Saat Ayarı İran’dan Mı? / Sadettin KOŞAR
Hiç sanmam!
Böyle düşünmemizi sağlayan, gelişmelerin İran’a benzemesi olmalı.Ülkemizde üretilen korkular ile 1975’te Şah’ın “Radikal İslam bizden çok uzak, laikliğin güvencesi benim” açıklamasına paralel gelişmelere rağmen ayar İran’dan değil. Ama eldeki laikliği iğdiş edilmiş İslamcı ülke modeline ilişkin deneyim oraya ait.
Cılkı çıkmış bu konuda gönüllü yazmıyorum.
Ama her gün din polisi “mutavinler” ile fazileti teşvik ve haysiyeti koruma gönüllüsü “mutavvalar” tarafından eli kolu kesilmiş, taşlanarak “recm edilmiş”, sokak ortasında dövülen çarşaflı insan görüntüleri içeren iletiler alıyorum. Gönderici, bunları paylaşmamı istiyor. İsteğe uyuyorum ama onda da gönüllü değilim.
Bu işlerin korkuyu değil, bilgiyi ve aklı paylaşarak yapılmasından yanayım.
Bakmasını bilenler için tarih bir ayna. Yakın geçmişin tarih dizgesi bakın bize neler diyor:
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kolonisti İngiltere, 19. yüzyılın sonunda Ekim Devrimi’nden sonra hızlanacak olan İç Batı ve Batı Asya (Onlar Ortadoğu diyorlar) erken sol milliyetçi uyanışını görüp, kendi denetiminde geliştirme yoluna gider. Sanayi ve aydınlanma devrimlerini kaçıran ülkelerin sürekli toprak kaybetmesi, ekonomik ve askeri çöküntüler yaşaması bu iştahı beslemektedir.
İngilizler, bölge ülkelerinden İran ve Osmanlı Devleti üzerinde açık bir nüfuza sahiptir. Osmanlı topraklarında Balta Limanı Anlaşması ile elde edilen ticari ayrıcalıklar, aynı zamanda İran’daki çıkarlarının da anahtarıdır. 1881’de öteki ortaklarıyla birlikte kurdukları Düyunu Umumiye İdaresi, devlet borçlarını halktan doğrudan vergi toplama ve her türlü dış ticarete el koyma yoluyla tahsil olanağı vermektedir.
Bakın nasıl geliştirmişler?
Önce İran’a bakalım:
—20. yüzyıl başında; 1906’da askerlerin bastırmasıyla meşrutiyet ilan edilir. Halkta ne talep vardır ne de itiraz.
—İranlı bir subay olan Rıza Han, 1920’lerde Ormancılar Ayaklanmasını bastırmak için hareketlenir ve ardından yönetimi devirip kendini Şah ilan eder.
—Şah, ülke tarihinde görülmedik bir hızla modernleşmeye yönelir, soluk kesen reformlar yapar; İran’ı laik bir düzene taşır.
—1940’ta parlamenter demokrasiye geçilir ama 1951’de millici solcu asker, bölgenin patronlarından bağımsız olarak Musaddık’la darbe yapar. Başta petrol olmak üzere millileştirmelere girişilir. İngilizler ve ABD ortak müdahalesi Şah Rıza Pehlevi’ye arka çıkarlar ve geri getirirler.
—İngiliz, ABD müdahalesinden sonra solcu avı başlatılır. Yeşil Kuşak Projesi, tıpkı bizdeki gibi milliyetçiler ve İslamcılar eliyle yürütülür, partiler kapatılıp liderleri tutuklanır.
—Soğuk savaş nedeniyle 1970’lerin sonunda Şah’tan ümidini kesen Batı, bu sefer de mollalara yönelir. Türkiye’nin aksine İranlı yurtsever askerlerin eli kolu bağlanır.
—İçinde askerlerin olmadığı İran’ın tek halk hareketiyle; esnaf ve Şii tarikat alayları, Batı’nın da hatırlı katkılarıyla İran İslam Devrimi’ni gerçekleştirir. Sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danışarak Genel Kurmay Başkanı Karabagi eliyle bir askeri darbe istediyse de izin alamaz ve yerini, Humeyni’nin atadığı İslamcı Liberal Bazargani’ye bırakır. Bu sırada mollaların gözü ılımlı İslamcı Cumhurbaşkanı Beni Sadr’a çevrilir. Bu kez askerler onun yanında yer alırlar ama Sadr darbe istemez ve kaçmak zorunda kalır.
—Cami Komiteleri eliyle İran’ın Bazar esnafından toplanan gıda paketleri yoksul halkı; İran Azerileri, Beluciler ve Kürtlerin özerklik talepleri ise İran sermaye gruplarını mollaların yanına taşır.
