedikleri,yüksek yaylalarda ve karlık bölgelerde yaşayan Türklerin,karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında…”(1)

12 Eylül 1980 öncesi Genelkurmay Başkanlığı Kürt sorununu anlatmaları için kurmay subaylarını görevlendirmişti.Bu subaylar, il il gezerek meselenin içyüzünü(!),yukarıdaki pasajın da içinde yer aldığı vaazları okuyarak halka anlatmışlardı.Kürtçe konuşan ve kendilerini Kürt bilen yüz binlerce insan bugüne kadar yanıldıklarını(!) ve doğanın azizliği sonucu aslında Türk olmalarına rağmen kendilerini Kürt zannettiklerini öğreniyorlardı.

İnsan yukarıdaki hadisenin gerçekten yaşandığını okuyunca katıla katıla gülmek mi yoksa oturup saatlerce düşünmek mi gerektiğine karar veremiyor. Aziz Nesin,Kürtlerin,Türklerden ayrı bir halk olduğu iftirasını(!) attığı için yargılandığı davada bu “kart-kurt edebiyatı” dolayısıyla genelkurmayı kutluyor ve “bir gülmece yazarı olarak ben bile kadar başarılı bir gülmece eseri ortaya koyamazdım” diyordu. Nesin’e katılmamak elde değil doğrusu.Ancak onlarca yıl bu masalın millete anlatıldığını ve günümüzde bile buna az-çok inanan insanların olduğunu düşününce olayın gülmece tarafı pek kalmıyor.

Bu yazımızda işte bu kart-kurt(!) Türklerinin neden yüzyılı aşkın bir süredir sürekli olarak “yaramazlık” yaptığına bakacağız.Sayısı kesin olmamakla birlikte Kürtlerin iki elin parmaklarından çok daha fazla ayaklanlandıkları ortadadır.Bu ayaklanmalar,kimi zaman bağımsız bir Kürdistan için açık bir Kürtçü amaçla olmuş,kimi zaman yeşil İslam için bir cihat çağrısına dönüşmüş, kimi zamanda sade bir eşkıyalıktan öteye gidememiştir.Ancak kesin olan bir şey var ki doğuda yaşayanlar hayatlarından memnun değillerdi ve Ankara-İstanbul hattından ayrı bir yol çizmeyi kafalarına takmışlardı.

Çok çeşitli nedenlere dayansalar da Uğur Mumcu’nun yaptığı gibi belirgin renklerinden dolayı bu olayları “Kürt-İslam Ayaklanmaları” olarak adlandırmak bizce en doğrusudur.Çünkü isyancıların en fazla kullandığı iki araç; etnisite ve din olmuştu.Sadece vergi vermemek için ayaklandıklarında bile söylevleri ya halifeyi kurtarmak yada Kürtleri Türklerden kurtarmaktan ibaret oluyordu.

Ayaklanmalara ve devletin (Osmanlı-Cumhuriyet) doğu politikasına baktığımızda, bu süreç boyunca değişen çok az şey olduğunu göreceğiz.Temel olarak iki eğilimin (güvercin ve şahin) hakim olduğu devlet politikasında çoğunlukla sertliğin öne çıktığını fark edeceğiz.İsyancılar-halk ayrımına çoğunlukla dikkat edilmeye çalışıldığını görsek de iş ciddiye bindiği vakit devletin adeta kendi halkıyla savaşmaya başladığını söyleyebiliriz.Buna rağmen mesele asla toplu bir tehcir yada yok etme politikasına dönmemiştir.Zira Kürt-Türk giriftliği buna pek meydan vermemiştir.

Ayaklanma önderleri genelde pek değişmemiş ancak iki farklı koldan yürümüştür.Birincisi İstanbul ve Orta Doğu’nun kentlerinde örgütlenen Kürtçü aydınlar iken, ikinci kol yerel şeyhlerin önderliğinde gelişecektir.Bu ayrım çoğunlukla ayaklanmanın Kürtçü mü yoksa İslamcı bir renk mi kazanacağını göstermiştir. Zira İstanbul kökenli isyanlarda Kürt-Türk ayrımı belirgin ve hedef açık olarak bağımsız -yada özerk- Kürdistan olurken; liderliği şeyhler alınca konu daha çok İslam devleti etrafında dönüyordu.Ayrıca alevi-sünni ayrımı bu tür İslam vurgulu ayaklanmalarda daha belirgin oluyordu.(2)

Ayaklanmaların temel özellikleri arasında asla tam bir örgütlenmenin kurulamamasını belirtmek gerek.Zira hiç bir zaman bütün Kürtlerin ayaklandığını yada ayaklanmanın tek bir lider çevresinde olduğunu söyleyemiyoruz.Tam tersine ayaklanmaların bir çoğu Kürt aşiretlerinin yardımıyla bastırılmıştı. Bugün koruculuk teşkilatının nüvesi o zamanlar dahi mevcuttu.Abdülhamit’in Hamidiye alaylarını kurarak aşiretler arasındaki kavgaları körüklemesinden önce dahi,özellikle mezhep farklılıklarına bağlı olarak aşiretler arasında bir kavganın olduğunu görüyoruz.Bu ayrım daha sonra bir grup isyan ederken diğer grubun devletin yanında olmasıyla sonuçlanmıştır.Özellikle alevi aşiretleri devlete destek olmuş ve “Koçgiri”yi saymazsak Dersim’e kadar Alevi aşiretler pek büyük ayaklanmalar içinde olmamıştır.Dersim ayaklanmaları ise bir Kürtçülük davasından çok devlet nizamının kurulmasına yönelik bir başkaldırıydı.

Genel bir değerlendirmeden sonra şimdi kökeni Osmanlı’ya giden bu ayaklanmalara biraz daha yakından bakalım.

 

Cumhuriyet Öncesi Hareketlenmeler

Osmanlı döneminde Kürtler öncelikle İran meselesi çerçevesinde değerlendirilmiştir.Bölgenin fiziki ve toplumsal durumu itibariyle İran’la Osmanlı arasında net bir sınır yoktu. Özellikle göçebeliğin hakim unsur olması nedeniyle halk bir o yana bir buna gittiği için sınır nerede başlıyor nerede bitiyor belli değildi. Bölgenin kontrolü ise iki büyük merkezi idarenin denge ortamında yerel kürt beylerinin ellerindeydi.

Osmanlı özellikle İran hanedanlarıyla kavgalı olduğu dönemlerde Kürtlerle arasını iyi tutmak istiyordu.Bu yüzden Kürtler arasında Osmanlı lehinde bir birlik sağlamak için Bitlis’in soylularından olan Molla İdris’le işbirliği yapıldı. İdris Bitlisinin yardımıyla 25 büyük aşiret Osmanlı yönetimini şeklen tanıdı. Merkezi idare onlara İran döneminde el konulan nüfuz bölgelerini iade edip güçlerini tanırken beyler de Osmanlı’dan aldıkları fetihnamelerle Osmanlı hakimiyetinde olduklarını beyan etmiş oluyorlardı.19.yy merkezileşme çabalarına kadar Kürt beylerinin feodal ayrıcalıkları bu şekilde devlet tarafından tescillenmiş oluyordu. Osmanlı, Kürtleri kendi arasında serbest bırakmış,sınırlı bir vergi dışında yükümlülük altına sokmamıştı.(3)

“Senedi İttifak” sonrası Osmanlı toprakları Ayanlar arasında paylaşılmıştı.Bundan doğu da etkilenecek Kürt bölgeleri de gittikçe bağımsız hareket etmeye başlayacaktır.Ancak 19. yy da II.Mahmut reformlarıyla beraber bir merkezileşme akımı başlamıştır.1826′dan itibaren Balkanlardan Orta Doğuya kadar merkezkaç feodal unsurlar tek tek temizlenmeye başlandı. Doğuda bundan nasibini alacaktır. İşte ilk kürt ayaklanmaları bu şekilde feodalitenin Osmanlı merkezi bürokrasisine karşı başkaldırması ile başladı.

Aslında isyan adı verilebilecek ilk hareket 1806-1808 yılları arasında yaşanan “Babanzade Abdurrahman Paşa” ayaklanmasıdır.Görünür sebep Süleymaniye valiliğine yapılan atamaydı. Abdurahman Paşa aynı aileden olmalarına rağmen valilik Babanzade Halit Paşa’ya verildiği için ayaklandı. Zaten bu genel bir özelliğin yansımasıydı. Baban ailesinin iç çekişmeleri sonucu olarak Osmanlı’nın atadığı isimler devlete bağlı kalırken aynı aileden diğer isimler muhalif kanada geçiyordu.Bölgede etkin olan Rusların da kışkırtmasıyla isyan eden Abdurrahman Paşa çok geçmeden bertaraf edilir.2 yıl sonra ise bu kez Babanzadelerden Ahmet Paşa ayaklanır ancak o da çabucak bastırılır. (4)

Bölgede meydana gelen başka bir olay ise Mir Muhammed olayıdır.1833 yılında Soran Aşireti reisi Mir Muhammed, M.Ali Paşa olayından faydalanarak Revanduz’da bağımsız bir hareketlenme başlatmıştır. Ancak halifeye karşı çıkmanın kafirlik olacağını ilan eden Molla Hadi ve bölgedeki bazı din adamlarının fetvaları karşısında Mir Muhammed fazla ileri gidemez ve Mustafa Reşit Paşa’ya teslim olur.

Doğudaki ilk önemli ayaklanma ise “Bedirhan Bey İsyanı”dır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ve Rusların sırayla Osmanlı’yı yenmesi sonucu cesaretlenen Cizre Aşiretleri merkezileşmeye tepki olarak 1836′da Bedirhan’ın liderliğinde ayaklandılar.Zira merkezi yönetim Cizre’yi Musul vilayetine bağlamaya karar vermişti. İsyanı bastırmakla görevli Mustafa Reşid Paşa aynı yıl Cizre’yi alıp Bedirhan’ı ele geçirdi.Ancak cezalandırmayıp devlete bağlılık sözü alınca Bedirhan bırakıldı.Sonradan da göreceğimiz gibi isyan etmelerine rağmen Kürt beyleri pek cezalandırılmayacaktır.Zira bir beyi öldürmek demek koca bir aşireti 100 yıl devlet düşmanı haline getirmek demekti. Bedirhan Bey 10 yıl sonra bir daha isyancı konumuna gelecektir.Ancak bu defa mesele emperyalizm meselesidir. Bölgede etkin olan Amerikalı ve İngiliz misyonerler Doğu Anadolu’da Nasturilere sürekli Hristiyanlık propagandası yapıyordu.Devlete vergi vermemeleri konusunda Nasturileri kışkırttıkları gibi Kürtlere karşı da fitliyorlardı. Zaten haraç meseleleri yüzünden Nasturi-Kürt ilişkileri pek iyi değildi.1843′te Nasturiler artık Kürt köylerini basmaya başlamıştı.Bunun üzerine silaha sarılan Bedirhan Bey, Nasturileri kesip biçer.Bu noktada Osmanlıya kalsa sorun yoktur.Hatta kimi iddialara göre Bedirhan’ı biraz da Osmanlılar kışkırtmış ve desteklemiştir.(Bir de bölgenin etkin dini lidelerinden Seyit Taha’nın bu “Nasturi katliamı”nda payı olduğu söleyenegelir) Ancak Amerika,İngiltere ve Fransa, Babı-Ali’nin tepesine biner ve Bedirhan’ın cezalandırılmasını isterler.Bunun üzerine Bedirhan üzerine kuvvet yollanır ve Eruh’ta teslim alınır.Öncelikle Girit’e sürgün edilir.Ancak çok geçmeden önce İstanbul’a gider sonra Şam’a döner.(5)

Burada Seyit Taha kimliğinde Nakşibendiliğe bakmak gerekir. Nakşibendilik,1300′lü yıllarda Buhara kenti yakınlarında Kasrı Arıfan’ın Nakşinbent köyünden Mehmet Bahattin Ül-Üveys-Ül-Nakşibendi adlı bir Türk’ün öncülüğünde kurulan bir islam tarikatıdır. Bu tarikatı Kürtler arasında yayan ise Mevlana Halid’dir. Süleymaniyeli bir Kürt olan Halid,1800′lü yılların başında Nakşibendiliği Kürtler arasında yaymaya başlamıştır. Onun iki müridi ise Seyit Taha ve Şeyh Ali Sebdi’dir.Bölgeden bazı dini şeyhlerin sürülmesinden sonra Kadirilik ve Nakşibendilik bölgede epeyce yayılmıştı.Kadirilik babadan oğula geçer şekilde belli ailelerin elindeyken Nakşibendilik aile bağlarını öne çıkaran yönüyle daha etkin bir güç oluyordu.(6)

Diğer bir parantez de Bedirhan ailesine açmak gerekir. Ünlü edebiyatçılarımızdan Vasıf Çınar, Menderes’le asılan Fatin Rüştü Zorlu, meşhur ittihatçılarıdan Eşref Kuşçubaşı ve tarihçi Cemal Kutay bu aileye mensuptur. Bedirhan ailesi 19 yy kürt ayaklanmalarında önder rolünü öynayacaktır. 1855′te yine Rusların kışkırtmasıyla Bedirhanlardan yeğen Yezdanşir ayaklanmış ancak olay büyümeden tutuklanıp İstanbul’a getirilmişti.

Bu olayda görüldüğü gibi isyanda dış faktörler etkiliydi. Aslında bu olay iki taraflıydı. Kırım Savaşı’na denk gelen bu dönemde İngiliz ve Rus çıkarları çatışmaktaydı. Ruslar Osmanlı’ya karşı kürt beylerini kullanmak istiyordu. Bu şekilde hem osmanlı zor duruma düşecek hem de Orta Doğu’ya bir koridor açılmış olacaktı. Buna karşılık hem denizlerde ve hem de Mısır’da çıkarları dolayısıyla bölgede güçlü Rus Çarlığını görmek istemeyen İngiltere, Kürtlere karşı Osmanlı’yı sürekli sıkıştırıyordu. İngiltere sürekli olarak Kürtlerin bölgeden sürgün edilmesini tavsiye ederken, Osmanlı bölgedeki gerilimi artırır diye buna karşı koymuştu. Gerginlik sürekli sürse de 1870′lere kadar göreceli olarak sakin geçer.Bu devirde Osmanlının başı Rusya ile derttedir.Abdülhamit cihat çağrısı yapmıştır.Doğudaki önemli Nakşi şeyhlerinden olan Şeyh Ubeydullah da bu cihad çağrısına icabet etmek zorunda kalır. Osmanlı Kafkasya’da Rusya’ya karşı savaşırken Kürterden hem asker hem de iaşe yardımı almayı düşünmektedir.Ancak işler beklenildiği gibi gitmez. Kürt askerleri çok geçmeden ordudan firar ederler. Zaten çoğuna göre bu onların savaşı değildir.

