Ömer Madra ile Küresel Isınmaya Dair

 

 

 

 

Öncelikle herkesin dilinde olan ve insanlık için öneminin büyük olduğunu bildiğimiz Küresel Isınma Ömer Madra cephesinde nasıl bir öneme sahiptir?

Küresel iklim değişikliği, herkesin dilinde değil maalesef. Üzerinde biraz daha sık konuşuluyor olması, olayın önemini hep birlikte kavradığımız anlamına gelmiyor ne yazık ki. Özellikle son 15-20 yıl içinde dünyanın önde gelen bilim kuruluşlarının ve bilim insanlarının üzerinde artık tartışmasız bir görüş birliğine vardıkları nokta şu: Küresel Isınma şimdi ve burada!… Derhal çok çeşitli ‘cephelerde’ aynı anda bütün tedbirler bir arada alınmaz ise, pek yakında, belki 8 yıl gibi inanılmaz derecede kısa bir süre içinde geri döndürülmesi imkânsız bir sürece girilebilir. Gezegende iklim kontrolden çıkabilir, buzların, buzulların erimesi, denizlerin metrelerce yükselmesi, seller-fırtınalar-kuraklıklar-orman yangınları gibi afetlerin dünyanın pek çok yerinde göçler, çatışmalar, savaşlar vb. büyük felaketlere yol açması engellenemez olabilir. Kısacası, bildiğimiz bir gezegen olmaktan çıkabilecek dünyamız. Bildiğimiz haliyle medeniyetin de sonu demek olabilir bu…

Küresel Isınma ve İklim Krizi adlı kitabınızda bilinçli bir toplumsal mücadeleden bahsetmektesiniz, sizce bu konu dahilinde ülkemizde gerçekleştirilen çalışmalar yeterli düzeyde mi?

Son iki yıl içinde dünyanın birçok yerinde, özellikle yeni nesilde bu konularda büyük bir uyanış, bilim dünyasının söyledikleri karşısında duyulan büyük bir kaygı ve hareket e geçme ihtiyacı göze çarpıyor. Avustralya’da küresel ısınmayı reddeden ve Kyoto Protokolü’ne taraf olmaktan kaçınan Liberal hükümet, Avustralya’daki aktivistlerin faaliyetleri ve halktaki önemli uyanışın etkisiyle seçimlerde hezimete uğradı. Başta İskandinav ülkeleri İngiltere ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin birçoğunda, tedbirleri sıkılaştırsın diye hükümetler üzerinde baskıya girişen birçok hareket, örgüt ve aktivist olduğu göze çarpıyor. AB de bir bölgesel örgüt olarak bu baskılar karşısında birçok tedbiri yürürlüğe koymak zorunda kalıyor. Aslında, ABD’de de Federal hükümet bu konuda dünyanın en geri tavrını benimsemekle birlikte, eyaletler, şehirler düzeyinde önemli tedbir kararları, yasalar ve yönetmelikler çıktığı da görülüyor. Türkiye’de de önemli bir uyanışın ipuçları görülüyor. Özellikle 2007′de 170 bine yakın imzanın neredeyse bir ayı içinde toplanıp TBMM’ye “Türkiye Kyoto’yu İmzala!” başlığıyla gönderilmesi, oldukça önemli bir farkındalığın, söz ve eylem birliğinin başlangıç noktasını oluşturuyor. Ayrıca üç yıldan beri dünyanın pek çok başka ülke ve şehri ile birlikte İstanbul’da Küresel Isınmayı durduralım temalı gösteri ve yürüyüşler düzenlenmesi ve bunlara binlerce - çoğu genç- insanın katılması gibi veriler yabana atılamaz doğrusu…

10 yılı aşkın bir süredir konu üzerinde çalışmalar yaptığınızı bilmekteyiz, küresel ısınmanın alternatifi olarak “radyoaktivite” öne sürülmekte ve nükleer enerji çalışmaları hızla artırılmakta. Sizin bu konu çerçevesindeki görüşleriniz nelerdir? Sizce bu bir çözüm mü yoksa çözümsüzlüğün ön adımı mı?