—İktidara kesin olarak yerleşen mollalar askerden hesap sorarken; bırakın solcuları, kiralık kalemleri ve beyinleriyle hizmet eden aydınları; onlara Batı önünde referans olan liberallerden eser dahi kalmamıştır…
Şimdi de Türkiye’ye bakalım:
—20. yüzyıl başında; 1908’de askerlerin bastırmasıyla meşrutiyet ilan edilir. Bir halk refleksinden söz etmek mümkün değildir.
—Bir Osmanlı subayı olan Mustafa Kemal, 1920’lerde iç ve dış düşmanlara karşı hareketlenir ve işgali bitirip yönetimi devirir. Hatta içi sonradan doldurulmak üzere bir ulus devlet kurar ve cumhuriyeti ilan eder.
—Cumhurbaşkanı Atatürk, halkının varlığından bile haberdar olmadığı hak ve özgürlüklere ilişkin kalıcı, köklü değişimlere girişir; eğitimden hukuk sistemine, kılık kıyafetten laikliğe değin bir dizi devrimi gerçekleştirir. Başta demiryolları olmak üzere madenler, deniz taşıma ve inhisar idaresi millileştirilir, her türlü ticari ayrıcalıklar kaldırılır ve Düyunu Umumiye İdaresi dışarıya çıkarılır.
—1946’da parlamenter demokrasiye geçilir ama 1960’ta ulusalcı solcu asker, bölgenin patronlarından habersiz olarak Cemal Gürsel ile darbe yapar. Hemen 1961’de demokrasiye geri dönülür ve ABD müdahalesiyle Türkiye’ye yabancı sermaye kabulü başlatılır, ülke dışa açılır.
—Komünizmin girebileceği tüm delikler devlet güçleriyle birlikte hareket eden milliyetçi ve İslamcılar tarafından kapatılır, sıkı bir solcu avı başlar. 1980 askeri darbesiyle tüm partiler CIA’nin İran deneyimine uygun olarak kapatılır ve liderleri tutuklanır. Bu, İslamcılara açıktan devletin arka çıkması demek olur ve soğuk savaş nedeniyle ABD, İngiltere tarafından da desteklenir. Destek turlarını zamanın şişman müsteşarı Turgut Özal yürütür. İran’ın aksine çok daha yurtsever olan (bizim çocuklar!) askerlerin eli rahatlatılır.
—İçinde askerlerin de bulunduğu, Ilımlı İslam’a doğru bir sessiz değişim adım adım uygulanır. Asker ne vakit bir İslamcı hareketlenmeden şikâyete kalkışsa, Türk halkı bilir ki bir solcu avına, bol gelen bir özgürlük donunun daraltılmasına girişilecektir ve kendisine bir öncekinden daha “radikal bir İslamcı iktidar” armağan edilecektir.
—İslamcı vakıflar, genel bütçe paylı devlet vakıfları eliyle dağıtılan gıda paketleri ve kömür torbaları yoksul halkı; Kürt ayrımcı talepleri ve AB armudu ise ülkede karışıklık istemeyen sermaye çevrelerini İslamcıların yanına taşır.
—İktidara oyunu artırarak tekrar gelen ve kesin olarak yerleşen İslamcılar, yanında dikilen askerler ve büyük sermayeye nazaran kendilerine ihtiyaç kalmayan homili gırtlak liberalleri dehler. Solcuları bir kırımdan birlikte geçirdikleri için İran’ın aksine sıra “bazı” askerlere geldiğinde etrafta “bile” denecek kimse kalmamış olacaktır.
Türkiye’de 1945 sonrası kurulmuş ayrımsız tüm iktidarlar bir sivil-asker-sermaye (yerli yabancı ittifak) iktidarıdır. Sovyetlerin çöküşünden sonra devlet politikalarının oturduğu ayaklardan birinin devre dışı kaldığı vehmi, askerleri bir süre teslim almışsa da sermaye durumu toparlamış; askeri, kendilerini de derinden düşündüren çetelere karşı vazgeçilmez olduğuna inandırmıştır. Askerlerin sivilleri tehdit etmesine ihtiyaç kalmadığı bu ortamda; en azından bir süreliğine de olsa türbanlı saldırılara kimse bir tepki beklemesin.
Kitap, “Türkiye Cumhuriyeti ordularının ve Türk halkının sahibi TBMM’dir” diyor.
Irak’a gidilecekse gidilir, dönülecekse de dönülür!
Her türlü borç alınır, kamu mülkü satılır, enflasyon çıkması gerektiği kadar çıkar, sosyal haklar kırpılır; takılacaksa türban da takılır!
Halkın kendi refleksi dışında kimse bir tepki beklemesin.
Halkınıza güvenemiyorsanız, oturun oturduğunuz yerde! Sizi asker de yargı da koruyamaz.
Aslan halkımızın iradesi ve hukuk her şeyin ve herkesin üstündedir…
Soruya dönersek; saat ayarı hala aynı yerden geliyor. İran’a da verilen merkezden! Ayar şu: Emekçiler yürüyemez, “sosyal adalet” diyemezler…

2008/03 |