Osmanlı-Rus soğuk savaşı sürerken Şeyh Ubeydullah ise yavaş yavaş Osmanlı’dan kopma eğilimindedir.Ona göre Osmanlı Kürtleri sadece Ermenilere karşı kullanmak için bir silah olarak görmektedir.Buna karşın Ubeydullah hem Ermenilerle hem de Ruslarla temas halindedir. Ortak düşman Türklere karşı bereber hareket etme eğilimi vardır.Buna rağmen Ubeydullah sünni aşiretler üzerindeki gücüne güvenerek ilk isyan denemesini İran’a karşı yapar.Büyük bir kuvvetle Tebriz’e saldırır.Ancak Şah güçleri onu yener ve acımasızsa Kürtleri cezalandırmaya başlar.Kısa zamanda 200 kürt köyü yakılır.Ubeydullah mecburen Türk topraklarına sığınır.

İstanbul ise olayları yakından izlemektedir. Ubeydullah’ın niyetini bozduğunu anlamıştır.Bu yüzden Abdülhamit zaman yitirmeden Ubeydullah’ı yakalatır ve öbür boyu Mekke’ye sürer. 1903′te ölene kadar da gözünü üzerinden ayırmaz. Bölgedeki gelişmeler üzerine Abdülhamit doğuda yeni bir yapılanmanın gerekli olduğunu anlar. Zira Rus ve İngiliz emperyalizmin kol gezdiği ve gayrimüslimleri fitlemekte olduğu bir ortamda bölgeyi kontrol etmenin ona göre başka yolu yoktur. Bu yüzden ordu kumandanlarının karşı çıkmasına rağmen “Rus Kazak Alayları”nın bir benzeri olan “Hamidiye Alayları” 1891′de kurulur. Müşir Zeki Paşa’nın tavsiyesiyle 36 aşiret reisine “Paşa” rütbesi verilir ve aşiretlerden seçilme askerlerden süvari alayları meydana getirilir. Sayıları 512 ile 1152 askerden oluşan onlarca süvari alayı oluşturulur. Ayrıca aşiret beylerinin çocukları seçilerek İstanbul’da “aşiret mektepleri”ne getirilir.Burada amaç sonradan aşiret liderliğine geçecek bu çocukları saraya bağlı olarak yetiştirmektir.Hamidiye alayları asla düzenli bir askeri birlik olamamıştır.Zira serbest hareket etmeye alışmış aşiret üyeleri sert askeri nizam altına alınamazdı.Abdülhamit’in nasihatleri doğrultusunda bunlara sabırlı ve aşırı hoşgörülü davaranılır buna rağmen bir düzen asla teşkil edilemez. Hamidiye alayları tamamı Şafii mezhebine bağlı sünni aşiretlerden seçilmişti.Özellikle Ermeni ve Ruslara karşı kullanılmak üzere kurulmuştu. Ancak görünmeyen başka sebepler de vardı.Bunu ilerde göreceğiz. Abdülhamit etkisi çok vurgulu bu birliklerin sayısı Meşruiyetten sonra sınırlanırlar ancak varlıklarını devam ettirirler.

Kürtçülüğün ve kürtçü aydınların tam olarak ortaya çıkış dönemi ise İttihat ve Terakki’nin kurulmasına rastlar.Abdullah Cevdet ve İshak Sukuti, İttihatçıların kurucuları olan iki kürttü.Başlarda Osmanlıcılığa sıkıca sarılan bu isimler daha sonra biraz kürtçülüğe kayacaklardır.Bunların dışında İstanbul’da yaşayan doğulu aileler ve aşiret mekteplerinde okuyan çocuklar da burada kürtçü hareketin doğuşuna katılacaklardır.Örneğin Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Abdülkadir bunlardan biridir. Kendisi daha sonra hemen hemen her Kürt isyanında başrolü oynayacaktır. Bir diğer isim ise Abdullah Bedirhan’dır.

İttihatçılar başta Osmanlıcılık fikri üzerinde yürürken şartlar gereği Türkçülüğe kaymak zorunda kalırlar. Buna paralel olarak Kürt aydınları Prens Sabahattin’in ademi merkeziyetçiliğine sarılacaklardır.Öncelikle Osmanlı içinde özerk bir kürt devleti düşlenirken, daha sonra bu reaksiyoner bir kürt bağımsızlık hareketine dönüşecektir. Devir ulus-devlet devridir ve herkes kendi devletine sahip olmayı planlamaktadır.Ancak ortada şöyle bir sorun vardır.Herkes (kürt,türk,ermeni) aynı coğrafyayı sahiplenmektedir.

Meşruiyetin ilanı ile beraber Türkiye geçiçi ve oldukça anarşist bir özgürlük dönemine girecektir.Her türden mesele özgürce tartışılmaya başlanmış ve bununla ilgili cemiyetler kurulmaya başlanmıştır.Kürtçü aydınlar da meşruiyetin ilanından iki ay sonra pek çok cemiyet kurmaya başlarlar.5 Eylül 1908′de “Kürt Teavun ve Terakki Cemiyeti” kurulur.Başkanlığını da ömür boyu olmak üzere Seyit Abdülkadir seçilir.Cemiyet amacını Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasiye’nin nimetlerini Kürtler arasında yaymak,Osmanlılık fikrini geliştirmek,Ermenilerle ilişkileri düzenlemek ve doğu illerini her açıdan kalkındırmak olarak gösteriyordu. Ayrıca okullarda kürtçe eğitimin verilmesini ve kürtçe kitapların yaygınlaştırılmasını savunuyorlardı.Cemiyet aynı yıl doğuda şubeler açmış ve çeşitli gazeteler yayaınlamaya başlamıştı.Cemiyetin diğer bir icraatı ise Kürt tarihinin incelenmesi olacaktır. Bu girişimler kürtçülüğün yavaş yavaş yayılmasına yol açacaktır.

Genel olarak baktığımızda bu milliyetçi gelişmeler tek başına bir ayrılıkçı harekete dönüşmeyebilirdi.Ancak hem İttihatçıların gittikçe Türkçülüğe kayması hem de emperyalizmin Kürtler üzerine oynamaya başlaması Kürtçülük hareketini ayrılıkçılık hareketine dönüştürecektir.Bunun açık açık savunulmaya başlanması ise savaştan sonra “Kürdistan Teali Cemiyeti”nin kurulmasıyla başlar.
 


İşgal Dönemi ve Milli Mücadele:

İttihatçıların diktatörlüğü,Cihan harbi derken Kürtçülük bir süre rafa kalkar ve büyük bir mücadele yürütülür.Bu yıllarda Ermeniler sürülmüş,bölge karışmış,İngiliz ve Fransızlar bölgede cirit atar olmuştur.İşte bu karışık günlerde Kürtler de ne yapacaklarını düşünmektedirler.Kendini Kürtlerin temsilcisi sanan bir Kürt önderi işte bu günlerde yapılan Paris’teki Barış Konferansı’nda Kürtler adına en somut talepleri getirir. Ancak Paris’te ilk söz Ermenilerindir.Ermeni lideri Bogos Nubar Paşa 12 Şubat 1919′da isteklerini bildirmiş ve Van,Bitlis,Diyarbakır,Sivas,Erzurum,Trabzon,Maraş, Kozan,Adana da bir Ermeni devletinin kurulmasını talep etmişti.Aynı anda Osmanlı’nın Stockholm büyükelçisi de olan Kürt Şerif Paşa kürt liderliğine soyunarak Ermenilerin de talep ettiği topraklarda bir Kürt devletinin kurulmasının gerektiğini kamuoyuna duyurur.Bu başlarda bir çelişki yaratır ancak zamanla iş çözülür ve 20 Aralık 1919′da Nubar ve Şerif ortak bir bildiri yayınlar:

“…Ermeni ve Kürt uluslarının yetkili delegeleri olan bizler yüksek ırka mensup,çıkarları ortak ve resmi ve gayri resmi hükümetleri kendilerine bunca zulüm etmiş bulunan Türklerin boyunduruğundan tamamen kurtulurak ve bağımsızlıklarından başka bir gaye ve maksat takip etmeyen iki milletin emellerini Barış Anlaşmasına sunmakla onur duyarız….”

Böylece kağıt üstünde bir kürt-ermeni ortaklığı kurulmuş gibi olur. Ancak bu bildiri ne Türkler ne da Kürtler arasında kabul görmez.Pek çok ilden telgraflar Paris’e yollanır ve Şerif Paşa deyim yerindeyse azledilir.(7) Buna karşın Osmanlı yönetimini elinde bulunduran Damat Ferit Paşa ile hükümette bakan olarak görev yapan Seyit Abdülkadir’in başka planları vardır. Kürt ileri gelenlerinin de katıldığı bir toplantıda “özerk bir Kürt devleti”nin kurulması konusunda anlaşmaya varılır.Yöreye Seyit Abdülkadir’in de onaylayacağı valiler atanacaktır.

Bu girişim İngilizlerin planlarıyla da örtüşmektedir.Zira “Kürt Lawrence”i olmayı düşleyen Binbaşı E.Noel İngilizlerce bölgeye gönderilir. Amaç hem yeni gelişmeye başlayan kuvayi milliye hareketini baltalamak hem de Kürtler arasında İngilizlerin çıkarına bir birliktelik oluşturmaktır.Ancak İngilizlerin işi zordur.Zira Kürt aşiretler arasında bir birlik yoktur. Ayrıca Kürtlerin düşlediği devlet Ermenilere vaadedilen toprakları da kapsamaktadır. Bu da İngilizlerin işine gelmemektedir. İngilizler öncelikle Bedirhanların üzerine odaklanır.Ajanlarını bu ailelerin ileri gelenleri ile temasa geçirir.Onları milli mücedele hareketi aleyhine kışkırtır.Tabii bu kışkırtma çabucak meyvesini verir.Bedirhan aşiretine mensup kuvvetler Elazığ Valisi Ali Galip ve Binbaşı Noel liderliğinde Sivas’a gelip Mustafa Kemal’i tutuklamaya kalkar.Buna karşın Kemal Paşa’nın hızlı davranması ile bu girişim boşa çıkar.Ancak İngilizlerin kışkırtmaları burada bitmeyecektir.(8)

Mustafa Kemal İngilizlerin Kürtleri nasıl kullandığını anlamıştır.Bu yüzden Kürtleri kazanmak için Kürt ileri gelenlerine sırayla mektup yazmaya başlar.Ağam,beyim,şeyhim lafları ile süslü bu mektuplarda (Nutuk’ta yayınlanmıştır) Kürtleri İngilizlerin tuzağına gelmemeleri konusunda uyarır.İngilizlerin amacının Ermeni Devleti kurmak olduğunu buna karşı durmak için Sivas Kongresi’ne katılmaları gerektiğini bildirir.Pek çok kürt aşireti bu çağrıya kulak verir ve Sivas’a temsilci gönderir.Aynı şekilde Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin çoğu milli mücadelenin yanında yer alır.Doğu ve güneyde özellikle Fransız birlikleri içindeki Ermenilere karşı başarılı savaşlar verirler.Buna rağmen Yunan taarruzun başlayacağı çok kritik günlerde bir kürt ayaklanmasının başlaması engellenemez.

 

Koçgiri Ayaklanması (6 Mart-17 Haziran 1921)

Koçgiri aşireti aslen Dersimli olan bir kürt-alevi aşiretidir.Sivas’ın İmranlı ilçesinde Karlık ve Boğazören köylerinde yerleşik olarak yaşamaktadırlar. Ancak Sivas’tan Erzincan’a kadar geniş bölgede de hakim durumdadırlar.Aşiret,Koçhisar,Zara,İmranlı,Suşehri ,Refahiye,Kangal ve çevre köylerinde yaşayan yaklaşık 40 bin kişiden (132 köy) oluşmaktaktaydı. Bu aşireti yoldan çıkaracak örgüt ise Kürdistan Teali Cemiyeti(KTC)’dir.KTC o tarihlerde bölgede yayılmaktadır.Anadolu’ya gönderdikleri Veteriner Dr.Nuri Dersimi bölgede şubeler açmış ve propaganda faaliyetlerine başlamıştır.Aynı tarihlerde Koçgiri aşiretinin önde gelen isimlerinden Alişan Bey KTC’ne girmiş ve örgütün İmranlı şubesini açmıştır.(1921)

Aynı anda Mustafa Kemal bu girişimleri yakından izlemektedir.Kutuluş Savaşına mümkün olan en büyük mutabakatla devam etmek istediği için hem Alişan Bey hem de Dersimi’yi kazanmak ister.Bu amaçla onlarla görüşme talebinde bulunur.Baytar Nuri buna icabet etmese de Alişan Bey Mustafa Kemal’le görüşür.Kemal Paşa İngilizlerin oyunundan bahseder ve ortak mücadele teklif eder.Milli Mücadelenin Kürtleri de kapsadığını vurgular ve hem ona hem de Baytar Nuri’ye milletvekilliği teklif eder.Alişan başta bunu kabul eder ancak geri dönüp Nuri’yle konuşunca fikrinden cayar.Baytar Nuri aynı zamanda çeşitli aşiretleri Kangal’da toplar ve bağımsız bir Kürdistan için herkesi mücadeleye davet eder.(9)

Hazıılıklar tamamlanınca tam Yunan taaruzu başlamak üzereyken isyan patlak verir. Zara ve Refahiye karakollarına saldırılar başlar. Sivas yöresinde Zalim Çavuş diye anılan Şadan aşiretinden Hüseyin Ağa’da Zara’da ayaklanmayı bastırmaya gelen 6.Süvari Alayı’na saldırır. Yakalanan alay komutanı düzmece bir mahkemede yargılanır ve idam edilir. Ayaklanmaya başta pek kimse katılmaz. Ancak Nuri Dersiminin yönlendirmesiyle bölgedeki “Kürtlerin,Ermeniler gibi sürüleceği” propagandası yayılınca kürt aşiretler ayaklanır. Kimisi daha sarp bölgelere kaçarken kalanlar isyana katılır. İsyancılar Kemah’ı ele geçirir ve buradan Ankara hükümetine taleplerini içeren bir telgraf yollarlar.Amaçlarını Sevr anlaşmasındaki haklarının verilmesi olarak belirtirler. Ankara bu istekleri kendi rızasıyla tanımazsa silah zoruyla haklar alınacaktır.