Küresel iklim değişikliğinin kontrolden çıkmasını önlemenin en önemli yolları,
– enerji tasarrufu,
– enerji verimliliğinin artırılması
– rüzgâr, güneş, jeotermal gibi yenilenebilir (yani petrol-kömür-doğal gaz gibi fosil yakıtların dışında kalan) enerji kaynaklarına yönelmektir.
Özellikle kömür yakıtlı termik santrallerinin vereceği zarar çok büyük görülüyor. Dolayısıyla –karbondan arıtma ve karbonu depolama gibi teknolojiler geliştirilinceye kadar– tüm yeni kömür yakıtlı santrallerin yapımının durdurulması şarttır! Nükleer santraller ise – uranyum vb. madeni çıkartma, binaların yapımı ve 40-50 yıllık ömürleri dolduğunda sökümü aşamaları haricinde atmosfere karbondioksit vb. sera gazları salmadıkları için “yenilenebilir” enerji kaynakları kategorisinde sayılmaktadırlar. Bununla birlikte hem korkunç yüksek maliyetli olmaları, hem küresel ısınmaya alternatif olabilmeleri için çok yüksek sayıda (50 yıl içinde 3 bin tane!!) inşa edilmeleri gerektiğinden, hem de deprem, terör ve özellikle atıkların çözümsüzlüğü açılarından çok yüksek risk içerdiklerinden dolayı hiçbir şekilde alternatif bir enerji kaynağı olarak görülmemektedirler.

Kyoto kentinde karbondioksit salınımını azaltmayı öngören protokolde dünyanın önde gelen ülkelerinin imzaları mevcut ancak buna yönelik bir çalışmadan söz etmek pek gerçekçi olmamakta. Sizce bu bir göz boyama mıydı?

Kyoto Protokolü, tehlikeli iklim değişikliğinin önüne geçilebilmesi için öngörülmüş tek uluslararası antlaşmadır. Önemli ama çok küçük bir adımdır. 4 yıl sonra yürürlük süresi bitecektir. Bu tarihten çok önce, örneğin 2009’da dünya ülkeleri ondan çok daha etkili deyim yerindeyse 15 tane Kyoto değerinde bir anlaşmayı yürürlüğe koymak zorunda görünüyorlar. ABD dışında Kyoto’ya taraf olmamış bir tek gelişmiş ülke kalmamıştır dünyada. Zaten Türkiye, Afganistan, Kazakistan ve bir de küçük nüfuslu birkaç ada vb. ülkesi dışında bu antlaşmaya taraf olmayan ülke de yoktur artık. Kyoto’yu geciktirmek için hiçbir sebep ve iyi niyetli gerekçe de bulunamaz artık…

Leeds Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Chris Thomas tarafından Nature dergisinde yayınlanan bir yazıda “küresel ısınma 2050′ye kadar bitki ve hayvan türlerinin dörtte birini ya da 1 milyondan fazlasını yok edecek” denmektedir. Bunun gerçeklik oranı nedir?

Küresel ısınma, bilim insanlarının ortak görüşüne göre karada, havada ve denizlerde hayatın önemli bir bölümünü çok büyük tehdit altına sokmakta. Yeni ısınma şartlarına adapte olmayı başaramayan veya yer değiştirip daha serin bölgelere göç etmeyi başaramayan hayvanlar ve bitkilerin büyük ölçüde yok olma tehlikesiyle yüz yüze oldukları sayısız bilimsel rapor ve makalede belirtiliyor. Özellikle okyanuslarda fitoplankton denen mikroskobik canlıların ısınma sonucu tahrip olmasıyla beslenme zincirinin kopacağı, denizlerdeki yaşam ağının parçalanacağı öngörülmektedir. Fotosentez sürecine bağlı olan gezegen yaşamında bu prosesin aksaması sonucunda pek çok canlı türü ortadan kalkacak, dünyada hayat büyük tahribata uğrayacaktır…

Son olarak dünyadaki her altı kişiden birinin mutlak açlık sınırının altında yaşadığı da dikkate alındığında, kapitalizmin yarattığı felaketin çözümü nerededir?

Küresel iklim değişikliğinin en önemli sonuçlarından biri, büyük bir adaletsizliğe yol açması. Küresel ısınmanın yol açacağı büyük seller, deniz yükselmeleri, yangınlar, kuraklık, açlık. vb. zararları ile asıl yoksul ülkeler ve zengin ülkelerin en yoksul kesimleri asıl baş etmek zorunda kalacak ve bunu başaramayacaklardır. Çünkü, gerek maddi olanaklar, gerekse bilgi, eğitim vb. birikimi açısından asıl “kırılgan” olanlar bu kesimlerdir. Bir de, tabii, bütün bu felaketlerden hiçbir sorumluluğu olmadığı halde asıl okkanın altına girecek olan son nesil (gençler ve özellikle çocuklar), hatta henüz doğmamış olan nesiller var! Onlar bakımından düşünülebilecek en büyük haksızlık söz konusu değil midir? Bunu için şimdiden var gücümüzle mücadele etmek zorunda değil miyiz? yoksa ileride çölleşmiş, mahvolmuş bir dünya da bize hesap sorduklarında onlara ne cevap verebiliriz?
 


Röportaj: Gizem PEKCAN