İsyanı başlarda taviz vererek bastırmaya çalışan Ankara bundan sonuç alamayınca büyük bir birliğin isyancılar üzerine gönderilmesine karar verir.Hareket planını yapmak ise Kurtuluş Savaşı’nın karanlık ismi Sakallı Nurettin Paşa’ya kalır.Samsun ve Konya’da yaptıkları yüzünden Divanı Harp’ten dönen Nurettin Paşa şöhretine(!) yakışır biçimde doğuda icraatlar yapacaktır. Üstelik aynı kendi gibi bir yardımcısı da olacaktır. Kazım Karabekir Paşa, emrindeki “Topal Osman Kuvvetlerini” Nurettin Paşa’nın emrine verir. Merkez Ordusu 11 Nisan 1921 günü ayaklanmacıların üzerine yürür.Kürt aşiretleri ile Merkez ordusu arasında kanlı çarpışmalar olur.Meydan Savaşı şeklinde yürütülen sert mücadeleden sonra 17 Haziran 1921 günü isyan tamamen bastırılır.Kangal Ağası Kürt Hacı Ağa,Gilyan aşireti reisi Murat Paşa ve Kureyşan aşiretinin desteğiyle isyancılar ağır bir biçimde cezalandırılır.(10)

Ancak ayaklanmanın bastırılması adeta bir katliam ve yağmaya dönüşmüştür. İmraniye ve Zara’da 76, Divriği’de ise 57 köy yakılmıştır.Bütün mallar yağma edilmiş, hayvan namına ne varsa talan edilmiştir.Özellikle isyan edenlerin alevi olması yağmanın ve öldürmenin boyutunu ikiye katlamıştır.Üstelik bu sertlik yüzünden önceleri isyana katılmayan bazı Dersim aşiretleri korkarak isyancılar tarafına katılmış ve mesele büyümüştür. Bölgeden gelen haberler o kadar acı bir hal alır ki Meclis ayağa kalkar. Hedefteki isimler Nurettin Paşa ve Topal Osman’dır.Bir soruşturma kurulu oluşturulup, Nurettin Paşa görevden alınır ve yargılanmaya başlanır. Mustafa Kemal Paşa başlarda buna taraftar olmaz. Ancak gelen haberler karşısında o da kararını değiştirir ve soruşturmaya devam edilmesi kararlaştırılır. Kemal Paşa’nın tereddütünün sebebi meselenin konuyla alakasız İttihatçılar tarafından İsmet ve Karabekir Paşa aleyhine kullanılmaya kalkışılmasıdır.

Soruşturma Kurulu Nurettin Paşa’yı dinler ve bölgeye inceleme ekibi gönderilir. Ancak Cumhuriyet dönemi boyunca yapılan temel yanlış o dönemde de tekrarlanır .Bu tür orantısız güç kullanımlarının yada katliamların peşine fazla düşülmez. Suçlular cezalandırılmaz ve meselenin üzeri örtülür. Halbuki bu suçların cezasız kalması daha sonra da görüleceği gibi halkın isyancılara sempati duymasına yol açmaktadır. Sonuçta Yunan taaruzu bahanesiyle mesele fazla büyütülmez ve alt komisyonlarda unutturulur. Muhalifler ise amaç bağcı dövmek olduğu için meselenin peşini çoktan bırakmıştır.

Mustafa Kemal’in Nutku’nda “Kurtuluş savaşının şanından en az yararlanması gereken isim” diye suçlayacağı Nurettin Paşa’ya gelirsek; Divanı Harp’ten dönmeye alışmış Nurettin Paşa, Batı cephesinde Ali İhsan Paşa’nın şımarıklıkları yüzünden görevden alınması üzerine adam yokluğundan cepheye katılacaktır. İzmir’in alınmasından sonra Ali Kemal ve İzmir metropolitinin halk tarafından linç ettirilmesini sağlayacak ve İzmir yangınında yine karanlık işlere bulaşacaktır.

Peki Koçgiri Ayaklanması ne getirip ne götürmüştür?Ankara’nın bundan sonraki tavrı ne olacaktır?Bu soruların cevabını Lozan’ın imzalandığı ve Cumhuriyet’in ilan edildiği dönemde inceleyeceğiz.


Cumhuriyet Dönemi:

Koçgiri ayaklanmasının bir sonucu olarak Mustafa Kemal Paşa yeni bir görüş ortaya atmıştır. Ayaklanmanın hemen sonrasında bölge sorumlusu El cezire komutanlığına bir direktif yollayarak “Kürtlerin oturdukları bölgelerde göreceli olarak yerel bir yönetim biçiminin sağlanması gerektiğini” belirtir. Buna göre Kürt sorunu “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde” (telgrafta aynen bu ifade vardır) ele alınacaktır. Zaten Teşkılatı Esasi iller bazında özerkliği tanımaktadır. Mustafa Kemal bu düşüncesini 1923′te savaş bittikten sonra gazetecilerle yaptığı bir sohbette de tekrarlar: “Kürt sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire,öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir… Söz gelişi, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken, onları da birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir.. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz…”(*)

( Bu ifadelerin Atatürkçü(!) 12 Eylül yönetimince sansür edilmesi gösterir ki sahtekar Atatürkçüler, Atatürk’ten bile korkmaktadırlar.)

Kürt-Türk kardeşliği teması aslında Lozan’da da epey işlenmiştir. Bilindiği gibi Lozan’da İngiltere ile yaşanılan en büyük sorun Musul meselesidir.Musul’un anahtarı ise Kürtlerdedir. Zira hem Lord Curzon’un hem de İsmet Paşa’nın konferansa sunduğu nüfus istatistiklerinde en kalabalık nüfus Kürtlerindir. Onu sırayla Türkmen ve Arap nüfus izler. (Bu sayı meselesini merak edenler yine Uğur Mumcu’nun kitaplarına bakabilir.) Konferans’ta Curzon sürekli Kürtlerin Türklerin denetiminde olmak istemediğini söyler ve isyanları buna örnek gösterir. (İşin ilginci Kürtler İngilizlere karşı da ayaklanmaktadır) İsmet Paşa ise kendinden örnek vererek Türklerle Kürtlerin ortak bir tarihi olduğundan bahseder: “Türkler ve Kürtler Türkiye’nin ana unsurlarıdırlar.Kürtler bir azınlık değildir. Ankara Hükümeti hem Türklerin hem de Kürtlerin hükümetidir.” İsmet Paşa’nın bu çıkışına meclisteki Kürt milletvekillerden de destek gelir. Lozan’a telgraf üstüne telgraf yağar.Yusuf Ziya Bey, 3 Kasım 1922′de Meclis kürsüsünden şöyle seslenir:

“Avrupalılar diyorlar ki: ‘Türkiye’de yaşayan azınlıkların en büyüğü, en kalabalığı Kürtlerdir. Bendeniz Kürdoğlu Kürdüm. Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiç bir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyle bize hak vermek isteyenlere iade ettik. Nasıl ki Elcezire Cephesi’nde çarpıştık, nasıl ki, Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz. Binaenaleyh sözüme son verirken muhterem heyetinizden rica ederim ki, azınlıklar mevzuubahis edildiği zaman Kürtlerin hiç bir talebi olmadığını ve Kürtlerin kanaatine tercüman olarak buradan söylediklerimi söylesin ve iddia etsin.”

Aslen bir çerkez olan devrin başbakanı Rauf Bey ise şöyle demektedir.

“Malumu aliniz efendiler, İngiliz’lerin Türkiye’de yaşayan Türk ve Kürtleri imha edebilmek için teşebbüsatlarının hepsi bu iki necip milletin birliği karşısında iflas etmiştir. Her türlü fesadları din kardeşi, kan kardeşi, emel kardeşi olan insanların karşısında erimiştir…Kürtlerin,Türkiye halkı ile mukadderatları birdir, her şeyleri birdir, gayeleri, dinleri birdir. Azınlıklar bunlara teşmil olunamaz. Bugün Kürt için azınlık mevzu bahis etmek, Türk için azınlık bahsetmek demektir. Şu halde bu tamamen reddolunmuştur.”

Erzurum’dan Lozan’a ve cumhuriye kadar olan süreçte Milli mücadeleciler arasında hava budur işte. Yani Türkler ve Kürtlerin kaderi ortak olarak ele alınmaktadır.

Peki yukarda vahsettiğimiz özerklik meselesi ne oldu da unutuldu ve 1924 Anayasasında yer almadı? Bu Atatürk’ün konjüktürel bir açıklaması mıydı? Zamanı geldiğinde Kürtlere kazık mı atmıştı?Şimdi bunun cevabını vermek gerçekten zor. Bu konuda ayrıntılı bir çalışmaya ulaşamadık. O yüzden biz bu konuda sadece bir tahmin de bulunacağız. Öncelikle Atatürk’ün Kürt meselesinde özerlik konusunda caydığı ortadadır. Zira belli bir süre geçtikten sonra özerklik lafını ağzına almamıştır. Kürt aydınlara göre “Atatürk Kürtlerin desteğini bu özerklik vaadiyle almış sonra unutup gitmiştir.Kürtler ise bu dönemde milli mücadeleye sadık kalmışlardır.” Bu saptama çok da doğru değildir. Zira bu düşünceleri taşıyan kişilerin hocası her kürt ayaklanmasında başrol oynayan ve Yunan taaruzu sırasında “Koçgiri ayaklanmasını” başlatan Nuri Dersimi’dir. Evet,Kürt aşiretlerinin çoğu milli mücadeleye destek olmuştur. Ancak görülmüştür ki hem Kürdistan Teali Cemiyeti hem de Bedirhanlar Ankara yönetiminin altını oymak için hep fırsat kollamışlardır.Üstelik cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması ile yerel şeyhler hemen “din elden gidiyor” propagandasına başlamışlardır. İşte bu tür tehlikelerden dolayı Atatürk’ün o devirde özerklikten vazgeçtiğini söyleyebiliriz. Zira bu yöndeki adımlar hem bölgenin kopmasına yol açabilecek hem de devrimlerin önünü tıkayacaktı. En azından Ankara yönetimi böyle düşünmüş olabilir.

Ancak görülen birşey var ki Kürt sorunun çözülmesi konusunda özerkliğin (daha doğrusu “bir çeşit özeklik”in) ciddi bir seçenek olduğunu Atatürk de düşünmüştür. Atatürk özerklik meselesine zaten yabancı değildi.I.Cihan Harbinden önce Araplarla ilgili olarak da aynı şekilde bir düzenleme taraftarıydı.Eğer elinde o devirde bir güç olsaydı muhtemelen Osmanlı İmparatorluğunu bir Türk-Arap konfederasyonuna dönüştürmeye çalışacaktı.Aynı temelden hareketle Kürtler konusunda iller bazında bir özerkliğin mümkün olabileceğini düşünmüş olmalı.Ancak Atatürk pragmatist bir insandı ve en önemli amacı cumhuriyeti yaşatmaktı.Bu yüzden eserinin tehlikeye düştüğünü gördüğü anda yeni bir yol çizmek zorunda kalmış olabilir. Atatürk’ün çok haksız olmadığını ise bundan sonraki yaşanan gelişmelerden anlayacağız.


Şeyh Sait Ayaklanması (13 Şubat-15 Nisan 1925)

Cumhuriyet dönemine gerçek anlamda darbe vurmuş birkaç olaydan biri de Şeyh Sait Ayaklanmasıdır. Meselenin askeri boyutu bir derece önemlidir, ancak asıl vurucu noktası siyasi sonuçlarıdır.Bir yandan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası(TCF)’nın kapatılmasıyla Türkiye’de demokrasiye geçiş 20 yıl gecikmiş diğer yandan Ankara Hükümeti’nin doğuya olan bakışı radikal manada değişmiştir.Bu sonuçlara ayaklanmayı çıkaranların mı yoksa ayaklanmayı bir bahane olarak kullananların mı yol açtığı ise tartışmalıdır.

Şeyh Sait Ayaklanmasına geçmeden önce hangi dinamikler sonucu din yönü bu kadar ağır basan bir ayrılıkçı ayaklanmanın ortaya çıktığına şöyle bir bakalım: II.Abdülhamit oldukça kurnaz bir padişahtı. Çökmüş bir imparatorluğu bazen zor kullanarak bazen de hile ile yaşatmaya çalışmıştır.Onun bu uygulamalarından biri de bildiğiniz gibi “Hamidiye Alayları”nın kurulmasıdır. Abdülhamit, alayları kurarak bir taşla iki kuş vurmuştur. Hem ermeni komitacılara karşı kürtleri bir silahlı unsur olarak düzenleyebilmiş hem de alayların tamamını sünni-kürt aşiretlerden seçerek kürt aşiretlerinin kavgalarını keskinleştirmiştir. Böylece bir Kürt birliğinin önüne geçmeye çalışmıştır.(11) Bunun tipik bir örneği Varto’da yaşanmıştır.Sünni bir aşiret olan Cibranlılar ile alevi Hormekler Hamidiye Alayları kurulmadan önce de düşman iki aşirettir.Cibranlı beyler “Paşa” seçilip devlet olanaklarını alevi Hormekler aleyhine kullanmaya başlayınca bu düşmanlık daha da artacaktır.Şeyh Sait ayaklanmasında bu düşmanlığın neye yol açtığını göreceğiz.

Şeyh Sait ayaklanması en azından yüzeyinde bir islam ayaklanması idi. Liderliğini ise bir Nakşi şeyhi olan Şeyh Sait yapacaktır
Nakşibendiliğin iki kolu Şeyh Sait ayaklanmasını yönetmiştir.Seyit Taha kolu Seyit Abdülkadir aracılığıyla Kürdistan Teali Cemiyeti’ni, Şeyh Ali Sebdi’nin torunu olan Şeyh Sait ise “Kürt İstiklal Cemiyeti’ni yönetiyordu.(12) Mumcu’ya röportaj veren Sait’in yeğeni olan Melik Fırat’ın dediğine göre Sait, o vakit Nakşibendi postununun sahibidir ve bölgede çok sevilmektedir.Bu nakşilik cilası yüzünden Şeyh Sait Ayaklanmasına bit tür Kürt-Nakşi ayaklanması diyebiliyoruz.Özellikle halifeliğin kaldırılması ve bazı devrim düzenlemeleri nakşiler için iyi bir propaganda aracı olmuş ve “halifeliği yahudilerin(kemalistler kastediliyor) elinden kurtarmak” için cihad çağrısı yapılmıştır.Meseleyi daha ilginç kılan ise hem Vahdettin’in hem Damat Ferit’in İstanbul’daki Kürtçü çevrelerle temasta olması ve bir ara İstanbul’da yeni bir hilafet merkezi yaratılmasının ayaklanmacıların bir propagandası haline gelmesidir.

Şimdi ayaklanmanın nasıl çıktığına bakalım: Yukarda bahsettiğimiz Cibranlıların beyi o tarihte Halit Beydir.İşte bu Halit Bey daha 1920 yılında Kürt aşiretlerin nabzını yoklamaya başlamıştır.Hormekliler gibi alevi aşiretlerden kesin red cevabı alsa da birçok kürt aşiretinden de destek görmüştür.Ancak o dönem harekete geçilmemiştir. Bu arada 1923 de Mutki aşireti reisi Hacı Musa “Kürt İstiklal Cemiyeti”ni kurmuştur.Örgüt ilk toplantısını 1924 yılında Erzurum’da yapacak bu toplantıda Şeyh Sait,cemiyete katılacaktır. Toplantıda şu kararlar alınır:

1-) En geç Mayıs 1925 tarihinde bir ayaklanma başlatılacak
2-) Gerekli dış destek İngiltere,Fransa veya Rusya’da sağlanacaktır.

Dış destek konusunda bazı üyeler çekinceli tavır alınca Şeyh Sait onlara dış desteğin “mübah” olduğunu anlatan bir vaaz verecektir.(12) Örgüt beş kişilik hücrelerden oluşmaktadır.Aralarında Seyit Abdülkadir,Kemal Fevzi,Dr.Fuat,Kasım Cemil Paşa,Yusuf Ziya ve İhsan Nuri gibi isimler vardır.

Örgütün ilk işi Hormeklilere bir mektup yazarak “cihad”larına destek olmalarını istemektir.Hormekliler bunu reddettikleri gibi bu ayaklanma göstergesi mektubu gizlice Ankara’ya haber verirler.Bölgedeki gelişmeleri bir süredir talip etmekte olan Ankara Hükümeti de tedbir olarak Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya’yı tutuklatır.Hatta Şeyh Sait’in ifadesi alınır ancak yeterli kanaat oluşmadığı ve etkisinden korkulduğu için tutuklanmaz.Bu sırada Şeyh Sait, oğlu Ali Rıza’yı İstanbul’a gönderip Seyit Abdülkadir’den görüş aldırır.İstanbul’dan onay gelmiştir ancak bir süre daha beklenmesine karar verilir.Bekleme anına geçildiği vakitte ise ilgisiz bir olay yüzünden isyan patlar.

13 Şubat 1925 günü küçük bir jandarma birliği Şeyh Sait’in o an misafir olduğu bir köye gelerek iki asker kaçağını tutuklamak ister.Şanını lekelemek istemeyen Sait jandarmaya haber yollayarak ben köyden çıkana kadar köye girmeyin der.Jandarma subayları da bunu kabul eder.Ancak ne olmuşsa olmuş ve Sait’in kardeşi Abdurrahim adamlarını gizlice gönderip jandarmaları esir almıştır.Böylece ayaklanma başlamış olur.

Ayaklanmacılar istemeden de olsa isyanı başlatınca hızlı hareket etmeye mecbur olurlar.Derhal -o zaman bir vilayet olan- Genç’in merkezi Darahini’ye gelip burayı zaptederler.Ziraat Bankası’ndaki paraya el koyup telgrafı ele geçirirler.Ardından Hani kısa sürede ele geçirilir.Bundan sonraki hedef ise Diyarbakır yolundaki Lice’dir.Lice’ye yaklaştıklarında ise beklemedikleri bir durumla karşılaşırlar.Bölgenin ileri gelenlerinden Şeyh Selim liderliğinde 5-6 köy isyancılara karşı durur.Sait,Selim’le uzun süre görüşür ancak isyana katılmaya ikna edemez.Bu sırada askeri birlikler Hani’yi geri almış ve isyancıları takibe almıştır.Ancak Şeyh Sait kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratılır ve Dyarbakır’a çekilirler.Şeyh Sait ise kuvvetlerini Hani’ye getirir.(13)

Bu gelişmeler yaşanırken Ankara’daki Fethi Bey hükümeti meseleyi biraz küçümsemektedir.”Eşkıyaları takip ediyoruz yakında bitireceğiz” sözleri bölgeden gelen haberlerle inandırıcılığını kaybeder.Bunun üzerinde hükümet pek çok ilde TCF’nin de desteğiyle sıkıyönetim ilan eder.TCF lideri Kazım Karabekir hükümetin arkasında olduklarını bildirip gerekli tedbirlerin alınmasını ister. 21 Şubat’ta Lice 24 Şubat’ta ise Elazığ isyancıların eline geçmiştir.Mürsel Paşa komutasındaki 7.Kolorduya bağlı birlikler isyancıların üzerine yürürken Yabacı Köyü yakınlarında yağmurun azizliğine uğrarlar.Beraberindeki toplar çamura saplanır.Bu durumdan faydalanan isyancı birlikleri hükümet kuvvetlerini geri çekilmeye mecbur ederler.(14) İsyancıların morali yükselmiştir.

Ancak Ankara için tehlikeli olmaya başlayan bu durum iki olayla yön değiştirir.Birincisi Ankara’ya ardı ardına gelen bağlılık mesajlarıdır.Önce Nusaybindeki Heverki aşireti,ardından Midyat,Cizre ve Varto’dan çeşitli aşiretler hükümete destek telgrafları gönderir.Ayrıca alevi aşiretleri sakin durmaktadır.İkinci etken ise hükümetin değişmesidir.Fethi Bey’i tedbirsizlikle suçlayan CHP ileri gelenleri onu istifaya zorlarlar.M.Kemal’de cumhuriyetten yana endişelidir ve sıkı tedbirler alınması gerektiğine inanmaktadır.Bunu üzerine 4 Nisan’da İsmet Paşa başbakanlığa getirilir.Yaptığı ilk şey ise bir yasa teklifi vermektir yani “Takriri Sükun Yasası”nı. Üç madddelik yasa tasarısının siyasi yönü ağır basan ilk maddesiydi.Buna göre “gericiliğe ve ayaklanmaya,memleketin sosyal düzeninin ve huzurun ve sükunun ve güvenliğinin ve asayişinin bozulmasına neden olacak bütün kuruluşları,kışkırtmaları, davranışları ve yayınları hükümet,Cumhurbaşkanın onayı ile kendi başına ve idari olarak yasaklayabilir.” Buna göre hem istiklal mahkemeleri harekete geçiriliyor hem de ihaneti vataniyye kanunun kapsamı değiştiriliyordu.Önceki hükümete destek veren muhalefet bu tasarıyı görünce ayağa kalkar.Zira başlarına gelecekleri arketmişlerdi. Kazım Karabekir meclis kürsüsünden “istiklal mahkemeleri bir devrim aracı olarak kullanılamaz” derken İsmet Paşa tersini düşünmektedir.(15).Mustafa Kemal’in dediği gibi “devrimi yapanlar devrimi tamamlayacaktır”. İleride görüleceği gibi İsmet Paşa bu yasaya dayanarak ülkedeki tüm muhalif organları susturacak hem İstanbul basınını hem de TCF’yi tasfiye edecektir. Artık devrim için dikensiz bir gül bahçesi yaratılmaktadır.

Meclis’te bu gelişmeler olurken isyancılar Varto’yu almış Erzurum’a doğru ilerlemektedir.Asıl hedef ise “müstakbel Kürdistan”ın başkenti olması istenen Diyarbakır’dır.7 Mart’ta isyancılar Diyarbakır’ın dört kapısına birden hücum ederler.Saldırı kuvveti 5 bin kadardır. Akşama doğru saldırının ağırlık merkezi Mardin kapısına kaydırılır.Şehrin içindeki Zazaların desteğiyle bir ara asilerin bir bölümü şehre girer.Ancak Mardin kapısını savunan düzenli birlikler asileri geri atmayı becerirler.İki makineli tüfek bölüğünün yardımıyla isyancıların çoğu öldürülür.8 Mart sabahı isyancılar ilk kez karşılaştıkları kararlı direniş sonrası geri çekilirler. Diyarbakır’daki bu çatışma, isyanın kader noktası olur.Burada dağılan isyan kuvvetleri bir daha toparlanamaz. Sırayla Varto,Hınıs,Palu,Çermik ve Ergani geri alınır.1 Nisan’da Lice, hükümet kuvvetlerinin eline geçer.Zor durumda kalan isyancılar arasında mezhep ayrılıklarına dayalı kavgalar çıkınca Şeyh Sait İran’a kaçmaya karar verir.Ancak Sait kaderinden kaçamaz ve Murat suyunun geçit vermemesi üzerine İran’a gidemez.Sıkıştığı bu anda,aynı zamanda bacanağı da olan Binbaşı Kasım tarafından ihanete uğrayıp silahlı kuvvetlere teslim edilir.Böylece isyan 15 Nisan’da son bulur. İsyancılar Diyarbakır’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanır.Olayla bağlantılı görülen Seyit Abdülkadir 27 Mayıs’ta, Şeyh Sait ve 29 Şeyh ise 28 Haziran’da asılır….
 

Ağrı Ayaklanmaları (1926-1930)

Şeyh Sait ayaklanması oldukça bastırılmış olmasına rağmen bu ayrılık hareketini engellemez.Bazı değişikliklerle beraber isyanlar birbirini kovalyacaktır.Öncelikle Diyarbakır’ın alınamamış olmasının bundan sonraki ayaklanmalar üzerindeki ilk etkisi merkezin Diyarbakır civarından Ağrı’ya kayması olur.Ayaklanmalarda başrol oynayan örgüt ise HOYBUN (İstiklal) komitesidir.Kurucularından Celadet Bedirhanı’ın “Kürt Sorunu” adlı fransızca yazdığı bir kitaba göre Hoybun komitesi Kürt Teali,Kürdistan Teşkilatı,Kürt Millet Cemiyeti ve İstiklal Komitesinin birleşmesiyle meydana gelmiştir.Örgütün ilk toplantısı Şubat 1927′de Revanduz’da Şeyh Ubeydullah’ın torunu Şeyh Taha’nın evinde yapılmıştır.Toplantıya yine Taha’nın yazdığına göre Irak İngiliz fevkalede yöneticisi ve İngiliz istihbaratı görevlisi “Edmons” diye biri katılır(16).

Irak’ta bu gelişmeler olurken bölge karışmak üzeredir. Ağrı ayaklanmaları adıyla dört yıl sürecek olaylar üç ayrı dönemde gerçekleşmiştir.Şimdi sırayla bunlara bakalım: Birinci ayaklanma aslında bir isyandan çok adliye olayına benzemektedir.Mayıs 1926′da Yusuf Taşo çetesi Beyazıt’taki Muson Bucağına bağlı Kalecik köyünden hayvan çalarak Ağrı Dağına götürmeye kalkar.Bunun üzerinde Beyazıt’taki 28.Alay takiple görevlendirilir.Alay komutanlığının tedbirsizliği ve rehber olarak alınan görevlilerin ihaneti yüzünden Alay perişan halde geri çekilmek zorunda kalır.Bu olay üzerine 3.Ordu 16 Haziran’da geniş çaplı bir harekata girişir.Ağrı tepelerindeki bazı yüksek tepeler alınır(Ağrı’daki çatışmalar bugünlerde Gabar’da yaşanan çatışmalara benzemektedir.Kim daha yüksekte ise o avantajlı durumdadır).3.Ordu’nun geniş çaplı bu hareketi üzerine isyancılar İran’a kaçar ve mesele şimdilik kapanır.

Ayaklanmanın nedeni üzerine bölgedeki İngilizlerin yorumu ise farklıdır.Trabzon’daki İngiliz Konsolosu’nun 16 haziran tarihli raporuna göre “Ayaklanmanın sebeplerinin başında zorunlu nüfus kaydırması”dır. Bu olay sadece ileriki günlerin habercisidir.Daha Hoybun teşkilatı tam olarak devreye girmemiştir.Hoybun Teşkilatı geçmişten ders alıp yeni taktikler geliştirir.İlk kez gerilla mücadelesi benimsenir.Buna göre bölgedeki zorlu dağlar,silah deposu ve eğitim merkezi olarak hizmet görecek bir askeri üs olarak değerlendirilir.Mücadele tamamen buralardan yönetilicektir(O günlerin Kandil’i de Ağrı Dağı oluyordu).Türk ordusu ileri harekata giriştiği vakit isyancılar önce dağın yüksek bölgelerine ardından İran’a kaçıyorlardı.Kimi zaman 4000 metrede silahlı çatışmalar gerçekleşiyordu.Hoybun dış desteğe önem verir.Bu yüzden İran’la iyi geçinmeye çalışır.Oradaki Kürtlerin hakları fazla gündeme getirilmez, ilgi daha çok Türkiye üzerine yoğunlaşır.Dış destek konusunda bölgenin kocabaşları İngiltere ve Suriye’nin çıkarlarına da özenle dokunulmaz.

Diğer bir ittifak odağı ise Ermeni milliyetçileri “Daşnak”lardır.Sovyetlere karşı isyan halinde olan Daşnak ile Hoybun ittifak içerisine girer ve silah paylaşımı yapar.Burada aracılığı Vahan Papazyan adlı bir Ermeni yapar.Ancak Bu ittifak Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza’yı rahatsız etmiştir.Zira ona göre Ermeniler Kürtleri kullanıyordu.Bu yüzden örgütten bir süre ayrılır Simko Ağa’ya destek verir daha sonra ise örgüte geri döner. Kürt-Ermeni ittifakı karşıtını da yaratacaktır.O günlerde Sovyetler Kürt isyanlarını İngilizlerin bir oyunu olarak görmekte, ucu Daşnaklara da dayandığı için Türkiye’ye yardım etmektedir.W.Hovell adlı yazarın “The Sovyet Union ve the Kurds” adlı eserinde yazdığına göre “Ağrı Dağı savaşının ardında Sovyetler etrafında yeniden bir demir perde örmek isteyen uluslararası emperyalizmi görmek gerekir.”

1927 yılında ise ayaklanmaların ikinci perdesi oynanır.Gelen raporlara göre bölge bir karmaşa içindedir.Olayları durdurmak isteyen bir ordu birliği Zilan’da yenilgiye uğrar.İran’dan gelen 8000′e yakın savaşçı karşısında paniğe uğrayan birlik gerisinde 4 top,35 mitralyöz,14 subay ve yüzlerce asker bırakarak dağılır.Türk birlikleri Diyadin’e çekilir.Eylül’ün başlarında yeni bir hareket planlanır.Buna göre isyancıların İran’a kaçması engellenmelidir.14 Eylül sabahı 29.Alay yolu kesmek için harekete geçer ancak baskına uğrar.Buna rağmen Türk birlikleri ağır ve hafif makineli tüfeklerin desteğinde harekete geçer.İsyancılar çarpışmayı göze almaz ve geri çekilir.29.Alay toparlanıp harekete geçse de çevirme hareketi yapamaz bu yüzden harekat etkisiz kalır.İsyancılar İran’a sığınmayı becerir.

2.Harekatta görülmüştür ki bu işin İran ayağı sağlanmadan harekatlar başarıya ulaşamaz.Bu yüzden özellikle o zaman İran topraklarında olan Küçün Ağrı Dağının bir ileri harekatla çevrilmesi fikri doğar. Bu sırada 90′ların olağanüstü bölge valilerin bir örneği olarak “Genel Müfettişlik”adı verilen süper valilikler ortaya çıkar.İlk müfettiş İbrahim Tali Öngören olarak belirlenir.Görev alanı Elazığ,Urfa,Bitlis,Hakkari,Diyarbakır,Siirt ve Mardin illerini kapsamaktadır.Genel Müfettiş, hem askerlere hem de sivillere emir verebilmektedir.1934′de 2.Genel Müfettişlik kurulur.Bu sefer batıda Edirne,Kırklareli ve Çanakkale illerini kapsayan bir bölge için kurulur.Başına yine İbrahim Tali Öngören getirilir. 6 Eylül 1935′te yeni bir müfettişilik daha kuruluır.Ancak bu genel müfettişlik yerine sadece 3.Ordu Müfettişliği olarak anılır.Kars,Çoruh,Erzincan,Trabzon ve Ağrı illerini kapsayan bir görev bölgesi tanımlanır.Müfettişliğe Tahsin Uzer getirilir.Dersim’de düzeni sağlamak maksadıyla 6 Ocak 1936′da ise 3.Umumi Müfettişlik kurulacaktır.Başına ise meşhur Abdullah Alpdoğan getirilecektir. Alpdoğan,Nurettin Paşa’nın damadıdır ve kayınbabasını pek aratmayacağı yakında görülecektir.

Öngören müfettiş olarak hazırladığı raporda bölgedeki havayı yumuşatmak için çeşitli tedbirler alınmasından yanadır. Öncelikle bir toprak reformu yapılacak ve köy ağalarının toprakları 500 dönümle sınırlanacaktır.Yol yapma kampanyasına başlanacak ve ulaşılamayan bölgelere devlet hizmetlerinin götürülmesi sağlanacaktır.Çok geniş bir eğitim ve kültür programı oluşturulacaktır. (17) Bu tedbirler iki şekilde yorumlanabilir.Birincisi Ankara hükümeti meseleyi genel bir barış ortamı yaratarak çözmeyi istiyordu. İkinci seçenek ise bu tedbirlerin hepsi ayaklanmayı bastırmak ve Türkleştirmeyi sağlamak için yapılıyordu. Olayların gelişimine baktığımızda iki seçeneğin birbirine girdiğini söyleyebiliriz.

CHP içindeki gruplar cumhuriyet dönemi boyunca bir bütün politika oluşturmamıştı.Çünkü çok farklı çıkarları temsil etmektedirler.İşte bu gruplar içinde bazıları meseleyi “bir halkçılık hareketi” olarak değerlendirir toprak reformunun sadece doğuda değil tüm Türkiye genelinde uygulanmasını savunur.Bu şekilde feodal düzen ortadan kalkacaktır.Yani mesele bir devrim meselesidir.Ancak ikinci grup meseleye sadece “isyanla savaş” olarak bakar.Ağaların batıya sürülmesi, kültür politikaları tamamen homojen devlet yapısını sağlamak içindir.Hatta yolların yapılması bile hizmet götürmek için değil askeri birliklerin sevkiyatı için gerekli görülür.Bu iki karşıt görüşte “güvercinler” diyeceğimiz grup bu dönem boyunca çok az etkili olacaktır.Asıl sözü ise “şahinler” söyleyecektir.

Tekrar Ağrı ayaklanmalarına dönersek sayıları 3-5 bin kadar tahmin edilen isyancılar 1930′da Ağrı’da mevzilenmiştir.Başlarında daha önce orduda yüzbaşı rütbesiyle görev alan İhsan Nuri ve Ermeni Zilan adlı biri vardır.Hoybun Cemiyeti, güçleri dağılmış olan Ağrı kuvvetlerine mühimmat desteği sağlayarak toparlanmalarıa yardımcı olur. Ağrı Meselesini kapatmak isteyen Ankara yönetimi ise yeni taktikler peşindeydi.Ağrı dağında konvansiyonel bir savaş yürütülemezdi.Asilere karşı pusu ve baskınlarla karşılık devamlı bir kara harekatı yapılması düşünülmektedir.Ayrıca geçmişte birliklerin başını ağrıtan istihbaratsızlığa bir çözüm bulunmalıdır.Bu yüzden geniş ve sağlam bir istihbarat ağı kurulması teşvik edilir(18).

Harekatın en büyük sorunu ise İran ayağıdır.Hükümet barış yada savaş yoluyla Küçük Ağrı dağını kontrol etmek istemektedir.Büyük(5157m) ve Küçük(3396m) Ağrı dağları, yamaçlarıyla beraber 960 kmlik doğal bir kale oluşturmaktadır.İki tepe arasında kuş uçumu 12 kmlik bir uzaklık vardır.Birbirleriyle 2445m deki Serdarbulak Boğazıyla birleşmektedir.Bu zorlu coğrafyayı kontrol etmek için İranla temaslar artırılır.Planlar neticesinde 9.Kolordu Komutanlığı’nın harekatı yönetmesi kararlaştırılır.7 Eylül’de ise harekat başlar.10 Eylül günü Büyük Ağrı dağındaki asilerin mevzilendiği 4000 rakımlı tepe alınır.12 Eylül’de ise Ağrı dağı asilerden temizlenir.Asiler bölgeden kaçarken türk birlikleri bir “sınır ötesi harekat”la Küçük Ağrı dağını çevirir.Bu şekilde kaçış yolları tutulmuş olur.İran göstermelik bir itirazda bulunsa da pek fazla ses etmez.Bunun yanısıra Fransız kaynaklarının raporlarına göre Sovyetler asilerin kaçışılarını engellemek için dikenli tellerle kendi bölgesini kapatır.Hatta 500 kişilik bir Sovyet birliğinin Aras yakınlarındaki Davulu’ya geldiği ve burada kontrol amaçlı kaldığı iddia edilir. (19)

Mücadele oldukça çetin olmaktadır. Aynı zamanda pek çok köy yakma ve cinayetin işlendiği hem yabancı temsilciliklerce rapor edilir hem de Meclise iletilir.Bölgede gazetecilerin girişi zaten yasaktır.Gazetelerin geçtiği bütün haberler Meclis tarafından dağıtılan bir tür basın bildirisinden ibarettir. İşte bu ortamda Temmuz ayında “Zilan Vakası” meydana gelir.Ağrı’da başlayan çatışmalardan sonra, İhsan Nuri ve Celali Kürtleri şefi İbrahim Bey önderliğindeki isyancı birlikleri Van gölünün güneyinden geçerek Diyarbakır tarafına gitmek isterler.Türk birlikleri de takibe başlar.Böylelikle yaklaşık 150 km’lik bir cephe oluşur.İki grup Erciş’in kuzayindeki Zilan deresinin geçtiği ovada 5-9 Temmuz günleri karşı karşıya geldi.Kürtlerin sert direnişine rağmen sayı ve silah üstünlüğü sayesinde yenilgiye uğrarlar.Cumhuriyet gazetesinden Yusuf Mahzar’ın özel izinle gittiği bölgeden yaptığı haberde Zilan deresinin 15000 cesetle doldurulduğu haber olarak geçilmektedir.Hatta içinde Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in de bulunduğu hava birliklerinin isyancıları “perişan ettikleri” yazılmaktadır.Ancak bu haberlerin abartma olduğu çok açıktır.İsyancıların toplam sayısı bile bu rakamın üçte biri kadardır.Ayrıca çok başarılı olduğu söylenen harekatta Türk kayıpları Kürtlerin kayıplarından daha fazladır.İngiliz Ataşemiliteri Binbaşı O’leary’nin raporuna göre Kürt kayıpları 900 ölü,2400 yaralı ve 360 kayıptır.Türk kayıpları ise taklaşık 2800 ölü,4000 yaralıdır.Ayrıca bazı Türk uçakları düşmüş yada düşürülmüştür(20).Verilen sayıların doğruluğu elbette şüphelidir.Ancak olayın boyutlarının yazıldığında çok başka olduğunu rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Kürtlerin sağ kalan kollarının bir kısmı tecrit edilmiş biçimde dağlara çekilirken diğer kolu başka bir yoldan İran’a geçer.böylece Ağrı ayaklanması üç askeri harekatla bastırılmış olur.Aynı zamanda İran’la toprak takası yoluyla Küçük Ağrı, Türk topraklarına alınır.Bu sayede Kasrı Şirinden beri çok az değişen sınır küçük bir rötuşla yenilenir. İsyancılar açısından ise yeni bir yuva bulmaları gerekmektedir.

Bu isyan harektinde emperyalist devletilerin yardımı var mıydı?Hiç kuşkusuz asıl etken içsel dinamiklerdi.Ancak İngiliz yardımının olduğunu söyleyebiliriz.Daha önce Hoybun teşkilatına İngiliz istihbarat görevlilerinin karıştığını belirtmiştik.Ayaklanma sırasında İngiltere’nin Tebriz’deki başkolonsu Stonhepe Palmer’den Londra’daki Dışişlerindeki Sir Clive’a gönderilen 11 Ağustos 1930 günü ve 145 sayılı gizli raporda(Uğur Mumcu sağolsun) ünlü casus Albay Lawrence’nin Kürtlere yardım ettiği bildirilmektedir.Ayrıca 28 Haziran 1930 günü Tahran’dan Askeri Ataşe R.Dodd,Ermeni Nubar Paşa’nın İngiliz büyükelçiliğine başvurarak Kürtler için silah istediği haberini vermiştir.Görüldüğü gibi her olayda İngiliz parmağı aramak pek boşuna bir çaba değildir.

Ancak durum hep böyle sürmemiştir.1931′dne başlayarak İngiltere ile bu konulardaki ilişkilerimiz değişmeye başlar.Kürt hareketlerinin İngilizleri hep biraz korkuttuğunu belirtmiştik.Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla beraber İngiltere burada güvenli bir müttefik istiyordu.Nazilerin ajanları hem Türkiye’de hem Orta Doğu’da cirit atmaktadır.İşte bu yüzden İngiltere,Türkiye ve İran arasında 1937 Sadabat Paktı kurulur.Bu şekilde Alman hareketine karşı bir ittifak kuruluyordu.Türkiye ise ayaklanmalara verilen dış destekten bir nebze kurtuluyordu.Sadabat Paktı konusunda Baskın Oran da paktın amacının kürt hareketini dizginlemek olduğunu iddia eder.Bunun doğruluk payı yadsınamasa bile meselenin daha çok bir dünya meselesi olduğunu 2.Dünya Savaşı göstermiştir.İşin ilginci batılılar kendi içindeki kavgaya döndükleri (1939-45) vakit doğudaki isyanlar yavaş yavaş kesilecektir.

 

Dersim Ayaklanması(21 Mart 1937-Eylül 1938)

Dersin Ayaklanmaları hemen ayaklanmalara geçemeyeceğiz kadar karmaşık ve geniş konu.Bu yüzden öncelikle olayın alt yapısına bakmak gerekiyor. Doğusu Bingöl,kuzeyi Erzincan,batısı Malatya,güneyi Elazığ ile çevrili olan Dersim, türküde söylendiği gibi “Dersim dört dağ içinde/gülü bardak içinde” bir yerdir. Dersim -en azından eskiden- kimin kim olduğu konusunda oldukça karmaşık bir bölgeydi.Türkmen,Zaza ve Kürt unsurların arasındaki çizgi oldukça muğlak olduğu için herkesin bölgeyi sahiplendiğini görüyoruz.Bölge insanın belki tek ortak noktası çoğunluğunun Alevi olmasıdır. Özellikle Zazaların varlığı ve aslında kim oldukları tartışılmaktadır.Çünkü Zazalar kendilerini hem Kürtlerden hem de Türklerden farklı olarak tanımlamaktadır.O zaman ki Türk yöneticilere göre Zazalar Horasan’dan gelen Alevi Türkmenlerden başkası değildi.Bu yüzden bölgeyi Türkmen bölgesi olarak görüyorlar ve bölgenin hızla Kürtleşmesinden şikayet ediyorlardı.Selçuklu ve Osmanlı döneminden itibaren bölgeye pek çok Türkmen unsurunun(Uluyörük ve Bozoklu türkmenleri) geldiği bilinmektedir.Dışa kapalı bir bölge olduğu için bunların bir kısmı büyük ihtimalle Zazalar ve Kürtler içinde erimiş olmalıdır.Ancak bunlar Zazaların Türk olduğunu asla kanıtlamamaktadır. Dile bağlı olarak yapılan çalışmalarda Zazaların bir Hint-Avrupa kavimi olduğu anlaşılmıştır.Daha önceleri Zazacanın bir kürt lehçesi olduğu yönünde iddialar mevcut olmasına rağmen son çalışmalar Zazacanın Kuzey İrani farklı bir dil olduğu yönündedir.Buradan yola çıkarak üç unsuru birbirinden ayrı olarak tanımlamak en doğrusudur.Ancak bu bardak bölgesinde herkesin birbirleriyle karıştığını düşünürsek bu tartışmanın aslında saçma sapan bir tartışma olduğu da aşikardır.

Dersim dışarısı kaynarken isyanlara fazla bulaşmamış bir bölgeydi.Şeyh Sait isyanı buralarda tutunamamıştır.Alevilik ön plandadır.Kürtçülük pek kimsenin umrunda değildir.Ancak Dersim kendi içinde bir “anarşi yuvası”dır.Osmanlı’nın yüzyıllardır ne vergi ne de asker toplayabildiği bu arazide eşkıyalık en popüler meslektir.Hem eşkıyalar hem de eşkıyalardan korkanlar alabildiğine silahlıdır.Ankara işte bu durumun yakın zamanda bir isyana yol açabileceğinden korkmaktadır M.Ali Kışlalı’nın “Güneydoğu:Düşük Yoğunluk Çatışma” kitabına yer alan Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in hükümete gönderdiği raporda(1926) şu ifadeler yer almaktadır: “…Dersim gittikçe Kürtleşiyor,ülküleşiyor ve dolayısıyla tehlike büyüyor….Dersim,Cumhuriyet Hükümeti için bir çıbandır.Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yapmak gerekmektedir(…)Okul açmak fabrika kurmakla buralar adam edilemez(…)”. Dersimlileri zeki,kurnaz ve hileci olarak tanımlayan Hamdi Bey’e göre çözüm hastayı deşip biçmektir.

Buna karşılık Vali Cemal Bardakçı iyimserdir: “…Halis Türk olan Alevi halk baskılar son bulur ve şuurlu bir şekilde hareket edilirse Cumhuriyetin çok sadık ve fedakar hadimleri olabilir(…)Dersimliler öldürülmekten ve göç ettirilmekten korkmaktadırlar (Koçgiri’de tehcir söylentisinin nelere yol açtığını söylemiştik)Sünni halk hocalar tarafından aleviler üzerine kışkırtılmaktadır.Eşkıyalık yaşama duygusu ve endişeden kaynaklanmaktadır…” Ona göre bastırma ile bu iş olmaz.Nitekim 1876′ya kadar 11 bastırma harekatından sonuç alınamamıştır.Çözüm,eğitim ve hizmet götürmektan geçmektedir.Ayrıca fitneci Seyit Rıza ve bazı ağalar bölgeden dışarı çıkarılmalıdır.(21)

1930′da ise genel müfettiş Öngören’in tespit ettiği sorunlar ışığında beş yıllık bir ıslahat programı önerilir.Buna göre önce silahlar toplanmalıdır.Ardından yollar yapılmalı ve bölgeye eğitim başta çeşitli hizmetler götürülmelidir.Kültür faaliyetleri sonucu Türklüklerini unutmuş(!) Türklere, Türklükleri hatırlatılmalıdır.Fevzi Çakmak da aynı görüşdedir.Ona göre Dersim bugünkü haliyle devam edemez.Dersim okşanmakla kazanılmaz.Dersim önce koloni gibi ele alınmalı,Türk toplumu içinde Kürtlük eritilmeli,ondan sonra ve yavaş yavaş öz Türk hukuku uygulanmalıdır.

3.tümen Komutanı Halis Paşa ise ılımlı isimlerdendir.O da silahların mutlaka toplanması gerektiğine inanır ancak hedefin “Türklük,sünnilik veya alevilik olmaması” gerektiğini de belirtir.Ona göre sadece devlet kanunlarına itaat esas alınmalıdır.Eşkıyalık bitirilip halkın devlete güveni tazelenmeliydi.Meselenin askeri tedbirlerle değil başarılı ve düzenli bir program içinde halledilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu görüşler doğrultusunda İçişleri Bakanı Şükrü Kaya iki aşamalı bir planı hükümete sundu.Buna göre ilk yıl silahlar toplanacaktı.İki aşamada ise aşiret reisleri bertaraf edilecek,halk toprağa bağlanacak yani ovaya indirilecek ve Türklük faaliyetleri yapılacaktı.Buna göre 347 aşiret reisi ve ailesi(toplam 3470 kişi,ödenek 300 bin lira),Trakya ve Ege bölgelerine sürülecekti. Hedefteki isimler de Yukarı Abbas uşağı Reisi Seyit Rıza ve Haydaren Aşireti reisleri Hıdır ve Kamer Ağalardı.(22)

Bu çalışmaların ilk ürünü olarak 1932 de bir “İskan Kanunu” hazırlandı.Ancak iki yıl sonra mecliste kabul edilebilmişti.Yasanın amaçları çok boyutluydu.Bir açıdan yapılmak istenen Türkiye’yi homojen bir devlet haline getirmektir.Bunun için halkın bağlı olduğu feodal ilişkileri yok etmek ve has(!) Türk nüfusu, hakim olunamayan bölgelere yerleştirerek Türklüğü hakim kılmak gerekmektedir.Bunun için dışardan gelen göçmenlerin doğuda boşalacak topraklara yerleştirilmesi bile düşünülür.
Bugünün demokratik değerleri açısından pek onaylanmayacak bu girişimler aslında her ulus-devletin kuruluş sürecinde yaptığı temel pratiklerdir.”Temel bir kimlik belirle ve buna uymayanları ya kov yada asimile et”. Türkiye’de tam olarak bunu yapıyordu.

Ancak meselenin sadece milliyetçilikle açıklanamayacak sosyal tarafları da vardı.Aşiret ailelerinin toprakları ellerinden alınıp yoksul köylülere dağıtılıyordu.Bu apaçık bir toprak refomu idi.Kimi aydınlarımız tarafından bu girişimler bugünün siyasi söylemlerine uygun olarak sadece bir Türkçülük politikası olarak görülse de gerçek bunun çok ötesindedir.Bu altyapı devrimlerine giden önemli bir aşamadır ve doğuyla sınırlı kalmayacaktır(23).Tüm Türkiye genelinde ağa ve eşrafların gücünün kırılması için CHP içindeki radikal kemalist grup planlar yapmaktadır.Özellikle Milli Mücadele döneminde gelişen köycülük ve halkçılık hareketleri uzun yıllardır ağalara karşı bir kin duygusu oluşturmuş ve halkı kazanmak için bir köy reformunun mutlaka yapılması gerektiğine inanılmıştır.Uğur Mumcu’nun bu konudaki görüşleri şu şekildedir.”Yasanın tek amacı Kürt ırkı ile geniş kapsamlı bir eritme planı uygulamaya koymak değildir.Yasa bir değil birkaç amaçla çıkarılmıştır.Amaçlarından biri yurt dışından gelen göçmenlerin Türkiye’nin hangi bölgelerine yerleştirilecekleri;diğeri ise Çingene,yörük ve aşiretlerin yerleştirilmeleri ile ilgilidir.Yasa,aşiretlere hükmi şahsiyet tanınmamasını,aşiretlere o güne kadar verilmiş bütün ayrıcalıklarının da kaldırılmasını amaçlıyordu.Bu genel bir hükümdür ve Kürt feodalitesini hedef almaktadır.” Bu konuda Marksist isimler olan Erdoğan Başar ve Samim Kocagöz,yasanın bu maddesinin toprak ağalığının tasfiyesi olarak görürlerken,İsmail Beşikçi toprak ağalarının ellerinden topraklarının alınıp yoksul köylülere dağıtılmasını “sömürgeci,anti-demokratik,ırkçı ve faşist” olarak niteler.

Bundan sonraki döneme baktığımızda bu toprak düzenlemesinin tüm Türkiye’ye yayılmaya çalışıldığını görüyoruz.Atatürk 1936′da Meclis’te yaptığı konuşmada toprak reformunun tüm Türkiye’de yapılması gerektiğini söylemiş,bu ilke 1937′de Celal Bayar hükümetinin programına işlenmişti.Yine 1938′de “toprakların kamulaştırma bedellerinin düşürülmesi” amacıyla bir anayasa değişikliği kabul edilmiştir. Sonuçta ise yasa ancak 1945 yılında Meclise inebilecek o da kuşa çevrildikten sonra yürürlüğe girebilecektir.
 


Peki İskan düzenlemesi nasıl uygulandı?

Hükümet ilk tedbir olarak karakol inşaatlarına başlar.Böylece devlet nizamının kurulması açısından ilk adımı atar.Tabii bu durum aşiret liderleri arasında husursuzluk yaratacaktır.Çok geçmeden de isyan patlar. İlk olay 21 Mart 1937 de Harçik Deresi üzerindeki bir köprünün bazı aşiretlerce yıkılmasıyla başlar.26 martta Sin karakolu ile bucağı arasındaki telefon hattı kesilir.Bunun üzerinde bölgeye 500 kişilik bir takviye ve 7 uçaklı bir bölük gönderilir.26 Nisan’da Pah kuzeyindeki süvari birliğine saldırı düzenlenir.Sabaha kadar yardım gelmeyen karakol buna rağmen dayanır.Olaylar devam eder.Genel durum asilerin vurkaç saldırıları ve askeri birliklerin savunmada kalması şeklindedir.17 Mayıs’tan itibaren ise karşı operasyonlara girişilir.Buna karşılık Dersim’de gerçek anlamda gerilla faaliyetleri artık iyice yaygınlaşmıştır.TSK kıtalarından çıkarılan gözetleme ve keşif müfrezelerine,hareket halindeki ikmal kollarına 5-10 veya 30-40 kişilik gruplarla gizlice yaklaşıp ateş açılır ve açılan karşı ateş sonrası geri çekilerek vurkaçlara devam edilir.Buna karşılık TSK hala konvansiyonel savaş taktikleri izlemektedir.Bu yüzden pek bir başarı sağlanamaz. 24 Haziran’da bütün birlikler genel bir arama tarama faaliyetine geçerler.İsyancıların saklandıkları köylerin birçoğu yakılır.Bunun yanısıra hem hayvanlara el konulur hem de ürünler tahrip edilir.Halk üzerinde iki taraflı bir baskı altına alınmış olur Zira isyancılar da benzer bir yöntem izler.Hangi taraf daha baskın olursa halk mecburen o tarafa kayar.Çok geçmeden bu şartlardan bunalan köyler başka bölgelere gitmeye başlar.

Sertlik “işe yaramıştır”.1937 Temmuzu’nda isyancıların bölgelerine girilmiş pek çok lider isim yakalanmıştır.Ancak Seyit Rıza yakalanamamıştır.10 Eylül günü ani bir gelişme olur.Seyit Rıza iki adamı ile beraber Erzincan’da teslim olmuştur.Böylece Dersim Harekatının ilk aşaması tamamlanmış olur.Seyit Rıza,isyanın diğer şefleriyle beraber 18 Kasım’da asılacaktır.
Ancak olaylar durulmaz.Bölgede askere alma ve silah toplama faaliyetleri sürerken jandarmalara sürekli saldırı olmaktadır.2 Ocakta asker alımından dönen 7 er ve karakoldaki 2 er şehit edilince ikinci bir harekat emri verilir.İlk kez iki tankın kullanıldığı harekata 18 uçak da eşlik eder.Operasyonda sayıları 2 ile 5 bin arasındaki bir grubun Tunceli dışına nakli,asker bakayası ve kaçakların takibi ile silahların toplanması işlemleri yapılacaktır.Operasyonun kara birlikleri 43 tabur ve 6 süvari alayından oluşturulmuştur.

Operasyon ilk safhasında pek çok asi veya asker kaçağı yakalanır ve saklandıkları yerler(köyler) imha edilir.Harekatın son bölümünde ise gerilla kuvvetlerine karşı bugün kullanılan özel timlere benzer gruplar oluşturulur.Büyük birliklerin konvansiyonel savaşları, yerini küçük birlikler halinde anti-gerilla faaliyetlerine bırakmaktadır.Ancak tarama faaliyetleri yinede ağır silahlar ve kalabalık gruplar halinde yapılır.Taramalar sonucu önce mağaralar imha edilmeye başlanır.Ardından asilerin dinlendikleri köyler,evler,komlar ve hatta tarla ve meşelikler tek tek yakılır.Aranan 101 kişiden 73 ü ele geçirilmiştir.Harekat bu şekilde tamamlanmış olur.Askeri kısım halledildikten sonra sıra göç ve iskana gelmiştir.Bölgeden 7954 kişi batıya gönderilir.Bunların bir kısmına daha sonra iyi hallerinden dolayı geri dönmelerine izin verilir.Çok partili dönemle beraber ise batıya gidenlerin çoğu eski yerlerine dönecektir.

İskana gelince;1924-34 arasında 380 bin mübadil ve 247 bin 295 göçmen,1934-37 arasında göçmen veya mülteci 144,073 kişi olmak üzere toplam 771 bin 611 kişi Türkiye’ye yerleştirilmiş,bunlardan ancak 8017 si Doğu’ya gönderilmiştir.Yani göçmenlerin doğuya yerleştirilmesi gibi bir uygulama doğru düzgün sağlanamamıştır.bunların dışında Kürt kökenli memurların yerlerine dışardan adam gönderilirken yol yapım faaliyetleri yavaş da olsa devam ettirilmektedir(24).

Ayaklanma ile ilgili olarak Türk kaynaklarının fazla değinmediği genelde Nuri Dersiminin eserlerine dayanan yabancı kaynaklar ise bazı önemli ayrıntılar üzerinde durmaktadır.Fransızlara göre 1932 den itibaren Türk Kürdistanı üzerinde baskı olağanüstü artmıştır.Vilayetlerin başına askeri valiler tayin edilmiş 1925′de başlayan Kürtçe yasağı daha da genişletilmiştir.Yoğun sansür yüzünden bölgeden haber alınamamaktadır.Bölge yabancılara tamamen kapalıdır.(Aslında sadece doğuda değil 1950 ye kadar Anadolu’nun içlerine hiç bir yabancı elini kolunu sallaya sallaya girememektedir). Yine Fransızlara göre isyanın fitilini ateşleyen etken Rıza’nın oğlu Bra İbrahim’in Türk kuvvetleriyle görüşmek için temas kurduktan sonra dönüş yolunda devletle işbirliği yapan Kurgan aşireti tarafından pusuya düşürülmesidir(25).

Bu iddialarda bulunan Fransa’ya ilgili iddialara gelince.Fransa ile Türkiye arasında o sırada Hatay kavgası verilmektedir.Türkiye’nin zayıf karnını bilen Fransa bu yüzden bazı ajanlarını bölgeye göndermiştir.İsmet paşa’nın hazırladığı “Kürt raporu”nda bu husus özellikle belirtilmektedir.İşte bu Fransa’dan Seyit Rıza yardım beklemekte, “barbar Türklerin elinden Kürtlerin kurtarılması” için dünya kamuoyuna çağrı yapılmasını istemektedir.Ancak Fransa,Almanya ile problemler artınca bölgeden elini çeker çok geçmeden de Hatay’ın Türkiye’ye bırakılmasına izin verir.

 

Diğer Ayaklanmalar:

Asıl büyük ayaklanmaları gördükten sonra bazen bunlara bağımlı olan bazense bağımsız gelişen bazı ayaklanmalara ve ayaklanma benzeri olaylara bir bakalım: Şeyh Sait Ayaklanmasının bastırılmasından sonra Beşiri bölgesindeki Raman Aşireti ile Garzan ve Raçkotan Aşiretleri direnmektedir.Bunun üzerine bir “cezalandırma” harekatına karar verilir.Dört gün(9-12 Ağustos) süren operasyonda Beşiri,Garzan,Silvan,Kulp ve Sason ilçelerindeki bölge kontrol altına alınır.Bazı aşiret resileri sürülür ve bolca silah toplanır.Şeyh Sait ayaklanmasına katılan Siirt’in Sason kazası ayaklanma bastırıldıktan sonra yasak bölge haline gelmiştir.Ancak yine sular durulmaz.Bu bölgeye 1925 ile 1937 arasında Tümgeneral Osman Tufan Komutasında beş ayrı harekat düzenlenir.Bu bölgelere ıslah programları hazırlanır yeni karakollar kurulur.Son olarak da Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Abdürrahim çetesi çökertilir.

1926 nın 7 Ekim günü Dersim’de “Koçuşağı ayaklanması” başlar.Koçuşağı aşireti “devletin vergi almasını ve asker toplamasını” sürekli engellemektedir.Bunun üzerine Albay Mustafa Muğlalı komutasındaki birlikler 29 Kasımda asilerin sığınağı olan “Kılabuz deresi” civarını girer ve bölgeyi temizlerler.1 Aralık gününe kadar isyanı bastırılmıştır. Operasyonda bir subay ve 31 asker şehit olmuştur.10 asker de kayıp olarak bildirilmişti.Asilerin kayıpları bilinmemektedir.

Sason harekatı sırasında bazı grupların silahları toplanamamış bazı elebeşları da yakalanamamıştı.Bunlardan biri olan M.Ali Yunus liderliğinde, Savur’un 22 km kuzeyindeki Batuş köyünde 13 Mayıs 1927 de “Mutki Ayaklanması” başlayacaktır.Bir olay nedeniyle köye gelen jandarma birliğine 100 kişilik bir grup ateşle karşılık verir.Ayrıca 19 Haziran gecesi 18.Alayın iki bölüğüne komuta eden Binbaşı Zeki pusuya düşürülüp şehit edilir.5.Temmuz’da harekatı yöneten 2.Tümene bağlı birlikler Hazo’daki Mustafa Çeto’nun adamları ve Çermililerin desteğiyle bölgeyi sarar.Kısa sürede bölge temizlenir. Hemen ertesinde bu sefer “Alikan aşireti” reisi Hali Şemo ayaklanır.Ayaklanmacılar bir binbaşı şehit etmiştir.Girişilen operasyonda sonra bir kısmı öldürülen ayaklanmacılar İran’a kaçmayı başarır.Harekat 25 Ağustos günü tamamlandı.(26) Bu sırada ilk kez 1 kasım 1928 da bir komando birliği oluşturulur.İsmi “Karaköse Takip komutanlığı”ydı.

Şeyh Sait’in ayaklanmasının artçı dalgaları bir türlü bitmez.Pek çok bölge denetim altına alınamamıştır.Bicar’da bu bölgelerden biridir.Sınırları itibariyle,doğusunda Sarum havzası,kuzeyinde Muratsuyu güneyinde Silvan-Hazro-Ekil ve batısında Ekil-Muratsuyu ile çevrelenen bölge,yalçın dağ yamaçları,sık ormanlarıyla saklanmaya uygun olan yer şekilleriyle takipten kaçan asiler için ideal bir bölgedir.Baskın,yol kesme,postaları soyma gibi eylemler bu bölgenin olağan icraatları haline gelmiştir.
İşte buradaki asiler daha çok eşkıyalık faaliyeleri ile uğraşmakta ve onları takip etmekle görevli 7.Kolorduyu sürekli atlatmaktadır.Hükümet buna çözüm bulmak için Albay Muzaffer Muğlalı’yı bölgeye gönderir.Muğlalı bölgedeki izlenimlerini bir rapor halinde hükümete sunar.Osmaniye,Bicar,Piran,Hani,Lice,Genç ve Gökdere de yaptığı tetkiklerde vardığı sonuç şudur: “Hükümete sadık ahali, eşkiya baskısı yüzünden,hükümetin kendilerine yarıdm edemiyeceği görüşündedir.Bu yüzden eşkıya nüfuzuna girmek zorunda kalıyor.Çeteler halka baskı yoluyla herşeyi yaptırıyor.Bucak ve il görevlileri halkı horluyor ve şefkat göstermiyor.Diğer taraftan bazı çevreler Kürtçülük fikrini yaymak için molla ve şeyhlerden faydalanıyor….”. Muğlalı Paşa bunların düzeltimesi acilen gerektiği hükümete tavsiye eder(27).

İncelemelerin sürdüğü bir sırada,Suriye’de bulunan Şeh Abdürrahim,Şeyh Tahir ve Yado’nun beraberindeki bir grup Mardin’den sınırı geçerek Osmaniye ve Palu’yu yağmalamak için harekete geçtiği haberi alınır.bunu engellemek için bir harekat planı oluşturulur.Hesanlı Şeyh Selim Efendi ve yöre halkından oluşan milislere de görev verilir.Köy koruculuğuna benzer bir biçimde hareket eden bu milis kuvvetleri özellikle klavuzluk ve istihbaratta önemli yararlar sağlar.Ayrıca silahlı çatışmalara katılmaktadırlar .İsyancılar çembere alınmış ve yavaş yavaş bu çember kapatılarak harekat ilerlemiştir.Geçmişten ders alınarak bölge ince ince aranmaktadır.Zira bölgeyi iyi bilen isyancılar hemen birliklerin arkasına kayıyor ve kendilerini kurtarıyorladı.17 Kasım’da bölge büyük oranda temizlenmir.12 ve 22 Ekim tarihlerinden yapılan iki aşamalı harekat neticesinde pek çok önder isim öldürülmüştür(28).

Ancak M.A.Kışlalı’nın yazdığına göre birlikler köylerin altını üstüne getirip kadın ve çocukları ayırdıktan sonra isyana yardım ettiklerine inandıkları kim varsa kurşuna dizmiştir.Boytan,Mürtezan,Zengezor bölgesinde 22 köy eşkıya ile tamamen birlik oldukları anlaşıldıktan sonra yakılmıştır.Daha sonradan pek çok isyancının cesedi küller arasından çıktığı belirtilir.Özellikle Hüveydan bölgesinde pek çok köy isyancılara destek olmaktadır.Bu yüzden birlikler köyleri ablukaya alıp daha sonra asilerin peşine takılmak zorunda kalırlar.Bir ay süren harekat sonunda 280 köy yakılmış ve 2000′den fazla isyancı ve destekçi öldürülmüştü.

İsyana benzemeyen bazı olaylar da olmuyor değildi.Bunlardan biri “Tendürek vakası” idi.İrandan kaçarak Türkiye’ye sığınan Şeyh Abdulkadir devlet imkanlarından yararlanmaktadır.Ancak zamanla bunları diğer köylere karşı kullanmaya ve arazi gasbetmeye başlar.Bölgedeki husuzluğun artması üzerine Abdülkadir’e düşman olan iki aşiretin yardımıyla operasyon başlatılır.Abdülkadir önce teslim olacakken bir sıra yaşanan iletişim problemleri yüzünden bu fikrinden cayar.Ancak köyün Türk uçakları tarafından bombalanması üzerine Şeyh İran’a kaçmak zorunda kalır.

Bir diğer olay Jilyan Aşireti Reisi Resul tarafından çıkarılmıştır.22 mayıs’ta Eruh ilçesi Jandarma komutanı teğmeni ile Lodi bucağına bağlı Tilmişar köyünden Resul’le arasındaki anlaşmazlık sonucu isyan patlak verir.Teğmen silah araması bahanesiyle köyü aramış silah bulamamış ancak Resul’ü tutuklamıştır.Ancak köy çıkışında baskın verilince Resul kaçmayı başarır.Olaya neden olan Teğmen görevden alındıktan sonra 7.Kolorduya bağlı 2.Tümen Kürt milislerin desteğinde bir harekata girişir.Jilyan Aşiretine bağlı köyler asileri teslim etmek konusunda uyarıldıktan ve cevap gelmedikten sonra harekat başlar.Bununla birlikte harekat sonucunda destekçileri şiddetle cezalandırılmasına rağmen Resul yakalanamaz.İsyan 3. Ağustos’ta son bulur.
1930 yılı Mayıs ayında ise Savur’un 22 km doğusundaki Batuş köyünde jandarmalara ateş açılması üzerinde bir cezalandırma harekatı başlar.Köyler birer birer sarılıp silahlar toplanır.Buna rağmen bölgedeki asayişsizlik bitirilemez.

Bu sırada 20 haziran 1930 günü Çaldıran-Beyazıt telgraf tellerini kesen Haydaren aşiretinden Kör Hüseyin,Emin Paşa’nın oğullarında Memo ve Nadir, Zilan(Zeylan) bucak merkezini basarlar.İsyancılar daha sonra Erçiş ilçesini kuşatır.Patnos’ta hemen sonra isyancıların eline geçer.Bu sırada isyana yakalanamayan Asi Resul da katılır.İhsan Nuri,Bro Hüseyin Şeyh Zahir ve Şeyh Abdülkadir isyanı yönetmektedir.Bölge asilerin konrolüne geçmiştir.Bunun üzerine bölgeye gönderilen bir tabur isyancıları kaçıracak ve düzeni sağlayacaktır.

Kaçan isyancılarsa iki kola ayrılır.Bir kol 200 atlı ve 80 yaya olmak üzere Sürbahan ve Narşin’e gelerek buradaki karakolları basar.Çok ilginç bir benzerlik olarak yakın zamandaki “Dağlıca vakası”na benzer bir olay gerçekleşir.Karakolda buluna 4 er yararlanırken 25 er de kaybolmuştur(daha doğrusu irtibat kesilmiştir).Çünkü bu erler asilerin “teslim olursanız ateş edilmeyecek” uyarısıyla teslim olmuştur.Genelkurmay bundan oldukça rahatsız olmuş ve diğer kıtalara kötü örnek olacağı için şu emri birliklere göndermiştir: “..eşkıya baskınına uğrayan kıtalar son nefeslerine kadar silahlarını terk etmeyerek savunmaya devam edecektir…..aksini yapanlar ağır şekilde cezalandırılacaktır…..”(29).

Bundan sonra olaylar daha da sertleşir.Genelkurmayın eleştirileriyle zor durumda kalan 7. ve 9. Kolordu tedbirlerini sertleştirmeye başlar. Ayaklanma sahası içerinde asilere katılan köyler istisnasız yakılacaktır.2 Temmuz’da bazı köyler havadan bombalanır.4 Temmuz sabahı ise asiler Karaburun ve Kayaburun karakollarını basmaya çalışır.Ancak bu sefer karakollar sonuna kadar direnir.Sonuçta karakoldaki subay ve erlerin tamamına yakını şehit edilir.Buna karşılık 10 Temmuz’a kadar süren harekatta 500′den fazla asi öldürülür.Eylül’ün sonuna kadar isyan bastırılmış olur.

Ağrı ayaklanmaları sürerken başlayan bir diğer ayaklanma ise Oramar’dır.16 Temmuz günü Irak’tan gelen Barzani Şeyhi Ahmet liderliğinde “Oramar Ayaklanması” başlar.Hedef bir tür hedef saptırma yeni cephe açmaktır.Bununla birlikte Oramarlı Kasım Ağa 21 Temmuz’da burada bulunan bölüğe gelerek bir baskının olacağını haber verir.Bunun üzerinde tedbir alınsa da birlik,Barzani kuvvetleri tarafından kuşatılır.Ancak birliğin yardımına Kasım, Kerim ve Ferhat Ağa milisleri gelir.Ağustos ayı boyunca asilerin hareketleri ve karşı operasyonlar devam eder.Sonuçta başarılı olamayan Barzani kuvvetleri Irak’a geri çekilir.Bu yüzden Türkiye ve Irak mandatörü İngiltere ile ilişkiler gittikçe gerginleşecektir.(30)

Ağrı harekatı sonrası Mareşal Fevzi Çakmak’ın raporu doğrultusunda bölgede huzurun sağlanması için Pülümür’ün denetim altına alınması gerekmektedir.Bunun için asker ve vergi vermeyen köyler uyarılmalı ve ertesinde harekete geçilmelidir.Başta Çakmak’a izin verilmez ancak Pülümür kaymakamının evinin bazı ağaların tahrikiyle kurşunlanması üzerine harekata karar verilir.Merkez olan Kürk köyü kuşatılır ve yoğun bir silah atışına tutuldu.14 kasım’da yüzden fazla asinin öldürülmesiyle harekat tamamlanır.


1938′den Sonraki Gelişmeler:

Dünya Savaşının başlamasıyla emperyalizm bölgeden elini eteğini bir nebze çekmiş böylece bölge bir nebze durulmuştur yada öyle görünmektedir.Milli Şef dönemi hem bölgede hem Türkiye’de bütün ağırlığıyla devam etmekte bununlar birlikte ilerici adımlar da atılmaya başlanır.Özellikle Türkiye genelinde yarı-feodal yapılara karşı hem “çiftçiyi topraklandırma kanunu” hem de köy enstitüleri önemli birer silah haline gelir.Türkiye genelinde açılan köy enstitülerinden doğu bölgeleri de yararlanmaya başlar.Ancak çok partili hayatın başlamasıyla beraber siyasal kaygılar bu yeni filizlenen okulları hemen boğacaktır.1950 de DP’in iktidarı almasına kadar geçen sürede meydana gelen en önemli olan 1943 teki “Mustafa Muğlalı” vakasıdır.Daha önce ismini andığımız Muğlalı Paşa adını çok acı bir olayla Türkiye gündemine getirecektir.Olay şu şekilde gelişir:İran’da yaşayan ve Türk ajanlığı yapan Mehmedi Misto adlı bir aşiret reisinin koyunları bir çete tarafından kaçırılmıştır.Koyunları kaçıran çete Özalp kaymakamlığı tarafından İran’dan gelen eşkıyalara karşı mücadele etsin diye kurulmuştur.İşte Misto, Özalp kaymakamına gelerek koyunlarının geri verilmesini aksi halde aynı yönteme kendisinin de başvuracağını söyler.Çok geçmeden bir grup sınırı geçer ve bir askerin birliğin hayvanlarına dadanır.Ne olursa da bu anda olur.Kimi iddialara göre çatışma sırasında masum 33 kişi ölür.Kimi iddialara göre ise Muğlalı Paşa bu 33 kişiyi sorgusuz sualsiz öldürtür.İşte bu olay DP döneminde gündeme gelir.Muğlalı Paşa yargı önüne çıkartılır.Önce ölüm cezasına ardından 20 yıla mahkum olur. Ancak davanın bir de siyasal yönü vardır.DP nin CHP yi suçlamak maksadıyla davayı kullandığı iddia edilir.Mahkemede ise Muğlalı Paşa bütün sorumluluğu üstüne alır ve hükümetin bu konuda bilgisi olmadığını söyler. Mahkumiyet kararı daha sonra Askeri Yargıtayca bozulur ve dava tekrar görülmeye başlanır.Ancak bir süre sonra Muğlalı önce akli dengesini yitirir ardından 70 yaşında ölür(1951).Çok partili hayata geçişle beraber Doğu’daki feodal unsurlar artık bir oy deposu olarak gözükmektedir.Daha önce batıya sürülen ağalar tekrar yurtlarına gelirler.DP pek çok ağayı milletvekili olarak partisinden seçtirir.Ayrıca dini konuların siyasete alet edilmesi bölgede hızla etkisini gösterir.Özellikle bölgede etkili olan Nakşibendi tarikatı DP ile içli dışlı olacaktır.Ancak asıl değişim başkadır: 50′li yıllarda makineli tarıma geçilmesiyle beraber küçük toprak sahipleri topraklarını satarak şehirlere akın etmeye başlar.İstanbul,Adana,Ankara ve İzmir kürt nüfusun göçüyle tanışır.Şehre gelen Kürtler arasında çeşitli nedenlerle yavaş yavaş bir kimlik oluşmaya başlar.Şehirleşme beraberinde bilinçlenmeyi de getirir.Özellikle 60 dan sonra solun yükselişine paralel olarak doğudaki feodal yapı bu çerçeve içerisinde incelenmeye başlanır.1961 anayasasının yarattığı özgürlük ortamı kürt düşünürlere de yarayacaktır.

Kürtler arasındaki ilk oluşum Ziya Şerefhanoğlu,Sait Kırmızıtoprak,Musa Anter öncülüğünde kurulan 1950′lerinin başındaki İleri Yurt dergisi etrafından şekillenir.Ayrılıkçı fikirlerin hüküm sürdüğü oluşum gizli bir Kürt İstiklal Partisi’nin kurulmasıyla genişler.Ancak oluşumun önce gelen 49 ismi 22 Eylül 1959 da gözaltına alınır ve “kürtçülük” suçuyla yargılanır.Bu isimlerin çoğunluğu doktor,avukat,öğretmen benzeri küçük burjuvalardır.Bir diğer özellikleri ise Musa Anter örneğinde olduğu gibi bu isimlerin 1930larda sürgün edilen aşiret reislerinin çocukları olmalarıdır.Yargılamalar sonucunda sadece 2 yıllık sürgün kararı alınır ve çoğu isim serbest bırakılır(31).

İstanbul’da kurulan diğer bir örgüt ise Irak ve İran kökenli kürt öğrencilerin kurduğu “Türkiye Kürt Öğrenci Örgütü”dür.Önde gelen isimleri İbrahim Mamhıdır ve Cemal Alemdar’dır.Örgütleri Marksist-Leninist ideolojiye dayanmaktadır.1963′de bildiri dağıtırken yakalanmaları ile varlıkları ortaya çıkar.Hükümet o zaman bu grupların Molla Mustafa Barzani ile temasta olduğunu düşünmektedir.Ayrıca örgütün bazı isimleri Nuri Dersimi ile mektuplaşmaktadır.Örgüt Avrupadaki Kürt öğrenci organizayonları ile temas halindedir. İstekleri self-determinasyon hakkının Kürtlere de tanınmasıydı.Burada değinmemiz gereken bir husus ayrılık düşüncesinin artık makas değiştirdiği olgusudur.1960′lara kadar olan kürt hareketleri daha çok dinsel temelli ve feodalite desteklidir.Ancak kentlileşme ile beraber dinsel temalar unutulur.Ayrıca kürt hareketi itici gücünü artık şeyhlerden değil gençlerden almaktadır.

Kürt aydınlarının yetiştiği diğer önemli bir yer Dicle Yurdu idi.Dersim Olayları sırasında doğu illerindeki öğrencilerin kalması için İstanbul’da bir yurt tahsis edilmiştir.İşte burada kalan öğrenciler Musa Anter’in Dicle Kaynağı adlı dergisiyle siyasi hayatla tanışır.TİP Genel Sekreteri Tarık Ziya Ekinci ve Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi kurucusu Faik Bucak ile liberal bir kürt aydını olan Yusuf Azizoğlu bu yurtta yetişecektir.Bu isimlerin bazıları daha sonra Musa Anter’in kurduğu Fırat Yurduna geçeceklerdir.Bununla birlikte bu yıllarda basılan eserler sınırlı sayıda aydın isme ulaşıyor yeterli ilgiyi toplayamıyordu.Ancak özellikle sol basında kürt meselesine gittikçe artan bir ilgi başlar.Bu ilgi kürtçülük çerçevesinde değil sol bir bakış açısıyla vücud bulmaktadır.

Doğuda ise Barzani’nin IKDP’sine bağlı olarak Faik Bucak önderliğinde TKDP, 1965 yılında kurulur.Örgütün 61 maddelik tüzüğünde Kürtlere siyasi,ekonomik ve kültürel hakların tanınması,anayasada Kürtlerin,Türkler gibi kurucu unsur olarak anılması gerektiği üzerinde durulur.Bugünlerde çok duyduğumuz kurucu unsur meselesi o günlerde gündeme gelmiştir.Yine Kürtçe basın-yayın organlarının kurulması ile bölgedeki petrol gelirlerinin yüzde 75 nin bölgeye sarfedilmesi talep edilen bazı şeylerdi.rIKDP solculuktan çok kürtçülük üzerine odaklanmaktadır.

60′ ların sonuna doğru parti içinde görüş ayrılıkları oluşur 12 Martın gelişiyle yöneticiler yurt dışına kaçar.Örgüt üyeleri daha sıkıyönetimde yargılanmış çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır.Ancak 74 affıyla dışarıya çıkacaklardır.Daha sonra tekrar oluşturalan örgüt 77 sonlarında görüş ayrılıkları yüzünden ikiye bölünecek, sol grup Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları(KUK) adını alacaktır.Mustafa Fisli önderliğindeki grup Marksist-Leninist fikirlere dayalı müstakil bir Kürt devleti kurmayı amaçlamaktadır.Türkiyedeki sol partileri Misakı Milli dolayısıyla eleştirmelerine rağmen yine de işbirliğini savunurlar.Örgüt 1980 öncesi PKK tarafından hedef seçilecek ve pek çok üyesi öldürülecektir.Örgüt 80′den sonra da faaliyet göstermiş ancak herhangi bir etkisi olmamıştır(32) TKDP den kopan Sait Kızıltoprak önderliğindeki diğer bir grup yine ML’e dayalı olarak Kürdistan Öncü İşçi Partisi adıyla yeni bir örgüt kurar.Örgüt önce Lübnan ve Şam’da faailiyet gösterirken daha sonra Almanya’da yayılacaktır.

Kürt hareketinin önemli bir yayılım alanı olarak gördüğü diğer bir siyasi örgüt ise Türkiye İşçi Partisi idi.Özellikle TİP’in doğu mitingleri epey gürültü koparacaktır. Mehmet Ali Aybar,Behice Boran,Sadun Aren,Tarık Ziya Ekinci,Kemal Burkay gibi ortak noktaları solcu olan isimler bu doğu mitinglerinde kürt sorununu ilk kez sol bir bakış açısıyla dile getireceklerdir.Sorunun sadece bir gelişmişlik sorunu olmadığı ve feodal yapının kırılması kadar kürt kimliğinin tanınmasın da üzerinde durulacaktır.Ancak asla Türkiye’nin bölünmesinden bahsetmiyeceklerdir.Bu mitinglerde ağalık rejiminin son bulması gerektiği belirtilirken kürtçe eğitim hakkı ve kürtçe yayın yapılabilmesi de talep edilir.1967 de Silvan,Diyarbakır, Siverek, Batman,Tunceli ve Ağrı mitingleri son olarak Ankara’da yapılan bir mitingle tamamlanır. Ancak bu solcu yaklaşım sol içindeki parçalanmalarla solculuktan çıkıp milliyetçiliğe dönecektir.Sosyalist yoldaşlık yavaş yavaş kürt kardeşliğine yenilecektir.12 Eylül ise bu dönüşüm sürecini hızlandıracak ve kürtçülüğün solculuğun önüne konmasına katkı sağlayacaktır.Özellikle hapishanelerdeki işkence uygulamaları Kürt aydınlarınnın büyük çoğunluğunun Türkiye ile olan bağlarını koparmalarında etken olacaktır.

TİP’in doğu mitingleri Kürt hareketi için bir atılım noktası olur.1969′da kürt gençleri Doğu Devrimci Kültür Ocakları’nı kurarlar.Mehdi Zana, Mümtaz Kotan, İbrahim Güçlü, Sait Kırmızıtoprak, Mehmet Emin Bozarslan, Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay, Kemal Burkay ve Ümit Fırat gibi isimlerin yer aldığı ocağa Abdullah Öcalan da gelip gider.Ayrıca Musa Anter ve İsmail Beşikçi’nin de desteği vardır.Ancak yukardaki saydığımız örgütler ve benzerleri 12 Mart’la beraber genel olarak tasfiye edilir.74′e kadar açık bir hareketlenme olmaz.Ancak genel af ve özgürlük ortamının geri dönüşüyle beraber kürt hareketi yeniden hızlanır.Ancak büyük bir farkla.Artık Kürt hareketi Türkiye sosyalist hareketinden belli ölçüde kopmuş ve kendi içinde örgütlenmeye girişmiştir.Ayrıca özellikle “gerilla” savaşlarının popülerleşmesi ve ülkücü terörün artmasıyla beraber düşünsel hareketler silahlı eyleme dönüşür.Bu dönüşüm süreci 70 ‘er boyunca sürer.Abdullah Öcalan o devirde “apocular” diye bilinen silahlı örgütünü 1978′de kurar.Ancak araya bu sefer de 12 eylül girer.Yukarda değindiğimiz gibi 12 eylül işkenceleri adeta kürtçülüğü azdırır.1984 te Şemdinli ve Eruh baskınıyla beraber PKK gerçek manada doğmuş olur.O tarih kimilerince yeni bir kürt isyanın başlama tarihidir.

Çalışmamız Pkk’nın kuruluşuyla beraber sona ermektedir.Zira Pkk daha farklı bir çalışma gerektirmektedir. Görünen o ki 200 yıllık bir kavga son bulmamıştır. Bu kavga illaki bir etnik ayrışma değildir. Zira böyle olsa bambaşka bir telde konuşmak zorunda kalırdık. Ancak ortada doğru gitmeyen birşey var.İçsel ve dışsal pek çok etkenin birleşmesiyle bir ayrılık hareketi doğmuş, büyümüş ve gelişmiştir. Kimi zaman bu hareket “denetim” dışına çıksa da bastırılsa da hep devam etmiştir.

Bu iş nasıl çözülür, tartışılmalıdır, ancak nasıl çözülmeyeceğini tarih bize göstermektedir.Tabii hatalardan ders almasını bilenlere…..

Kaynaklar:
1-Aziz Nesin; Bulgaristan Türkler,Türkiyede Kürtler; Adam Yayınları
2-Stefanos Yerasimos; Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye; Belge Yayınları
3-Avni Özgürel; Ayrılıkçı Hareketler; Altın Kitaplar
4-age;Özgürel
5-age;Özgürel
6-Uğur Mumcu;Kürt-İslam Ayaklanmaları; um:ag Yayınları
7-age,Mumcu
8-age,Mumcu
9-age,Mumcu
(*) Uğur Mumcu’nun Kürt-İslam Ayaklanmaları adlı kitabında alıntılağı bu 1923 tarihli görüşme 12 Eylül döneminde sansürlenmiştir. İlk kez 1987 yılında 2000′e Doğru Dergisinde yayınlanmıştır.
10-age,Mumcu
11-age,Mumcu
12-age,Mumcu
13-M.A.Kışlalı; Güneydoğu Düşük Yoğunlulklu Çatışma; Ümit Yayıncılık
14-age;Kışlalı
15-Doğan Avcıoğlu;Milli Kurtuluş Tarihi 3.Cilt;Tekin Yayınları
16-age;Kışlalı
17-Uğur Mumcu; Kürt Dosyası; um:ag Yayınları
18-age;Kışlalı
19-age;Kışlalı
20-age;Kışlalı
21-age;Kışlalı
22-age,Mumcu
23-Uğur Mumcu;Kürt-İslam Ayaklanmaları; um:ag Yayınları
24-age;Mumcu
25-age;Kışlalı
26-age,Mumcu
27-age;Kışlalı
28-age;Kışlalı
29-age;Kışlalı
30-age;Kışlalı
31-Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi Cilt 7;İletişim Yayınları
32-Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi Cilt 8;İletişim Yayınları